T.C. İstanbul Anadolu 1. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO: 2022/279 Esas
KARAR NO: 2025/80
DAVA: Sigorta (Kaza Sigortası Kaynaklı)
DAVA TARİHİ: 09/04/2022
KARAR TARİHİ: 04/02/2025
Mahkememizde görülmekte olan Sigorta (Kaza Sigortası Kaynaklı) davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Davacı müvekkil adına kayıtlı olan ve ticari işletmesinde kullanılan ---------- plaka numaralı çekici/araç 25/09/2022 tarihinde trafik kazası geçirdiğini, kaza sonucu kullanılmaz hale gelen araç için davacı müvekkil tarafından süresi içinde ve usulüne uygun olarak davalı şirket nezdinde kasko bedelinin ödenmesi başvurusunda bulunulduğunu, davalı şirket kasko bedeli kapsamında 29/11/2021 tarihinde 248.000,00 TL sovtaj bedeli ile 152.000,00 TL hasar ödemesi olmak üzere toplam 400.000,00 TL ödeme gerçekleştirdiğini, ancak kazadan hemen sonra müvekkil tarafından kasko şirketi olan davalı tarafa başvurulmasına rağmen yaklaşık olarak iki (2) ay sonra ödemenin gerçekleşmesi müvekkilimizin zararına sebep olduğunu, ayrıca ticari temerrüt faizi de müvekkile ödenmediğini, kaldı ki Kasko Araçları Kasko Genel Şartlarının "Tazminat Ödemesi" başlıklı 3.3.4.1. inci maddesinde "Sigortacı hasar ihbarı üzerine talep ettiği belgelerin kendisine eksiksiz olarak verilmesi ve zararın eksper vasıtasıyla tespiti kararlaştırılmış ise eksper raporunun tesliminden itibaren en geç 10 işgünü içinde Genel ve Özel Şartlar kapsamında gerekli incelemeleri tamamlamak ve ödemeye engel bir durumun bulunmaması halinde tazminat miktarını tespit edip sigortalıya ödemek zorundadır. Tazminat ödeme borcu her halde hasarın ihbarından itibaren 45 gün sonra muaccel olur." düzenlemesine yer verildiğini, ancak davalı taraf tazminat ödemesine ilişkin genel şartlarda düzenlenen süreye riayet etmediğini, haliyle tazminat tutarının geç ödenmesi müvekkilin zararına neden olduğunu, nitekim müvekkil tarafından kasko poliçesi kapsamında davalı şirkete satılan aracın sovtaj bedeli kaza tarihinde 248.000,00 TL olarak belirlendiğini, ancak müvekkile ödemenin yapıldığı günden bir sonraki gün olan 30.11.2022 tarihinde aynı araç 380.000,00 TL'lik bedel ile üçüncü bir kişiye satıldığını, bu durumun varlığı dahil müvekkilin zararının boyutunu gösterdiğini, tüm bu bilgiler ışığında muaccel olan kasko bedeline ilişkin temerrüt faizi ile birlikte temerrüt faizinin karşılayamadığı zarar olan aşkın zararın bilirkişi vasıtasıyla hesaplanıp davalıdan tahsiline ve davacı müvekkile ödenmesine karar verilmesini talep ettiklerini beyan etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; uyuşmazlık konusu hasara uğrayan ---------- plakalı araç, müvekkil şirket nezdinde 17/04/2021 – 17/04/2022 vadeli, ----------- numaralı genişletilmiş kasko poliçesi ile sigortalı olduğunu, müvekkil şirket tarafından davacıya ödemeler yapılmış olup bu ödemeyi aşan taleplerin fahiş olduğunu, bu nedenle iş bu davanın her halde reddinin gerektiğini, müvekkil şirketçe yapılan ödemeye ilişkin başvuran tarafça imzalı ibranameler bulunmakta olup konu rakamların ödenmesi ile davacı müvekkil şirketin poliçeden doğan tüm yükümlülüklerini yerine getirdiğini kabul etmiş ve müvekkil şirketi tamamen ibra ettiğini, ayrıca, Karayolları Trafik Kanunu’nun 111. maddesi kasko sözleşmesinden doğan işbu uyuşmazlıkta uygulama alanı bulmayacağını, başvuranca müvekkil şirkete verilen ibraname sebebiyle talebin reddi gerektiğini, başvuran ile mutabık kalınan rayiç bedel üzerinden sigortalı araç için sovtaj teklifleri de alınarak sigortalı tarafından araç satıldığını, satışlar, sigortalının da iradesi ve kabulü ile yapıldığını, sorumluluğu kabul anlamına gelmemek üzere; konu olayda davacının aşkın zarar talep edebilmesi için şartlar oluşmadığını, müvekkil şirketin tazminat ödemesinin gecikmesinde herhangi bir kusuru bulunmadığını talep etmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:Eldeki dava, davacı ait aracın kaza yapması üzerine davalı kaskoya yaptığı başvuru sonucunda yasal süre olan 45 gün sonrasında 29.11.2021 tarihinde yapmış olduğu 400.000,00 TL'nin geç ödenmesinden kaynaklı munzam zarar ve temerrüt faizi talebine ilişkindir.Davada aktif ve pasif taraf husumetinin sağlandığı anlaşılmış olup taraflar arasında bu hususta çekişme yoktur.7155 sayılı Kanun’un 20. Maddesi ile eklenen 5/A maddesi uyarınca arabuluculuk başvurusunda bulunulmuştur. arabuluculuk son tutanağında icra dosya borcunun ödenmesi hususunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin arabuluculuk son tutanağı dosya arasına alınmıştır. Davacı vekilinin 02/12/2024 tarihli ıslah dilekçesi ile dava değerini 200,00TL den 8.443,84-Tl ye ıslah ettiklerini beyan etmiştir. Munzam zarar ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;6098 sayılı TBK'nın 122/1. maddesinde, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı gidermekle yükümlüdür." düzenlemesine yer verilmiştir.
