T.C.
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
13. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO:2022/2399 Esas
KARAR NO:2025/1028 Karar
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I
İNCELENEN DOSYANIN
MAHKEMESİ:İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi
NUMARASI:2021/287 Esas - 2022/288 Karar
TARİHİ:07/04/2022
DAVA:Tazminat (Ticari Satımdan Kaynaklanan)
KARAR TARİHİ:19/06/2025
İlk derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi:
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ:Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin dava dışı ... A.Ş.nin yürüttüğü inşaat projesinden bir ev alma düşüncesi ile şirket ile anlaştığını, taraflar arasında 12.12.2012 tarihinde sözleşme imzalandığını, sözleşme hükümlerine göre evin satış bedelinin 125.000,00.-TL olduğunu, 80.000,00.-TL'sinin peşin, kalan 45.000,00.-TL'sinin ise ayda 1.000,00.-TL olmak üzere 11 taksitte ödenmesinin kararlaştırıldığını, 80.000,00.-TL'nin şirket temsilcisine elden nakit olarak ödendiğini, kalan ödemeler için senetler düzenlenip şirkete verildiğini, bu senet bedellerinin ciro edilen üçüncü kişilere mecburen ödendiğini, davacının yargıç olması sebebiyle senetlerin protesto edilmesi ve icra takibine maruz kalmayı göze alamadığını, davalıların ... A.Ş.nin kurucu ve yönetim kurulu üyesi olduklarını, şirketin yaklaşık 400 kişiye bu şekilde maket üzerinden satışlar yaptığını, ancak şirketin inşaatın temelini bile atmadığını, toplanan paralarla ortadan kaybolduğunu, TTK 553 madde gereğince kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurlarının kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete hem de pay sahiplerine ve hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumlu olduklarını, şirket sermayesinin 10.000.000,00.-TL olduğunu, davalıların taahhüt ettikleri bakiye sermayeyi şirkete koymadıklarını, şirketin halen borca batık olduğunu, icra takibi ve davalara muhatap olduğunu, yönetim kurulu üyelerinin sermaye takip sorumluluğunu ihlal ettiklerini, şirketin kötü gidişine engel olmak bakımından herhangi bir tedbir almadıklarını, emsal Yargıtay kararlarına göre kural olarak yönetim kurulu üyeleri şirket adına yaptıkları işlemlerden dolayı kişisel olarak sorumlu tutulamaz iseler de TTK 336 maddesinde belirtilen hallerde ortaklığa ve ortaklık alacaklılarına karşı kusursuz olduklarını ispat etmedikçe müteselsilen sorumlu olacaklarını, yani yönetim kurulu üyelerinin görevlerini ifaları sırasında bir zarar oluşmuşsa bu zararın üyelerin kusurlu eylemi sonucunda meydana geldiğinin kabulü gerektiğini, Türk Ticaret Kanunu'nun yönetim kurulu üyeleri için kusur esasına dayanan bir sorumluluk öngörüp yönetim kurulu üyeleri aleyhine kusur karinesinin kabul edildiğini, yönetim kurulu üyeliğine seçilen davalıların görev süresinin 08.02.2014 tarihinde sona erdiğini, bu nedenle şirketin yönetimsiz kaldığını, bu durumun giderilmesi bakımından herhangi bir girişimde bulunulmadığını, meydana gelen zarardan davalıların müteselsilen sorumlu olduklarını, davacının 26 yıllık yargıç olması sebebiyle dolandırılmış olmaktan dolayı son derece üzüntü duyduğunu, bu nedenle 20 bin TL manevi tazminat talep ettiklerini, davacının yoksun kaldığı kârı talep hakkının bulunduğunu, davacının tüm edimlerini tam olarak yerine getirdiğini, şirket karşı edimini yerine getirseydi davacının yeni inşa edilmiş bir ev sahibi olacağını ve mal varlığında buna bağlı olarak artış meydana geleceğini, iktisadi kriterler baz alınarak uzman bir kişi tarafından bu zararın hesaplanması gerektiğini ileri sürerek 91.000,00.