T.C.
İSTANBUL
2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2024/8
KARAR NO : 2025/350
DAVA : Alacak (Ticari Nitelikteki Hizmet Sözleşmesinden Kaynaklanan)
DAVA TARİHİ : 04/01/2024
KARAR TARİHİ : 07/05/2025
Mahkememizde görülmekte olan alacak davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili firma ile davalı arasında akdedilen ... sözleşme numaralı “Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı” sözleşmesi'nin ekonomik şartlar göz önünde bulundurularak, zorunlu olarak sözleşme bedelinin uyarlanmasını, dava sonuna kadar ... Bankası T.A.O’ya ait 07.12.2021 tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubu gereğince sözleşmenin askıya alınması yönünde tedbir kararı verilmesini, ...Bankası T.A.O’ya ait 07.12.2021 tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubu'nun nakde çevrilmesinin önlenmesi hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesini, karar nihayetinde müvekkil firma ile davalı arasında akdedilen ... sözleşme numaralı “Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı” sözleşmesi'nin hükümsüz kaldığının tespiti ile ... Bankası T.A.O’ya ait ... tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubunun müvekkile teslimini ettiklerini, ... Tic. A.Ş. tarafından 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhaleleri Sözleşme Kanunu hükümlerine göre "Hizmet İşleri Genel Şartnamesi" oluşturulmuş olup buna göre "Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı" ihalesi yapılmış olduğunu, bu ihaleye katılan müvekkil ile davalı idare arasında hizmet alımına ait sözleşme imzalanmış olduğunu, iş bu sözleşme bedelinin ise 29.235.722,44 TL olup aynı zamanda sözleşmenin 11.maddesi ile de müvekkile teminat yükümlülüğü getirildiğini, sözleşme gereği idare tarafından belirlenen teminat bedellerin yatırılması zorunlu tutulduğunu, müvekkil şirketin ihaleye girilebilmesi için bu teminatın yatırıldığına ilişkin makbuzun teklif mektubuna eklenmesi zorunlu kabul edildiğini, bu nedenle de ...Bankası T.A.O’ya ait ... tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubu teslim edildiğini, sözleşmenin iş bu bedel üzerinden devam etmesi mümkün olmayıp sözleşmenin devamı hususunda sözleşme bedelinde uyarlama yapılması gerektiğini, davalı idarenin açmış olduğu ihale 02.11.2021 tarihli olup fiyat teklifleri, malzemelerin o tarihteki maliyetine göre hazırlanarak ve bu doğrultuda sunulduğunu, ancak bir süredir devam eden ve gerek şirketlerin gerekse gerçek kişilerin ön göremeyeceği ölçüde değişen ekonomi nedeniyle satın alınan/alınmaya çalışılan her ürünün aylar içinde dahi değil, günler ve hatta saatler içinde değiştiğini, bu kapsamda an itibari ile basit bir hesap yapıldığını, bu hesapta sarf-temizlik-yakıt-lojistik masrafları bulunmamakta olduğunu, dolar/avro kuruna ve hatta altın fiyatlarına bağlı her ürün için yani esasen tüketmekte oldukları her ürün için satıcıların ancak saatlik teklifler sunabildiğini, adeta fiyat teklifi verilemez duruma gelindiğini, davalı idarenin açmış olduğu ihale 02.11.2021 tarihli olup ihaleye katılanlar tarafından bu tarihte fiyat teklifi oluşturularak sunulduğunu, önemle belirtmek gerekir ki 02.11.2021 tarihinde 3 aylık zaman içerisinde yaşanan değişim oranının %50’nin üzerinde olduğunu, dolar kuru ve gram altın değişiminin sunulduğunu, 02.11.2021 tarihinde 551,00 TL olan gram altının 08.02.2022 tarihi itibariyle 797 TL’ye ulaştığını, yaklaşık %50 oranında artış yaşandığını, yalnızca iki aylık zaman dilimi içerisinde yaşanan bu durum normal olmaktan uzak ülkemiz için ekonomik krize sebep olacak düzeye ulaştığını, müvekkilinin almak zorunda kaldığı malzemelerin tamamına en az %50 oranında zam yapılmış durumda olduğunu, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin uygulama imkanı kalmadığını, müvekkilinin bu ihaleye katılması durumunda kâr etmesi bir tarafa zarar etmemesine imkân kalmadığını, mahkeme aksi kanaate olması halinde sözleşmenin hükümsüz sayılması ve teminatın iadesi gerekeceğini, konu hakkında emsal nitelik taşıyan ... Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü tarafından sözleşmenin feshi hakkında verilen kararının mahkeme incelemesine sunulacağını, dava konusu edilen uyuşmazlıkta da Hazine ve Maliye Bakanlığının 16.08.2021 tarihli yazısının değerlendirilmesi ve yine ülkede yaşanan ekonomik kriz ve kur farkının müvekkil yükleniciden kaynaklanan bir durumdan ileri gelmemesi, yüklenicinin sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmesine engel nitelikte olması ve yüklenicinin bu engeli kaldırmaya gücünün yetmemesi koşullarının birlikte gerçekleşmesi hususunun kabulünün gerektiğini, yüklenicinin başvurusu üzerine hesaplanacak fiyat farkının yükleniciye ödeneceğinin kabul edildiğini, ihale işinin, yaklaşık bir yıl önce yapılan yaklaşık maliyet hesaplaması doğrultusunda yürütülmesine imkan kalmadığını, bu hususun yürürlüğe giren 7351 sayılı Kanun ile aksi iddia edilemeyecek şekilde sabit hale geldiğini, dolayısıyla yeni düzenlemeler doğrultusunda sözleşme bedelinin güncellenmesini talep etmek gerektiğini, bahse konu sözleşmelerin çoğunluğa hitaben hazırlandığını, karşı yanın sözleşmede muhakeme ya da değişiklik hakkı bulunmamakta olduğunu, bütün olarak kabul ya da red zorunda kalınan iş bu sözleşmeler de hakkaniyetin sağlanmasının son derece önemli olduğunu, nitekim bunun önüne geçmek adına Borçlar Kanunu madde 25 gereğince ‘Genel işlem koşullarına, dürüstlük kurallarına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştırıcı nitelikte hükümler konulamaz.’ şeklinde bir düzenleme yapıldığını, dolayısı ile dava konusu sözleşmeye koyulan ‘teminatın irat kaydedileceği’ kaydının yok hükmünde sayılması gerektiğini, bu durumun aynı zamanda idare lehine sebepsiz zenginleşme yarattığını, bu ihalenin görülmesi gereken bir kamu hizmetine ilişkin olmadığını, müvekkili firma ile davalı arasında akdedilen ... sözleşme numaralı “Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı” sözleşmesi'nin ekonomik şartlar göz önünde bulundurularak, müvekkil firma ile davalı arasında akdedilen ... sözleşme numaralı “Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı” sözleşmesi'nin ekonomik şartlar göz önünde bulundurularak, zorunlu olarak sözleşme bedelinin uyarlanmasını ve dava sonuna kadar ... Bankası T.A.O’ya ait ... tarih, .... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubu gereğince (gerekir ise teminat yatırılacaktır) sözleşmenin askıya alınması yönünde tedbir kararı verilmesini, mahkeme aksi kanaatte ise ...Bankası T.A.O’ya ait... tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubu'nun nakde çevrilmesinin önlenmesi hususunda ihtiyati tedbir kararı verilmesini, karar nihayetinde müvekkil firma ile davalı arasında akdedilen ... sözleşme numaralı “Yemek Temini ve Servisi Hizmeti Alımı” sözleşmesi'nin hükümsüz kaldığının tespiti ile ... Bankası T.A.O’ya ait... tarih, ... nolu 1.754.144,00 TL’lik kesin teminat mektubunun müvekkiline teslimine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacı ile davalı arasında akdedilen sözleşmenin Kamu İhale Mevzuatı hükümleri muvacehesinde akdedilen kamu ihale sözleşmesi olduğunu, ...'ın ... iştiraki olan bir şirket olduğunu, ...sermayesinin yarısından fazlasının ...'ne ait olduğunu ve sermaye yapısı sebebiyle 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 2/d maddesi uyarınca Kanun kapsamında olduğunu, ...'ın her tür kaynaktan karşılanan mal alımı, hizmet alımı ve yapım işlerini Kamu İhale Kanunu kapsamında dışarıdan ihale ile satın aldığını, ...'ın asıl işinin doğalgaz dağıtım işi olduğunu, yemek temini ve servis hizmeti işinin ...'ın asıl işi değil yardımcı işi olduğunu ve yardımcı işi olduğundan iş kanunda sınır ve kısıtlar olmadan sermaye yapısı yönüyle kamu ihale mevzuatı kapsamında alım yaptığını, ihale sonucu imzalanan sözleşmeleri ise 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeler Kanuna göre tip sözleşme olarak hazırlandığını, ihaleye giren isteklilerin ihale dokümanındaki şartları kabul ederek ihaleye teklif verdiğini, ihaleler sonucunda imzalanan sözleşmeler ve eklerinin 4735 Sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanuna göre yürütüldüğünü, idare ile yüklenici arasında imzalanmış sözleşme hükümlerinde 4735 sayılı kanunda sayılan haller dışında değişiklik yapılamayacağını ve ek sözleşme düzenlenemeyeceğini, davacı tarafın iş bu dava açmış olmakla birlikte ihaleyle aldığı yemek temini ve servis hizmeti işini 1.1.2022 tarihi itibariyle başladığını, 4.3.2022 tarihi itibariyle işi bıraktığını, iş bu nedenle davanın konusuz kaldığını, ... ve ihaleye katılan kişilerinin Kamu İhale Kanunu ve kanun çerçevesinde çıkartılan diğer kanun, tebliğ ve yönetmeliklere uygun hareket etmek zorunda olduğunu, ek fiyat farkı talebini yazılı başvuruda bulunmak kaydı ile kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 30 günlük sürede idareye yapılması gerektiğini, fesih hükümlerine göre kesin teminatın gelir kaydedilerek sözleşme hükümlerine göre tasfiye edildiğini, davacının 01.01.2022 tarihi ile işi bıraktığı 4.3.2022 tarihleri arasında ve işin yürütümünü yaptığı süre içinde müvekkili şirket ...'tan yazılı olarak talep etmediğini, davacı tarafın detayları verilen, 22.01 2022 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 7351 sayılı kanun ve 23.02.2022 tarih ve 5203 sayılı karar ile yürürlüğe giren “ek fiyat farkına ve sözleşmelerin devrine” ilişkin uygulama esaslarına istinaden müvekkili şirketten istenen, hesaplanan fiyat farkına ilave olarak ek fiyat farkı talebinde de bulunabileceğini, isterse sözleşmeyi müvekkili şirketin onayıyla devretme imkânına sahip olmasına rağmen bu seçenekleri usulüne uygun yazılı olarak kullanmadığını, müvekkil şirkete bu hususlarda uygulama esaslarına göre yazılı talepte bulunmayarak dürüst ve basiretli bir tacir gibi hareket etmediğini, yazılı olmak kaydıyla ek fiyat farkı için 30 günlük süreye, yine yazılı olmak kaydıyla sözleşmenin devre için 60 günlük süreye tabi olduğunu, iş bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının iadesini istediği 1.754.144,00 TL bedelli kesin teminat mektubunun ...'a verilmesinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhaleleri Sözleşme Kanunu gereğince yasal bir zorunluluk olduğunu, davacı tarafın açmış olduğu bu davadaki iddiaların tamamı asılsız olup, davacı tarafın ihaleye katılmak için verdiği geçici teminat bedeli ile ihale üzerinde kalması nedeniyle sözleşme imzalandığında idare olarak ...’a vermek durumunda kaldığını, irad kaydedilerek nakde çevrilmemesi için için ihtiyati tedbir kararı istediği 1.754.144 TL bedelli kesin teminat mektubunun ...’a verilmesinin 4734 sayıl kanun ve 4735 sayılı Kanun kapsamında yasal bir zorunluluk olduğunu, sözleşme bedeli 29.335.722,00 TL olup kesin teminat bedelinin K.İ.Kanunun 43.maddesine göre %6 oranına göre 1.754 144 TL olduğunu, bu bedelin 4734 sayılı Kanuna göre belirlenmekte olup keyfi olarak belirlenmediğini, ayrıca davacının bu ihaleye kendi özgür iradesiyle katıldığını, davacı ile kamu ihale kanunu hükümlerine göre akdedilen sözleşme uyarınca davacı tarafından verilen talebe konu teminat mektubu bakımından ihtiyati tedbir kararı verilmesinin KİK34/son fıkrası gereği yasal engel bulunduğunu, dosyanın verileceği bilirkişi heyetinin kamu ihale sözleşmeleri konusunda uzman sayıştay denetçi bir bilirkişi olmasını talep ettiklerini, davacının yüklenici bir tacir olduğunu basiretli bir tacir gibi davranmak zorunda olduğunu bildirerek davanın reddini savunmuştur.
Tedbir talebi yargılama aşamasında reddedilmiş olup istinaf talepleri ise yine BAM tarafından red olunmuştur.