Munzam zarar, borçlunun temerrüdü ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borç olup bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyla, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak kabul edilemez. Bu nedenle asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazî kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde her zaman istenmesi mümkündür.Munzam zararın ispatın somut olarak ispatının gerekip gerekmediği hususu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerinin birbirinden farklı uygulamaları ile süregelmiştir. Yargıtay uygulamalarındaki bu iki farklı görüş, munzam zararı ispatının sıkı ispat kurallarına bağlanıp bağlanmaması; maruf ve meşhur olayların “karine” olarak kabul edilip, edilemeyeceği ve maddi zararın belirlenmesi yöntemlerinde yoğunlaşmaktadır.Yargıtay'ın eskiden beri ağırlıklı olarak uyguladığı birinci görüşe göre; munzam zarar talep eden-davacı, temerrüde uğrayan alacağın varlığını, bu alacağın ödenmemesi sebebiyle temerrüt faizini aşan zararı bulunduğunu somut olarak ve yasal delilerle ispatlamak zorundadır. Olumsuz ekonomik veriler (yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki artış, piyasa yüksek faiz oranları) davacı-alacaklıyı ispat yükünden kurtarmaz. Geç tahsil edilen alacağın, iştigal konusu ticarette kullanılmasının tabiî olduğu varsayımı yeterli kabul edilip hüküm kurulamaz. Alacaklının, munzam zararını yasal delillerle kanıtlaması halinde borçlu; ya alacaklının bir zarara uğramadığını ya da borç zamanında ifa edilmiş olsaydı bile, alacaklının değeri düşmeyecek bir yatırım yapmayacağını ispat ederek sorumluluktan kurtulabilir.
İkinci görüşe göre; munzam zarar alacaklısı, öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağın varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faiziyle karşılanmayan zarar miktarını; zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını kanıtlamalıdır. Munzam zarar alacaklısı, normal durumlar ve fiili karineler ile maruf ve meşhur olaylara dayanıyorsa bunun ispatı istenmemeli, munzam zarar davalarında davacı-alacaklının ispat yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalı, enflasyonist ortamda, bireyin parasının değerini sabit tutmak ve kazanç sağlamak için bir çaba ve girişimlerde bulunması; örneğin, en azından vadeli mevduat veya kurları devamlı yükselen döviz yatırımlarında değerlendirilmesi, olayların normal akışına, hayat tecrübelerine uygun düşen bir karine olarak kabul edilmelidir. Bu karinenin aksini, kusursuzluğunu ve sorumsuzluğunu ispatlamak borçlunun yükümlülüğündedir.
Yargıtay Daireleri arasında bu yolda oluşan içtihat aykırılığının giderilmesi istemi, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nca reddedilmiştir.
Başından beri birinci görüşü uygulayan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, daha sonra ikinci görüşü benimsemiş, 2021 ve 2022 yıllarında verdiği kararlar incelendiğinde ise somut ispat kuralına geri döndüğü görülmüştür.Gerek 818 sayılı mülga BK'nın 105.maddesinde ve gerekse 6098 sayılı TBK'nın 122/1. Maddesinde "FAİZ"den değil, "ZARAR"dan bahsedilmektedir. "Günümüz ekonomik koşullarıyla geçmişdeki ekonomik veriler değerlendirildiğinde; ekonomi düzeni içinde yer alan yatırım araçlarının hiçbir zaman istikrarlı gelir getirmediği ve dolayısıyla munzam zararın ispatında “karine” oluşturmadıkları sonucuna varılmaktadır. Örneğin, belli bir zamanda getirisi olan döviz, başka bir zamanda zarar oluşturmaktadır. Borsalardaki yatırımlarda kâr sağlayabildiği gibi, zarara da sebebiyet vermektedir. Enflasyon oranı düştükçe, banka mevzuat faizi de düşmektedir. O halde, ikinci görüşü benimseyen Yargıtay kararları ve hukuksal öğretideki görüşler, “karine” yönünden hukuksal dayanaktan yoksun kalmaktadır. Yakın bir tarihte yüksek döviz kurlarının bir gecede neredeyse yarı yarıya kadar düştüğü dikkate alındığında, dövize yatırımın her zaman gelir getirmeyeceği, bu nedenle olumsuz ekonomik verilerin karine sayılamayacağı görülmektedir.Dava dilekçesinde davacının faizle karşılanmadığı ileri sürülen zararına ilişkin somut bir vakıa ve somut bir vakıaya ilişkin delil bildirilmemiştir. Davacı vekili munzam zarar talebini enflasyon döviz artışı gibi olumsuz ekonomik verilere dayandırmış, alacak hesabının da bu verilen üzerinden hesaplanmasını talep etmiştir.
