T.C. İstanbul Anadolu 12. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2024/308
KARAR NO : 2025/434
DAVA : Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan)
DAVA TARİHİ : 06/05/2024
KARAR TARİHİ : 30/05/2025
Mahkememizde görülmekte olan Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan) davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Müvekkil, iştirakleri aracılığıyla aralarında, Ar-Ge dahil güneş paneli üretiminin tüm aşamalarını bir araya getiren dünyadaki ilk ve tek fabrikası ve dünyanın en büyük altıncı güneş enerji santrali gibi projelerin de bulunduğu onlarca dev yatırımı hayata geçirdiğini, müvekkilinin kamu ihale kanunu çerçevesinde hukuka uygun şekilde ihalelere katılım sağlamasına rağmen, Müvekkil bizzat davalılar tarafından aslı bulunmayan iddialarla hedef gösterildiğini, ---- 26.12.2023 tarihinde-----TV Programı'nda: geçtiğimiz aylarda ------ bir şirketin, yenilebilir --- şirketin ----- Enerjinin %50 hissesini satın aldığını okumuştuk. Şimdi bu anlaşmanın ----- içerisinde olan ----- Enerji gibi firmalara bir yarar sağlama ihtimali var mıdır?” şeklinde açıklamalarda bulunduğunu, Davalılar, gerçekleştirdiği beyanla Müvekkil'in itibarını karalamaya çalışarak kamuoyunu yanılttığını,. Davalının gerçekleştirdiği beyanlar tamamen Müvekkil'i zan altında bırakır nitelikte olduğunu, Davalı, -----” ibaresi altında, kamuoyu karşısında itibar ve değere gölge düşürmek, yolsuzluk yapmakla suçlamak ve bunu yaparken de Müvekkil'i kamuoyu karşısında yargılamak ve infaz etmek gayesiyle sözlerini sarf ettiğini, Davalı, “-----” ibaresi altında, kamuoyu karşısında itibar ve değere gölge düşürmek, yolsuzluk yapmakla suçlamak ve bunu yaparken de Müvekkil'i kamuoyu karşısında yargılamak ve infaz etmek gayesiyle sözlerini sarf ettiğini, -----, bu açıklamalarıyla Müvekkil'in itibarını karalamaya çalışarak kamuoyunu yanılttığını Davalı'nın gerçekleştirdiği beyanlar tamamen Müvekkil'i zan altında bırakır nitelikte olduğunu, ----- bu açıklamaları Müvekkil'i töhmet altında bıraktığını, Gerçek dışı iddialarla Müvekkil'in kişilik haklarına saldırıda bulunan davalının iddiaları Müvekkil'in ulusal ve uluslararası piyasadaki konumu nedeniyle kabul edilebilir olmadığını, Davalının tamamen kurguya dayanan iftiraya varır iddiaları Müvekkil nezdinde büyük bir manevi yıpranma ve ticari hayatında olumsuzluklar oluşturduğunu. Şüphesiz davalının burada güttüğü amaç bir algı operasyonu yaratıp Müvekkil'in saygınlığını zedelemek ve ticari piyasayı manipüle ettiğini, Müvekkil'i hedef alan, gerçekle hiçbir ilgi ve alakası bulunmayan, kamuoyunu yanıltıcı, hakaret içeren, gerçek dışı ithamlar isnat edilmek suretiyle yıpratma amacı taşıyan -----” ibaresinin kullanılmasının karşılığı olacak manevi tazminat ve kararın yayınlanması talebimizin de yerindeliğinin açık olduğunu, tüm bu nedenlerle açılan davanın kabulüne Müvekkil adına 100.000,00 (yüz bin) Türk Lirası manevi tazminatın haksız fiil tarihinden (26.12.2023) itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak Müvekkil'e VERİLMESİNE, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davalıya yükletilmesine karar verilmesini dava ve talep etmiştir.
SAVUNMA
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; mahkememizde görülmekte olan davanın kişilik haklarına saldırıdan kaynaklı manevi tazminata ilişkin huzurdaki davanın bir ticari dava olarak değerlendirilmesi usul ve yasaya aykırı olduğunu, şahıs varlığı ile ilgili davalarda asliye hukuk mahkemelerinin görevli olduğunu, Müvekkil ---- ise bir gazeteci olduğunu, . Yaptığı haberler ile gündem oluşturabilen ve kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlamakla birlikte ülke gündemini belirleyen konularda yaptığı eleştiriler ile kamuoyunu aydınlatmayı amaç edinmiş ve bu amaç doğrultusunda da tarafsızca görünürdeki gerçekliğe uygun bir şekilde haber konusu kişi/lere yada olay/lara karşı eleştirel söylemlerde bulunduğunu,----" adlı --- program konuğuna yönelttiği soru içerisinde geçen '-----' ifadesi kriminal ----- anlamında olmamakla birlikte son dönemde iktidara yakınlığı ile bilinip ve şu anki iktidar döneminde kamudan çok sayıda ihale alan şirketler için Ana muhalefet partisi olan ----- tarafından kullanılan siyasi bir söylem olup, "yasa dışı işler yapmak veya şiddet içeren davranışlarda bulunmak amacıyla bir araya gelmiş topluluk" anlamında kullanılmadığı gayet açık olduğunu, Kaldı ki bu ifade ----- tarafından ortaya atılmamış olup yukarıda da bahsettiğimiz üzere ilk olarak Ana muhalefet partisi olan ----- tarafından ortaya atılan bir siyasi yakıştırma olduğunu Müvekkil ---- da bunu programın devamında iki kez " ----diye adlandırdığı" demek suretiyle ' -----' tabirinin kendisine ait olmadığı ---- tarafından bahsi geçen şirketlerin "-----" olarak adlandırıldığını belirttiğini, davacı karşı yanın dava dilekçesinde iddia ettiğinin aksine ve yukarıda açıklandığı üzere; yargılama konusu haberde gerçekle bağdaşmayan bir durum, herhangi bir gerçeğe aykırılık bulunmadığını. Dava konusu edilen ifadenin geçtiği bölümde programda TBMM Başkanlığı'na sunulan kanun teklifi tartışılmakta olup, Müvekkil gazeteci ----- program konuğuna yönelttiği soruda geçen ifadesi herhangi bir itham bulundurmayıp, Ana muhalefet partisinin kullandığı bir yakıştırmanın tekrarından ibaret olduğunu, Muhalefet vekillerin sıklıkla kullandığı bir tabiri, müvekkil gazeteci yine muhalefet partisi mensubu bir siyasetçiye sorduğu soruda kullanmasının davacı karşı yanın dava dilekçesinde belirttiği gibi "kamuoyu