Taraflar arasındaki tartışmalı husus, 07/12/2021 tarihinde imzalanan sözleşme sonrası ve 01/01/2022 tarihinde başlanan iş ve akabinde de 04/03/2022 tarihi itibariyle bırakılan işin varlığı karşısında bu dönemler itibariyle gerçekleşen ekonomik değişikliklerin dikkate alınması, bu çerçevede adı geçen tarihler dikkate alınarak ekonomik verilerin karşılaştırılması, ayrıca Cumhuriyet dönemindeki 10/08/1970 tarihli devalüasyon sonrası Merkez Bankasından, devlet bankalarından, TÜİK'ten gelecek kayıt içeriklerinin tek tek dikkate alınması, ayrıca ... ekonomideki bu yıllardan sonra gerçekleşen ve açık kaynaklardan tespit edilebilecek verilerin dikkate alınması, sonrası, sözleşmenin amacı, sonucu, şartları ve tarafları ile tarafların somutlaştırmış oldukları vakıalar ve deliller çerçevesinde davacı aleyhine olacak şekilde öngörülemez halin olup olmadığı, yine dava öncesi açıklanan tarihler arasındaki ekonomik veriler dikkate alındığında öngörülemezlik halinin ve mevcut bulunduğunu kabule eriştiği somutlaştırılmış vakıa olup olmadığı, davacının davaya konu etmiş olduğu şekilde "enflasyon karşısında paranın alım gücündeki değişimlerle ilgili iddia açısından " sözleşmenin imzası aşamasında davacının kendi lehine düzenleme yapılmasını finansal ve muhasebesel açıdan öngörüp öngöremeyeceği, buna göre dava dilekçesinin sonuç kısmındaki istem çerçevesinde ve ayrıca Yargıtay'ın uygulamada benimsediği yöntemler dikkate alındığında davacı lehine ve davalı aleyhine olacak şekilde uyarlamanın gerekip gerekmediği, gerekiyor ise bu uyarlamanın yukarıda açıklanan kriterler gözetildiğinde başka şekilde sözleşmenin yapılmasının muhasebesel ve finansal açıdan mümkün olup olamayacağı, ayrıca bu noktada davacı lehine finansal ve muhasebesel şartların davacı lehine oluşmaması durumunda terditli davadaki ferî talebe konu olan ve adı geçen sözleşmenin hükümsüz kaldığının tespiti ile yine bu sözleşme kapsamında verilen teminat mektubunun davacıya iadesi noktasında teminat mektubunun iadesi ile ilgili sözleşmedeki somut koşul vakıaların davacı lehine sözleşmesel ve muhasebesel ve işletmesel açıdan davacı lehine oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Taraflar arasında kamu ihale sözleşmesi yapıldığı, sözleşmenin bir yıldan az süreyle icra olduğu, akabinde sözleşme sona ermeden davacı tarafından açıklanan nedenlerle sözleşmenin sürdürülmesinden kaçınıldığı, uyarlama davası yönünden Yargıtay uygulaması gereği maktu harç alınmış olsa da Yargıtay uygulaması gereği sözleşmenin hükümsüzlüğünün tespiti talebi maktu harca tabi olsa dahi teminat mektubunun iadesi davası nispi harca tabi olmakla, ferî davadaki her iki talep ile ilgili gerekli harç eksikliğinin tamamlanmasının zorunluluk arz ettiği ise tartışmasızdır.
Nitekim asıl davanın Yargıtay uygulaması gereği maktu harca tabi olduğu, bu noktada harç eksikliği olmadığı kabul olunsa da, uyarlama talebi dışında ve ayrıca terditli olarak açılan davada usul hukuku tekniği açısından talep olarak ferî talebin dahi mevcut olması, bu ferî talepte ise sözleşmenin hükümsüzlüğü ile teminat mektubunun teslimine yönelik menfi tespit davası bulunduğunun açık olması karşısında nisbi harç eksikliğinin tamamlatılması hususu takdir edilmiştir. Nitekim oluşturulan ara karar uyarınca davacı vekili 11/09/2024 tarihi itibariyle eksik olan 29.956,40 TL üzerinden eksik harç miktarını depo etmiştir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığın araştırılması için atanan bilirkişi kurulu tarafından hazırlanan 06/03/2025 tarihli raporda "1970 - 2004 yılları arasındaki döviz satış değişimi incelendiğinde genel olarak dövizde artış söz konusu olduğu, dövize ilişkin 1979 – 1980 yılında % 155, 1993-1994 yılları arasında % 166 ,2000-2001 yılında % 114 oranında genel trendin üstünde artışlar olduğu belirlendiği, 1970-2004 yılları arasında ortalama yıllık %45 artış söz konusu olduğu, 1
aya ortalama tekabül eden %3,77 olduğu hesaben belirlendiği, yeni Türk Lirasına geçilen 2005 - 2020 yılları arasında döviz kurlarında artış trendi mevcut olup, 15 yıllık süreç içinde ortalama bir yıllık artış oranının %13 seviyesinde olduğu ve aylık oranın % 1,08 seviyesinde olduğunun hesaplandığı, 2020 yıl sonunda USD Döviz Alış tutarı 7,3405 TL iken, TCMB kur verileri kapsamında 07.12.2021 tarihinde USD Döviz alış kurunun 13,6667 TL olduğu, yıl sonu itibariyle de
12,9775 TL seviyesinde olduğu, 2021 yıl sonu döviz kuru esas alındığında dahi bir önceki yıla göre %77 oranında artış olduğu belirlendiği, buna mukabil 2021- 2022-2023 yıllarındaki yıllık döviz artış oranlarının ortalama % 59 seviyesinde olduğu, 2005-2020 yılları arasındaki ortalama artışın oldukça üzerinde bir trend oluştuğu belirlendiği, bu kapsamda sözleşmenin imzalandığı tarih olan 07.12.2021 tarihine kadar bir önceki yıla göre %77 üzerinde artış söz konusu olduğu, sözleşme imzalanmadan önce söz konu kur artışının gerçekleştiği, 07.12.2021 -4.3.2022 tarihleri arasında geçmiş dönem artış tutarları içinde artış söz konusu oranların içinde kaldığı, başka bir değişle sözleşmenin imza aşamasında kurun yüksek olması nedeniyle fiyatların yükselebileceğinin öngörülebileceği hesaben belirlendiği, TÜFE verileri kapsamında yukarıda yer aldığı şekilde aralık ayları fiyat endeksleri kapsamında bir önceki yıla göre değişim oranlarının hesaplandığı, 2020 yılına kadar ortalama yıllık % 9,95 oranında artış söz olduğu, 2020 – 2021 yılları aralık ayı değişimim % 36,08 oranında olduğu 2022 ve 2023 yıllarında %64 seviyesinde olduğu belirlendiği, TÜFE verileri kapsamında 7.12.2021 – 01.01.2022 ve 4.3.2022 tarihleri arasındaki endeks karşılaştırmaları yapıldığında, Mart 2022 döneminde Aralık 2021 ayına göre Tüketici Fiyat Endeksinde % 23 oranında artış olduğu, geçmiş dönem yıllık endeks verileri kapsamında 3 aylık artışın geçmiş dönem yıllık artış oranlarının üstünde gerçekleştiği belirlendiği, Yi- Üfe verileri kapsamında yukarıda yer aldığı şekilde aralık ayları fiyat endeksleri Kapsamında bir önceki yıla göre değişim hesaplanmış olup, 2020 yılına kadar ortalama % 11,09 oranında artış söz olduğu, 2020 – 2021 yılları aralık ayı değişimin % 79,89 oranında olduğu, 2022 yılında % 97,72 ve 2023 yılında %44,22 seviyesinde olduğu, Yİ- Üfe verileri kapsamında 7.12.2021 – 01.01.2022 ve 4.3.2022 tarihleri arasındaki endeks karşılaştırmaları yapıldığında, Mart 2022 döneminde Aralık 2021 ayına göre Tüketici Fiyat Endeksinde % 29 oranında artış olduğu, geçmiş dönem yıllık endeks verileri kapsamında üç aylık artışın geçmiş dönem yıllık artış oranlarının üstünde gerçekleştiği belirlendiği kararlaştırılmış olduğu" yönünde görüş bildirmişlerdir.