-TL maddi, 20.000,00.-TL manevi tazminatın ve yargılamada belirlenecek munzam zararın 12.12.2012 tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsili ile müvekkiline verilmesini talep etmiştir. Belirsiz Alacağın, Belirli Hale Gelmesinden Sonra Sunulan Talep Artırım Dilekçesi: Davanın 91.000,00.-TL maddi, 20.000,00.-TL manevi tazminat istemi ile açıldığını, bunun yanı sıra yoksun kalınan karın yargılama sırasında belirlenmesi ve bu meblağın da davalılardan tahsilinin talep edildiğini, 16.11.2016 tarihli raporda dava konusu taşınmazın inşa edilmiş olması halinde dava tarihindeki değerinin 169.164,00.-TL olarak belirlendiğini, davacının dava dışı ... A.Ş.ye ödemeyi taahhüt ettiği meblağın ise 125.000,00.-TL olduğunu, bu durumda yoksun kalınan karın 169.164 - 125.000 = 44.164,00.-TL olduğunu, bu durumda istem sonucu olarak 91.000,00.-TL maddi, 20.000,00.-TL manevi tazminat ile 44.164,00.-TL yoksun kalınan karın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Aynı dilekçede, dava dilekçesinde her ne kadar 91.000,00.-TL maddi tazminatın her bir ödeme için ödendiği tarihten itibaren faize hükmedilmesi talep edilmiş ise de bu yöntem ile gerekçeli kararın kaleme alınışının zor olacağını, bu sebeple davacının hakkından bir miktar feragat ettiğini; faizin her bir ödemenin yapıldığı tarihten itibaren değil son ödemenin yapıldığı tarih olan 14.11.2013 tarihinden itibaren hesaplanmasına rıza gösterdiğini bildirmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; Davalılardan ... vekili sunmuş olduğu dilekçede özetle; ihtiyati haciz kararının kaldırılması gerektiğini, TTK madde 553 gereğince müvekkilinin sorumlu tutulamayacağını, müvekkilinin şirketle belirtilen biçimde bir ilişkisinin bulunmadığını, kurucu ortak veya yönetim kurulu üyeliğinin hiç olmadığını, bir dönem şirkette dışarıdan yöneticilik yaptığını, davacının sözleşme yaptığı süreçte böyle bir görevinin olmadığını, esasa cevap hakları saklı kalmak kaydıyla itirazın kabulü ile mahkemenin usul ve kanuna aykırı olan ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmesini savunmuştur.Davalı ... vekili sunduğu cevap dilekçesinde özetle; müvekkilinin dava konusu şirketin genel kurul kararı ile hisselerinin ...'e devrettiğini, yönetim kurulu başkanlığı görevini ...'e verilmiş olduğunu, bu nedenle müvekkili adına husumet itirazında bulunduklarını, müvekkilinin söz konusu projeye ilişkin hiçbir evrakta ya da sözleşmede imzası bulunmadığını, davacı vekili tarafından davacı ile davalı şirket arasında akdedilen sözleşmede davacı ...'den 80.000,00.-TL teslim alınmasına ilişkin belgede müvekkilinin imzasının olmadığını, TTK 4. ve 5. maddeleri gereğince her iki tarafın tacir olması durumunda Ticaret Mahkemeleri'nin görevli olacağını, davada Tüketici Mahkemesi'nin görevli olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.Davalı ... sunmuş olduğu cevap dilekçesinde özetle; davanın esasına girilmeksizin husumet yönünden reddine karar verilmesi gerektiğini, dosyanın Tüketici Mahkemesi'ne gönderilmesi, şahsı hakkında tesis edilen ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.Davalı ... vekili sunmuş olduğu cevap dilekçesinde özetle; husumet yönünden davanın reddi gerektiğini, şirket borçlarından mal varlığıyla sorumlu olduğunu, müvekkilinin sorumluluğunun olmadığını, olayların müvekkilinin bilgisi dışında gerçekleşmiş olduğunu, müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, manevi tazminat talebinin reddi gerektiğini, müvekkili aleyhine açılan davanın reddine karar verilmesini talep savunmuştur.
İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ:İlk Derece Mahkemesi 07/04/2022 tarih ve 2021/287 Esas - 2022/288 Karar sayılı kararında;"....BAM'ın kaldırma kararı sonrası yapılan araştırmada kararda belirtilen dosya numarasının İstanbul 7.Tüketici Mahkemesinin 2013/7532E.sayılı dosya numarasının 2013/715E.sayılı dosya olduğu, nitekim dosyaya sunulan ve kesinleşmiş olan gerekçeli karar içeriğiyle dahi bu durumun sabit olduğu, adı geçen kararın dosyamız davacısı tarafından dosyamız davalıların yönetim kurulu üyesi olduğu, ... A.Ş. aleyhine menfi tespit davası açıldığı, menfi tespit davasına konu olan senetlerle ilgili davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilerek 91.000,00 TL bedelin dava tarihinden itibaren davalıdan tahsil olunmasına dair hüküm oluşturulduğu, dosyamız davacısının adı geçen şirket aleyhine adı geçen ilam gereği sadece vekalet ücreti ve yargılama giderleri ve bu miktarları işlemiş faizine ilişkin olmak üzere ....sayılı dosyasına istinaden talepte bulunduğu, hükümde belirtilen başkaca bir rakamla ilgili talebinin mevcut olmadığı, bu arada adı geçen tüketici mahkemesinin ilamında belirtilen 91.000,00 TL alacak miktarının aynı zamanda Mahkememizde ihtiyati haciz talebine konu edildiği, ihtiyati haciz kararının verildiği, bu ihtiyati haciz kararı sonrasında bu miktarın 06/04/2017 tarihli kararda irdelendiği üzere tahsil olunduğu, adı geçen İstanbul 7.Tüketici Mahkemesinin 2013/715E.sayılı dosyası ile hükmedilen alacağın ayrıca ve mükerreren dava dışı şirketten ilamların icrasına göre tahsil olunduğu noktasında beyan ve delil bulunmadığı gibi bu noktada adı geçen ilam gereği mükerrer tahsilat yapıldığına dair farklı bir açıklamanın mevcut bulunmadığı, bilakis mahkemece verilen ihtiyati haciz kararına göre davacının tahsil ettiği ve ilk derece mahkeme kararında belirtilen 91.000,00 TL tutarında miktar bulunduğu anlaşılmış, bu suretle bu yöne ilişkin araştırma tam ve eksiksiz olarak sağlanmıştır. Nitekim bu miktarın, ilk kararda olduğu üzere tespit edilerek zarar var ise mahsubu gerekecektir. Bu yöne ilişkin tahkikat eksikliği giderilmiştir.