karşısında itibar ve değere gölge düşürmek, yolsuzluk yapmakla suçlamak ve bunu yaparken de Müvekkil’i kamuoyu karşısında yargılamak ve infaz etmek" olarak nitelendirilmesinin mesnetsiz ve haksız olduğunu ----, Ana muhalefet partisi ------ tarafından Türk siyasi literatürüne kazandırılmış bir siyasi terim olup ; internet üzerinden basit bir araştırmayla beşli ----- olarak nitelendirilen grubun arasında davacı şirketin bulunduğu göründüğünü Dolayısıyla işbu husus herkesçe bilinmekte olup aleniyet niteliğine haiz olduğunu, müvekkil yayın kuruluşu tarafından yapılan dava konusu yayında hiçbir surette davacının kişilik haklarına saldırma kastı ile hareket edilmemiş olup müvekkil yayın kuruluşunun tek amacı kamuoyunu bilgilendirmek olduğunu, davacı tüzel kişinin mevcut konumu, yaptığı iş, popülaritesi ve tanınırlığı da dikkate alındığında, birtakım iddiaların haberleştirilmesine, eleştirilmesine "tahammül yükümlülüğü" nün sade bir vatandaş gibi ele alınmasının mümkün olmadığı ve kendisine yöneltilen ağır eleştirilere katlanmakla yükümlü olduğu hukuken kabul edilen bir gerçek olduğunu talep edilen manevi tazminat bedeli fahiş olduğunu, davacının manevi tazminat talebine ilişkin gerekçe olarak toplumda oluşan onur ve saygınlığının zedelendiğini göstermesi hukuka aykırılık teşkil ettiğini Zira davacı, gerek ticari itibarının sarsıldığını gerek ise toplumdaki itibarının sarsıldığını açık bir şekilde ispat edemediğini, tüm bu nedenlerle açılan davanın usulden mahkeme aksi kanatte ise esastan reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacıya yükletilmesine karar verilmesini beyan etmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Dava hukuki niteliği itibariyle, Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan) davasıdır.Mahkemece yapılan yargılama sırasında taraflarca gösterilen deliller toplanmış ve konunun incelenmesi uzmanlık gerektiren yönleri bulunduğundan bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır.
Bilirkişi tarafından alınan kök ve ek raporda dava dosyasına sunulan siyah renkli ----
kapasitesindeki ---- marka flash belleğin içerisindeki video dosyasında yeniden gerekli incelemeler yapıldığı Video dosyası uygun programda açılıp içerisindeki anlaşılabilir konuşmalar birebir çözümlenerek dosya arasına kazandırıldığı anlaşılmıştır.
Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir.
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.
Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası ise; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (-----AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (-----
İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel
sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.
AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:
1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:
AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır-----
2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu:
Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda ----). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir -----
3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:
AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (------). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır -----
Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve ----- 30.05.2018 tarihli ve -----sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır----- Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve -----, 08.05.2013 tarihli ve ------.sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.
Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkan sağlar.
Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir.
Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58 maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda davaya konu yayın bir bütün olarak değerlendirildiğinde; davalının davaya konu yayında, davacı şirkete yönelik haksız fiil niteliğini oluşturacak bir eyleminin söz konusu olmadığı söz konusu ifadenin ağır eleştiri sınırında kaldığı, davaya konu ifadeye yönelik olarak başlatılmış soruşturma dosyasının bulunmadığı ve bu ifadenin basın ve yayın özgürlüğü kapsamında kaldığı anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiştir.
HÜKÜM : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1-Davanın REDDİNE,
2-Karar harcı 615,40-TL 'den başlangıçta peşin olarak yatırılan 1.707,75 TL peşin harçtan mahsubu ile artan 1.092,35 TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacı tarafa iadesine,
3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,
4-Davalı tarafından yapılan yargılama gideri bulunmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına,
5-Davalı taraf kendisini vekille temsil ettirdiğinden karar tarihinde geçerli A.A.Ü.T. deki esaslara göre belirlenen 30.000,00 TL maktu vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6- Arabuluculuk Kanunu'nun 18/A-(13) maddesi ve Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Yönetmeliğinin 26/2 maddeleri ile Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi uyarınca Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen 3.800,00 TL arabuluculuk ücretinin davacıdan tahsili ile hazineye irat kaydına,
7-Taraflarca dosyaya yatırılan ve sarf edilmeyen gider avansının karar kesinleştiğinde ilgili tarafa iadesine,Dair taraf vekillerin yüzüne karşı kararın tebliğinden itibaren 2 haftalık süre içinde ----- Bölge Adliye Mahkemesinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar, açıkça okunup, usulen anlatıldı.