Davacı davasını 6100 sayılı HMK m.111 gereği terditli dava olarak açmış olup öncelikle asli talep, akabinde ise ferî talep incelenerek hüküm oluşturulacaktır.
Sırasıyla asli ve ferî talepler ele alınacaktır.
A)Davacının asli talebine konu husus, dava dilekçesinde ileri sürüldüğü üzere davacının sözleşmede öngörüldüğünü iddia etmiş olduğu sözleşme bedeli ile ilgili olmak üzere sözleşme bedelinin uyarlanmasına dairdir.
Davacı vekilinin uyarlama talebine esas olan vakıa, sözleşmenin imzalanmasından sonraki zaman dilimi içindeki kur farkı, altın değerleri ve diğer ekonomik verilerdeki değişikliklerin ihale tarihinden itibaren üç aylık zaman içinde değiştiği, bu değişim oranının %50'ler civarında olduğu, buna bağlı olarak müvekkilinin aldığı malzemelere en az %50 civarında zam yapıldığı, maliyetlerin arttığı, bu nedenle sözleşme bedelinin uyarlanması noktalarındadır.
Davacı vekilinin uyarlama talebinin değerlendirilmesinden önce gerek Yargıtay gerek doktrin görüşleri dikkate alınarak konuyla ilgili genel açıklamalar yapılmasında fayda bulunmaktadır.
"(...)
7. Sözleşmenin uyarlanması denilince akla ilk olarak "..." ve "..." olmak üzere iki Latince ifade gelir. Verilen söze sadık kalınmasını ifade eden -...- ilkesinin Latince karşılığı olan "..." ilkesine göre sözleşmenin tarafları, özgür iradeleri ile kurdukları sözleşmede kararlaştırılan hükümlere riayet etmeye mecburdurlar. Ahde vefa; uluslararası hukukta yanların imzaladıkları "koşullar ne olursa olsun antlaşmayla bağlı kalacakları" ilke olarak ifade edilmektedir (Türk Hukuk Lugatı, Ankara-2021, Cilt-I, s. 26). Ne var ki; zamanla değişen hâl ve şartların sözleşemeye herhangi bir etkisinin olmayacağını kabul etmek, her zaman adalete uygun sonuçlar doğurmayabilir. Başta özerk iradeye dayanan ve adaletli olduğu varsayılan sözleşmenin, sonradan adaletsiz hale gelmesi durumunda, sorunu çözmek için öne sürülen "..." kavramı ise; sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan değişikliklerin adaletsiz bir durum yaratması hâlinde, sözleşmenin bu değişikliklere uyarlanmasını ifade etmek üzere kullanılmaktadır (Başak Baysal, Sözleşmenin Uyarlanması, İstanbul-2020, N. 13).
8. Özü itibari ile birbiri ile çatıştığı ve birbirini dışladığı izlenimi veren bu iki ilkenin de nihai amacı, sözleşme adaletini sağlamak olduğundan; bu ilkelerin birbirini tamamladığı unutulmamalıdır. Nitekim sözleşmelerin; değişen koşulların yarattığı adaletsizlikten kurtarılarak, hükümlerini doğurmaya devam etmesini kabul etmek, sözleşmeye bağlılık ilkesini tamamlayıcı özellik taşır. Günümüzde sözleşmenin uyarlanması kavramının tarihsel kökenini oluşturan -...- teorisi, birçok ülke hukukunda aynı isim altında incelenmekte ise de aynı adla savunulmamaktadır.
9. İngiliz hukukunda, sözleşmenin kurulmasından sonra değişen koşullar sonucu ifanın güçleşmesi "..." teorisi kapsamında ele alınmıştır. İngiliz hukukunda geliştirilen ve Türk hukukunun da dahil olduğu Kıta Avrupası hukukunda uygulanabilirliği bulunmayan -... teorisi- aslında bir imkânsızlık teorisi olup, sözleşmenin kendiliğinden sona ermesi sonucunu doğurmaktadır. Hatta tarafların ortaya çıkan durum değişikliğinden sonra da sözleşme varlığını sürdürüyormuşçasına ilişkiye devam etmeleri de bu sonucu değiştirmemektedir (Baysal, N. 174 ilâ 186).
10. İsviçre hukukunda; değişen koşulların sözleşmeye etkisi kanunda sadece bazı sözleme tiplerine ilişkin olarak düzenlenmiş olup, sözleşmenin uyarlanması konusunda tam bir teori geliştirilmemiş, sorun sözleşme çerçevesinde çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. İsviçre doktrini, hâkim müdahalesinin şartları ve sonuçları üzerinde durmuşsa da, bu müdahalenin hukuki temeline ilişkin bir teori üretmemiştir. Günümüzde "..." ismi altında savunulan tüm teorilerin çıkış noktası dürüstlük kuralıdır. Ne var ki dürüstlük kuralı tek başına, sözleşmeye hâkim müdahalesi gerektiren -somut ölçütlerin- ortaya konulduğu bir teori değildir (Baysal, N. 187 ilâ 214).