----------sayılı kararında;"Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu davacıyı ispat yükünden kurtarmaz. Davacı para alacağını zamanında alması halinde ne şekilde kullanacağını, uğradığı zararın kendisine ödenen temerrüt faizinden fazla olduğunu ispat etmek zorundadır." şeklindeki kararı ile somut ispatı aramıştır.----------sayılı kararında;"Uğranılan zarar, yetkili merciin belirlediğinden fazla ve bu nedenle 105. maddeye dayanılarak munzam zarar istenecek ise, artık o merciin, zararın oranını belirlemek için kullandığı/dikkate aldığı/değerlendirdiği ölçülere ve bunların “maruf ve meşhur” oldukları olgusuna değil, davaya özgü somut vakıalara dayanılması gerekir. Bunlar da, elverişli ve geçerli delillerle kanıtlanmalıdır.----------sayılı kararında; "Davacı tarafından ileri sürülen, ülkemizdeki belirli dönemlerde mevcut olan ekonomik olumsuzluklardan enflasyon, yüksek faiz, para değerindeki düşüş gibi olgulara dayalı aşkın (munzam) zarar talebi, zarar olgusunun delili olarak kabul edilemez. Zira ülkemizdeki belirli dönemlerde var olan ekonomik koşullardaki olumsuzluklar nedeniyle paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma, tek başına davacının temerrüt faizi dışında bir zararının varlığının ispatı değildir. Dolayısıyla ekonomik şartlar sebebiyle ortaya çıkan yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki dalgalanma, serbest piyasadaki faiz oranlarının yüksek oluşu, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma gibi olumsuzluklar, bir karine olarak kabul edilip davacıyı, kendi somut durumuna özgü vakıalarla oluştuğu iddia olunan zararı ispat yükümlülüğünden kurtarmayacağı gibi davacıya bu yönde herhangi bir ispat kolaylığı da sağlamaz. Hâl böyle olunca, TBK’nın 122. maddesinde karşılanması öngörülen faizi aşan aşkın (munzam) zararın, genel ekonomik olumsuzlukların (ülkede cari enflasyon oranı, yüksek ve değişken döviz kurları, mevduat faizleri, paranın satın alma gücünde meydana gelen azalma) dışında davacının durumuna özgü somut vakıalarla ispatlanması gerekir."
Dosya kapsamı ve deliller birlikte değerlendirildiğinde, davacılarının salt olumsuz ekonomik verilere dayanarak munzam zarar talebinde bulunduğu, somut olarak zarara uğradığına dair vakıa ve delil ibraz etmediği, Yargıtay'ın son dönemdeki kararlarına göre, munzam zararın somut olarak ispatının gerektiği, olumsuz ekonomik verilere üzerinden varsayıma dayalı hesap yapılamayacağı anlaşılmakla munzam zarar yönünden davanın reddine karar verilmiştir.Temerrüt faizi yönünden yapılan değerlendirmede;Temerrüt faizi yönünden taraflar arasında ibraname düzenlendiği, ibranamenin davacı tarafından ihtirazi kayıt konulmadan imzalandığı, bu sebeple yeniden temerrüt faizi talep edemeyeceği, ibranamede belirtilen miktarın fahiş derece az olduğuna ilişkin davacı tarafın iddiasının bulunmadığı, bu haliyle KTK'nin 111/2 maddesi uyarınca ibranamenin geçersizliği şartları oluşmadığından davanın reddine karar verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-Davanın reddine,
2-Harçlar kanunu gereğince alınması gereken 389,70-TL eksik harcın davacıdan alınarak hazineye irad kaydına,
3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin kendi üzerinde bırakılmasına,
4-Dava şartı olan arabuluculuk görüşmeleri neticesinde ---------- Arabuluculuk Bürosu'nun ----------- sayılı dosyasında takdir edilen 1.560,00-TL arabuluculuk ücretinin davacıdan alınarak hazineye irad kaydına,
5-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiginden A.A.Ü.T göre hesaplanan 8.443,84-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6-Kullanılmayan gider avansının bulunması halinde kararın kesinleşmesinden sonra HMK’nun 333. maddesi uyarınca resen yatırana İADESİNE,
Dair, davacı vekilinin yüzüne karşı, diğer tarafların yokluğunda miktar itibari ile KESİN olmak üzere açıkça okunup usulen anlatıldı. 04/02/2025