11. Sözleşmelerin değişen koşullar sonucu bozulan dengesini tekrar sağlama sorunu, Fransız hukukunda ise "emprevizyon" başlığı altında tartışılmış ve Fransız Temyiz Mahkemesi özel hukuk uygulamasında bu teorinin uygulanmasına izin vermemiştir (Baysal, N. 123). Ne var ki Fransa'nın ticaret yaptığı ülkelerin büyük çoğunluğu tarafından sözleşmelerin uyarlanmasının kabul edilmiş olması Fransız hukukunda da sözleşmelerin uyarlanmasına ilişkin katı görüşlerin yumuşamasına yol açmış ve 01.10.2016 tarihinden itibaren yürürlükte bulunan Fransız Medeni Kanunu'nun 1195 hükmüne göre; değişen koşullar karşısında, tarafların öncelikli olarak sözleşme için yeniden müzakerelere oturacağı, bu müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması sonucu uyarlama veya sözleşmeden dönme aşamasına geçilebileceği düzenleme altına alınmıştır.
12. Nihayet Türk hukukunda 6098 sayılı Kanun'un 138. maddesinin gerekçesinde anılan "işlem temelinin çökmesi" teorisi, esasen Alman hukukunda geliştirilmiş bir teoridir. Dolayısıyla günümüzde, sözleşmelerin uyarlanması konusunda üç teoriden bahsetmek mümkündür. Bunlar; Türk hukukunda uygulanması mümkün olmayan frustration teorisi ile çıkış noktası dürüstlük kuralı olan emprevizyon ve işlem temelinin çökmesi teorileridir. Belirtmek gerekir ki; işlem temelinin çökmesi teorisinin uygulama alanı, emprevizyon teorisinden çok daha geniştir. Sözleşme ile izlenen amacın boşa çıkması durumu emprevizyon teorisinin kapsamı dışında kalır. Diğer yandan emprevizyonun söz konusu olabilmesi için, edim-karşı edim ilişkisinin mutlaka parasal bir değerle ifade edilebilmesi de aranmaktadır (Baysal, N. 340).
13. Bilindiği üzere, 6098 sayılı Kanun'un 138. maddesi "Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır" hükmünü taşımaktadır.
14. Türk hukukunda 6098 sayılı Kanun'un "Aşırı ifa güçlüğü" başlığı altında düzenlenen 138. maddesi, sözleşmenin değişen şart ve durumlara uyarlamasını düzenleyen başlıca genel hüküm olup, aynı Kanun'un 480/2 hükmünde de -eser sözleşmesinde uyarlama- özel bir hüküm olarak ayrıca düzenlemiştir (Fikret Eren/Ünsal Dönmez, Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt-III, Ankara-2022, N. 4). Anılan maddelerde doğrudan, yol gösterici nitelikteki genel bir hukuk kuralı olan, dürüstlük kuralına atıf yapıldığı görülmektedir. Ne var ki sözleşme adaletini yeniden sağlayarak adil bir sonuca erişmek için dürüstlük kuralı yeterli değildir. 6098 sayılı Kanun'un 138. maddesinin uygulanabilmesi için elbette hakkaniyete ve dürüstlük kuralına aykırı bir durum aranır. Ne var ki verilecek kararlarda keyfiliğin önlenebilmesi için, dürüstlük kuralının somutlaştırıldığı bir teoriye ihtiyaç bulunmaktadır. Kanun koyucu, 6098 sayılı Kanun'un 138. maddesinin gerekçesinde aynen -işlem temelinin çökmesi- ifadesine yer verdiğinden, Türk hukukunda sözleşmelerin uyarlanmasına ilişkin olarak işlem temelinin çökmesi teorisinin uygulanması konusunda tereddüt etmemek gerekir.
15. Esasen sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin tüm teoriler gerçekte somut olay adaletine ulaşmayı amaçlar. Bu nedenle sözleşmenin uyarlanmasının kabul edildiği tüm hukuk sistemlerinde aranan ilk şart, sözleşmenin kurulmasından sonra meydana gelen durum değişikliği olup son aşamada asıl belirleyici olan ise dürüstlük kuralıdır. Zira sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartlar sözleşme taraflarından biri için ifayı -ondan beklenemez hale sokuyorsa- özgür irade ile kurulmuş bu sözleşme ilişkisine düzeltici bir müdahale yapılmasının hukuki temeli, dürüstlük kuralına dayanır. Nitekim kanun koyucu, 6098 sayılı Kanun'un 138 hükmünde açıkça dürüstlük kuralına atıf yapmıştır.
16. Türk Borçlar Kanunu'nun 138 hükmünün uygulanabilmesi için belirli şartların oluşması gerekir. İfa sürecinde karşılaşılan her olumsuzluk sözleşmenin uyarlanmasına imkan vermez. Sözleşmenin değişen koşullara uyarlanabilmesi için her somut olay nesnel bir değerlendirmeye tabi tutulmalı, bu değerlendirme tarafların ve uyarlanması istenilen sözleşmenin özelliklerine göre yapılmalıdır. Doktrinde, işlem temelinin çökmesi teorisinin, hangi durum değişikliklerinin uyarlama imkanı vereceğinin belirlenmesi açısından diğer teorilere nazaran daha nesnel veriler sunduğu ifade edilmektedir (Baysal, N. 489).
17. Türk Borçlar Kanunu'nun 138 hükmü uyarınca işlem temelinin çökmüş sayılabilmesi için madde gerekçesinde aranan şartlar: "1. Sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olmalıdır.
2. Bu durum borçludan kaynaklanmamış olmalıdır.
3. Bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır.
4. Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır" şeklinde sıralanmıştır. Bu gerekçeden hareketle işlem temelinin çökmüş sayılabilmesi için aranan şartlar dört ana başlık altında toplanmaktadır. İşlem temelini oluşturan durumlarda sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan esaslı bir değişiklik bulunmalı, bu değişiklik önceden öngörülemez olmalı, değişik talep edenden kaynaklanmamalı ve değişen koşullar sonucu sözleşmenin ifasının borçlu olan taraftan beklenmesi dürüstlük kuralına aykırı olmalıdır. Sözleşmenin uyarlanması için gereken tüm bu şartların bir arada bulunması zorunludur. Başka bir deyişle 6098 sayılı Kanun'un 138. maddesinde belirtilen bu şartlardan bir tanesi dahi bulunmazsa sözleşmenin uyarlanması söz konusu olmayacaktır.
18. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, hangi tür durum değişikliklerinin sözleşmenin uyarlanması imkanı vereceğini belirlerken, 6098 sayılı Kanun'un temel hatasına esas olan işlem temeli kavramına ilişkin 32. maddesinin de dikkate alınması gerekir. Doktrinde işlem temelinin çökmüş sayılabilmesi için, beklenmedik olgunun eğer baştan mevcut olsaydı -esaslı temel hatası- nedeniyle sözleşmeyi iptale elverişli sayılabilecek bir ağırlık taşıması gerektiği belirtilmektedir (Rona Serozan, İfa-İfa Engelleri-Haksız Zenginleşme, İstanbul-2016, s. 225). Değişikliğin esaslı olduğu işlem temelinin çökmesi halleri ise; edimler arası dengenin sarsılması, aşırı ifa güçlüğü ve işlem ile izlenen amacın boşa çıkması olarak üç ana grupta ele alınmaktadır (Hayri Pakdil, Türk Borçlar Kanunu Madde 138 Çerçevesinde Sözleşmenin Değişen Koşullara Uyarlanması, Ankara-2020, s. 46 ilâ 75).
19. Somut olay itibariyle sözleşmenin uyarlanmasına ilişkin "Aşırı ifa güçlüğü" kavramı üzerinde durulmalıdır. Aşırı ifa güçlüğü, edimin imkansızlaşmamasına rağmen borçlunun borç ilişkisi ile bağlantısını koparacak ağır çabalarla edimini ifa edecek olması durumunu ifade etmektedir (Baysal, N. 537). Burada sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü durum, ifayı imkansızlaştırmamakta fakat güçleştirmektedir. Dolayısıyla aşırı ifa güçlüğünden bahsedildiğinde, edimin ifasının mümkün olup olmadığı değil; ifanın, borçludan beklenebilir olup olmadığı sorusu öne çıkar.
20. Aşırı ifa güçlüğü nedeniyle sözleşmenin uyarlanmasında "öngörülmezlik" en temel ve kilit noktayı oluşturur. Nitekim Fransız hukukunda konuya dair geliştirilen teorinin adı olan "emprevizyon" kelimesi dahi önceden görülememe anlamını taşımaktadır. Kapsamının belirlenmesi oldukça zor olan -önceden görülmezlik- kavramının sınırları, Yargıtay içtihatları ile ortaya konulan yardımcı ölçütlerle belirlenmelidir. Öngörülmezliğin değerlendirilmesinde, sözleşmenin niteliği ve süresi büyük önem taşır.
(...)
21. Öngörülmesi beklenmeyen duruma ilişkin taraflar bakımından "dürüst, makul ve mantıklı" bir kişiden beklenen öngörüyü gösterip göstermediği kriteri önem arz eder. Bunların yanında tarafların sosyal statüsü, eğitimleri, meslekleri gibi kişisel nitelikleri sübjektif olarak değil, somut olay bazında onların durumunda bulunabilecek diğer makul kişiler gözetilerek, dürüstlük kuralı çevresinde ele alınmalıdır. Zira sözleşmenin uyarlanması ile sözleşmeye bağlılık ilkesinin rafa kaldırılması değil aksine dürüstlük kuralı uyarınca sözleşme adaletinin yeniden sağlanması amaçlanmaktadır.
22. Türk Borçlar Kanunu 138 hükmünde öngörülen şartlardan birisi de, öngörülmez nitelikteki durum değişikliğinin borçludan kaynaklanmamış olmasıdır. Bu şart bir yönüyle sözleşmenin kurulduğu esnadaki koşulların değişmesine sebep olan olayların uyarlama talep eden tarafın hâkimiyet alanından kaynaklanmaması gerektiğini ifade ederken, bir yönüyle de ortaya çıkan durum değişikliğinin sonuçlarının ağırlaşmasını engellemek için gerekli tedbirleri alması gerekliliğine de işaret etmektedir.
23. Son olarak öngörülemezliğin tespiti yapılırken yalnızca değişen şartların ortaya çıkma ihtimali göz önüne alınmamalı, değişen şartlar öngörülebilir olsa da bu durumun kapsamı, şekli ve sonuçları tahmin edilemez bir nitelik taşımalıdır. Başka bir deyişle taraflar sözleşmenin kurulmasından sonra değişen şartları öngörmüş olsalar da, bu durumun sonuçları açısından bir öngörülemezlik söz konusuysa uyarlama talep edilebilmelidir. Bu durumda öngörülemezliğin hukuki sonuç doğurabilmesi için öngörülemeyen durumun, öngörülebilir durumdan esaslı surette sapmış olması gerekir. Nitekim benzer hususlar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 27.10.2022 tarihli ve ... Esas, ... Karar; 15.02.2023 tarihli ve ... Esas, ... Karar sayılı kararlarında da benimsenmiştir. (Yargıtay HGK ...E. ...K.sayılı kararı)
Talebinin kabulü için ilk şart sözleşmenin yapıldığı sırada, taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum varlığının ispatıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun ...Esas,... Karar sayılı kararı ile, "ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edildiği, sık sık para ayarlamaları yapıldığı, Türk parasının değerini dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürüldüğü, ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durumun davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyet olduğu, somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmadığı" şeklinde karar verilmektedir.
Esasen kronolojik olarak irdelendiğinde ve birçok Yargıtay kararında da işaret olunduğu üzere Türkiye'de gerçekçi bir kur politikası arayışı içinde Türk Lirasının 07/09/1946'da ABD doları karşısında %50 devalüe edilmesi ile başlayan sürecin 16/07/1958, 10/08/1984, 05/04/1994, 10/12/1999, 21/02/2001 tarihli kararlar ve piyasa uygulamaları ile devam ettiği kayden açıktır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Esas No: ...Karar No : ... sayılı kararı;
(...)
Nitekim, 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konan “İstikrar Tedbirleri”ne rağmen ekonomi tarihimizde ilk kez 1946’da % 104 olan üç rakamlı enflasyon, 1980’de % 107 olmuştur. Bu nedenle 1980 yılında 35 TL.den 77,5 TL.ye çıkarılan Dolar kuru, 1981 yılında ikinci kez yapılan % 100’e yakın bir ayarlama ile 142 TL.ye çıkarılmıştır. Bu devalüasyon kararından sonra Bakanlar Kurulu, 27 Ocak 1984 tarihinde Merkez Bankası’nca TL. nin dolar karşısında % 13,6 oranında devalüe edilmesini onaylamıştır. 5 Nisan 1994 tarihinde bilinen ekonomik kararlar alınmıştır. Bu kararlar sonucunda borsalar, para piyasaları, banka kredi faizleri aşırı derecede artmış; Ocak 1994 ayına göre yabancı paralardaki artış % 250-% 300’lere ulaşmıştır.
Türk parasının yabancı paralar karşısındaki değer kaybının engellenmesi ve yükselen enflasyonun düşürülmesi amacıyla, T.C. Merkez Bankası 10 Aralık 1999 tarihinde, “Döviz Çıpasına Dayalı İstikrar Programı”nı açıklamış; ancak 27 Kasım 2000 tarihinde bankacılık sisteminden kaynaklanan kriz nedeniyle, repo faizleri ve iç faizler rekor düzeyde yükselmiştir. Krizin giderek derinleşmesi sonucu döviz piyasalarından kaynaklanan Şubat 2000 krizi yaşanmış, ekonomideki bu açmazlar sonucunda hisse senedi borsaları çökmüş, bankalara Devlet el koymak zorunda kalmıştır. Türkiye ...’ye başvurarak ekonomisine bir yön vermeye çalışmıştır. Merkez Bankası ciddi para politikalarına yönelmiş, 21.2.2001 tarihinde “Döviz Çıpasına Dayalı Sabit Kur” dan dalgalı kura geçilmek suretiyle Doların, faizin, enflasyonun aşırı artmasına engel olmaya çalışılmıştır.
23.12.1999 tarihinde bir ABD doları 534.000 TL.iken 21.2.2001 tarihinde 687.000 TL olmuş,11.7.2002 tarihinde 1.700.000 TL.olan ABD doları Irak savaşı sırasında 18.4.2003 tarihinde 1.790.000 TL.ya, bu kararın verildiği tarih itibariyle piyasa şartları sonucu 2.258,00 TL. olmuştur.
Yukarıdan beri açıklandığı gibi, Türkiye’de yıllardan beri ekonomik paketler açılmakta, ancak istikrarlı bir ekonomiye kavuşamamaktadır. Devalüasyonların ülkemiz açısından önceden tahmin edilemeyecek bir keyfiyet olmadığı, kur politikalarının her an değişebileceği bir gerçektir. Devalüasyon ve ekonomik krizlerin aniden oluşmadığı, piyasadaki belli ekonomik darboğazlardan sonra meydana geldiği bilinmektedir.
Ülkemizde 1958 yılından beri devalüasyonlar ilan edilmekte sık sık para ayarlamaları yapılmakta, Türk parasının değeri dolar ve diğer yabancı paralar karşısında düşürülmektedir. Ülkemizdeki istikrarsız ekonomik durum davacı tarafından tahmin olunabilecek bir keyfiyettir. Somut olayda uyarlamanın koşullarından olan öngörülmezlik unsuru oluşmamıştır"
şeklinde olup açıklanan gerekçeden dahi anlaşılacağı üzere 70 yılı fazlasıyla aşan süre içinde dünyadaki ve ülkemizdeki konjöktürel özel haller dışında ve genel olarak enflasyonist baskının devam ettiği rakamsal açısından aşikardır. Makro ekonomide ideal enflasyon oranının %2, %3 civarında olması ise kabul edilen bir düşüncedir. Oysaki sunulan bilirkişi kurulu raporu ve yukarıda açıklanan sayısal veriler 70 yılı aşkın süredir makro ekonomide kabul edilen verilerin çok uzağında bir görünüm teşkil etmektedir.
Buna göre taraflar arasında imzalandığı tartışmasız olan, tarafların hak ve yükümlülüklerinin ayrıntılı olarak belirlendiği 07/12/2021 tarihli sözleşmenin 6.maddesine göre sözleşme bedelinin TL olarak belirlendiği, esasen davacının dahi bu çerçevede birim fiyat üzerinden teklifte bulunduğu görülmektedir.
Öncelikle yukarıda açıklanan makro ekonomik görünüm dikkate alındığında, yapılan sözleşme sonucunda kur ve enflasyon verilerinde meydana gelebilecek olumsuz değişikliklerin, temin edeceği malzemeler açısından gerek nominal olarak gerek reel olarak artışa yol açabileceğini davacının basiretli bir tacir olarak öngörmesi en azından beklenmelidir. Zaten ve bu nedenle sözleşmenin 11.maddesi uyarınca davalı lehine teminat mektubu veren davacının, yine adı geçen sözleşmenin 14.maddesiyle fiyat farkı ödenmesi ve hesaplanması şartlarını, sözleşmenin 17.maddesi ile ise süre uzatımı verilebilecek hal ve şartlarını kabul ettiği, bu çerçevede sözleşmeyi imzaladığı, bu sözleşme ile davacının kural olarak bağlı olduğu mahkememizce benimsenmiştir.
Yine davacının imzalamış olduğu sözleşme içeriği dikkate alındığında, davacı aslında ihaleye ve sözleşmeye konu olan edim alanında bizzat faaliyet gösteren şirket konumundadır. Davacının faaliyet alanı karşısında tüm maliyet unsurlarını etkileyebilecek kalemleri öngörebilecek konumda olduğu, en azından olması gerektiği mahkememizce kabul edilmiştir.
Somut olayın açıklanan özellikleri nedeniyle, davacının sözleşmenin imzalandığı tarih sonrası itibariyle maliyetin artmasına yol açabilecek ekonomik verilerde ve buna bağlı olarak malzemelerde artış olabileceğini bu alanda çalışan, TL üzerinden sözleşme yapan, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki yerleşik olan basiretli bir tacir olarak öngörmesi zorunluluğu vardır.
Kaldı ki 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa Göre İhalesi Yapılacak Olan Hizmet Alımlarına İlişkin Fiyat Farkı Hesabında Uygulanacak Esaslara İlişkin Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen işler çerçevesinde sözleşmenin 14.maddesinde düzenleme yapılmıştır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 48. maddesi ile TBK'nin 26. maddesi dikkate alındığında, tarafların sözleşme ile bağlı olmaları esastır. Sözleşme yapma özgürlüğü olan davacının, sözleşmeyi yapmama özgürlüğü dahi mevcuttur. Hal böyle olunca ve açıklanan somut olayın özellikleri karşısında davacının öngöremeyeceği bir durum yoktur.
"Sözleşmenin imzalanmasından sonra ve sözleşme uyarınca edimin yerine getirilebilmesi açısından kullanıldığı ileri sürülen malzemelerin fiyatında meydana gelen artışın tek başına sözleşmenin uyarlanması için yeterli olmadığı, Yargıtay uygulaması ile de kabul edilmektedir. Kaldı ki yukarıda açıklanan somut olayın özellikleri karşısında ise öngörülemezlik koşulunun somut olayda gerçekleşmediği, sözleşmenin uyarlanmasının şartlarının oluşmadığı anlaşıldığından sözleşmenin uyarlanmasına yönelik asli talebin reddi gerekmiştir. (Yargıtay HGK 28/11/2019 T. ...E. ...K.sayılı kararından hareket edilmiştir)
B)Davacılar vekilinin diğer talebi ise, sözleşmenin hükümsüz kaldığının tespiti ile sözleşme uyarınca verilen 1.754.144,00 TL bedelli kesin teminat mektubunun davacıya teslimine ilişkindir.
Ferî talebe konu olan, 01/02/2022 başlama tarihli sözleşme 07/12/2021 tarihinde imzalanmış ve iki yıllık olarak düzenlenmiştir. Akabinde ise davacı şirketin, davalı şirkete müracaat etmeden sözleşmenin imzalanması üzerinden iki ay geçtikten sonra ise işi bıraktığı, en azından bu noktada davalının cevap dilekçesindeki bu yöne ilişkin savunmasının dahi dilekçenin verilmesi aşamasında davacı vekilince inkar olunmadığı, bu çerçevede ise davacının terditli olarak açtığı davada ferî talep olarak sözleşmenin hükümsüz kaldığının tespiti ve teminat mektubunun iadesi talepli davayı açtığı ise açıktır.
Sözleşmenin imzalanmasının üzerinden iki ay geçtikten sonra piyasa koşullarının bozulmasının ileri sürülmesi, açıklanan tüm gerekçeler ve sayısal veriler karşısında ifa güçlüğü açısından dikkate alınamayacak bir iddia mahiyetindedir. Öte yandan davacının "ekonomik kriz ve kur farkının davacıdan kaynaklanmaması ve davacının bu durumdan kaynaklanan engeli kaldırmaya gücünün yetmemesi gibi dayanılan sebepler" davacının dava dilekçesinde belirtmiş olduğu üzere malzeme temin edememe nedeniyle sözleşmenin ifa edilmesine engel oluşturan bir neden değildir.
Davacının basiretli bir tacir olarak sözleşmede belirtilen şekilde bu engeli ortadan kaldırmaya gücünün yetmediği iddiası kabul edilebilir değildir. Dayanak sözleşmede maddenin başlığı "mücbir sebepler" olarak ve genel olarak belirtilmiştir. Hatta mücbir sebep kabul edilebilecek hallerin unsurları 17.1.2. hükmünde açıkça bildirilmiştir. Bu hallerden sadece bir ya da bir kaçının davacı lehine oluşmuş olması ise davacının aşırı ifa güçlüğü içinde bulunduğu anlamına gelmeyeceği gibi sözleşmenin yerine getirmesine de engel değildir. En azından 17.1.2. hükmünde belirtilen unsurların tamamının yerine geldiği somutlaştırılmamış ve ispatlanamamıştır.
Her ne kadar davacı şirket, ülkede yaşanan ekonomik kriz ve kur farkı nedeniyle ihaleye verilen teklif sonucunda imzalanan sözleşmenin uygulanmasının imkânsız hale geldiğini iddia etmiş ise de somut olayda mücbir sebebin varlığı ve buna bağlı olarak tam veya kısmi ifa imkansızlığı bulunduğundan açıklanan nedenler karşısında söz edilemez.
"Hal böyle olunca ferî talep yönünden davacı tacir olup fiyatlarda yükselmeler olabileceğini öngörerek sözleşme imzalaması gerektiğinden bunun doğrudan ifaya engel olan mücbir sebep teşkil etmesi de düşünülemez. Fiyat artışları öngörülemez sınırlarda gerçekleşmiş ve edim dengesi aşırı ölçüde bozulmuş ise TBK 138. maddesi kapsamında aşırı ifa güçlüğü söz konusu olsa dahi bunun için de mahkemeden ancak uyarlama talebinde bulunulabilecektir. Zaten davacı tarafından bu talep ileri sürülmüş, yukarıda açıklanan gerekçelerle uyarlama talebi dahi mahkememizce reddolunmuştur.
Davacının haklı bir neden olmaksızın sözleşme konusu edimlerini yerine getirmediğinden bu yöne ilişkin ferî talebin dahi reddine karar verilmesi gerekmiştir." (Yargıtay 6.HD ...E. ...K.sayılı kararından hareket edilmiştir)
Mahkememizce yapılan bu değerlendirmede ve yukarıda atıf yapılan Yargıtay 6.HD kararı gereği sözleşmeden kaynaklanan teminatın iadesi isteminin reddi halinde ise nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekir.
Terditli davaya ilişkin vekalet ücreti, harç ve yargılama giderleri farklılık arz ettiğinden somut olay açısından emsal niteliğindeki, yine terditli dava olan mahkememizin...E. ...K.sayılı kararıyla verilen hüküm Yargıtay 7.HD ...E. ...K.sayılı kararı ile onanmıştır. Bu kararımız somut olayda emsal olarak alınmıştır.
Yapılan açıklamalar karşısında davacının asli talebine konu olan "uyarlama davasının"sübut bulmadığından reddine, davacının ferî talebine konu olan "sözleşmenin hükümsüzlüğünün tespiti ile kesin teminat mektubunun iadesi "davası sübut bulmadığından reddine karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM : Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-Davacının asli talebine konu olan "uyarlama davasının"sübut bulmadığından reddine,
2-Davacının ferî talebine konu olan "sözleşmenin hükümsüzlüğünün tespiti ile kesin teminat mektubunun iadesi "davası sübut bulmadığından reddine,
3-492 sayılı Harçlar Kanunu gereği red nedeniyle alınması gereken 615,40 TL harcın; peşin alınan 1.878,53 TL peşin harç, 29.956,40 tamamlama harcı toplamı olan 31.834,93TL harçtan mahsubu ile bakiye 32.450,33 TL'nin karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,
4-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerilerinde bırakılmasına,
5-Terditli davadaki asli talebin maktu, ferî talebin nisbi harç olması karşısında Yargıtay uygulaması dikkate alınarak yürürlükte olan AAÜT gereğince nisbi harca tabi dava değeri olan 1.754.144,00TL üzerinden hesaplanan 252.955,84 TL nispi vekalet ücretinin davacı alınarak davalıya verilmesine,
6-3.120,00-TL arabuluculuk ücretinin ileride Bakanlıkça ödenmesi durumunda 6183 sayılı AATUHK hükümleri gereği ücretin davacıdan alınarak hazineye gelir kaydına,
7-Artan avansın karar kesinleştiğinde yatırana iadesine,
Kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre içinde mahkememize veya bulunulan yer asliye ticaret mahkemesine dilekçe ile başvurmak koşuluyla İstanbul BAM nezdinde İstinaf yasa yolu açık olmak üzere davacı vekilinin huzurunda davalı vekilinin yokluğunda ve oy birliği ile karar verildi.
Başkan
Üye
Üye
Katip