BAM kararında ayrıca uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek ölçüde önemli görülen Bakırköy 7.Ağır Ceza Mahkemesinin halihazırda derdest olan ...sayılı dava dosyasının bekletici mesele yapılıp yapılmayacağının değerlendirilmemesi kaldırma nedeni yapıldığı gibi dava dışı anonim şirket kurucuları, yönetim kurulu üyeleri ve yöneticileri olan davalıların zararın meydana gelmesinde kusurlarının olup olmadığının tek tek incelenerek tespit edilmesi gerektiği dahi kaldırma nedeni yapılmış olmakla bu hususlar üzerinde ayrıca tek tek hukuki değerlendirmeler yapılacaktır.Aynı davalılara karşı, aynı vakıalara dayalı, aynı savcılık soruşturması ve ceza davasına dayalı olarak, yine 6102 sayılı TTK m.553 ve devamına göre açılan ve genel olarak aynı taleplere ilişkin İstanbul 1. ATM'de görülen 2014/735E. 2017/365K.sayılı kararı ile ilgili yine davalı ... vekilinin istinaf başvurusu sonucunda İstanbul BAM 12. HD 2018/2227E. 2021/203K.sayılı ve 16/02/2021 tarihli kararındaki gerekçesinde açıkça vurgulandığı üzere "Davalı şirket kurucu ortak ve yöneticilerinin, inşasına hiç başlanmayan ve ifası da mümkün olmayan taşınmaza ilişkin maketten konut satışı yapmak suretiyle, davacı ve aynı durumda olan başkaca birçok kişiden para toplamak suretiyle haksız fiil işledikleri, gerçekleşen eylemleri nedeniyle halen yargılandıkları da dikkate alındığında, haksız fiil sorumluluğu kapsamında davacının doğrudan uğradığı zararlardan yönetici, denetçi ve kurucu ortak sıfatıyla sorumlu tutulmaları gerekmektedir. Bu kapsamda yönetici ve denetçi sıfatı bulunmayan, ancak kurucu ortak olan davalı ... ile yönetici ve denetçi sıfatı da bulunan diğer tüm davalılar, müteselsilen davacıya karşı sorumludur. Sorumluluk haksız fiilden kaynaklandığından, davalılar davacının doğrudan zararı dışında munzam (aşkın) zararından da sorumludur." gerekçesiyle dosyamızda dahi davalı bulunan kurucu ortak ve yöneticilerin her birinin mevcut zaman, kişi, konu unsurları dikkate alındığında kusurlarının mevcut olduğu tek tek ifade edilmiştir. Bir başka deyişle kurucu ortak olan davalı ... kurucu ortak sıfatıyla, yönetici ve denetçi sıfatı olan diğer davalılar ise müteselsilen davacıya karşı sorumludurlar.Nitekim mahkememizce yapılan incelemede de dava dışı ...' ait mevcut sicil kayıtları ve ayrıca mahkememizce daha önce alınan bilirkişi kurulu rapor içeriği değerlendirildiğinde davalılara atfedilen eylemin gerçekleştirildiği tarih itibariyle davacının akdi ilişkide bulunduğu şirketin 17/11/2011 tarihinde kurulduğu, kuruluş sermayesinin 10.000.000.TL.olarak belirlendiği, kuruluş tarihinde davalılar ..., ..., ..., ... ve ...' nin kurucu ortak olarak belirtildikleri; şirketin 17/11/2011 tarihli kuruluşundan başlayıp 08/02/2013 tarihli genel kurul toplantısına kadar davalı ...' un yönetim kurulu başkanı, ...' ün yönetim kurulu başkan vekili, ...' ün yönetim kurulu üyesi oldukları, yönetim kurulu başkanı ...'un ve yönetim kurulu başkan vekili ...' ün müştereken temsil ve ilzama yetkili oldukları, adı geçen şirketin 08/02/2013 tarihli genel kurul toplantısından sonra alınan karara göre ise ortaklık yapısının ..., ...,..., ...,... ve ...'den oluştuğu, davalı ...' ün yönetim kurulu başkanı, ...'ın yönetim kurulu başkan vekili, ...' ün yönetim kurulu üyesi oldukları, yönetim kurulu başkanı ...' ün ve yönetim kurulu başkan vekili ...'ın müştereken temsil ve ilzama yetkili oldukları, şirketin 08/02/2013 tarihli genel kurulunda ...' nin bir yıllık süre için denetçi atandığı tespit edilmiş olup bu suretle her bir davalının zarara esas olduğu esas olunan dönemler itibariyle 6102 sayılı TTK m.553 ve devamı hükümleri kapsamında kurucu, yönetim kurulu üyesi ve denetçi sıfatlarını taşıyan kişiler olarak sorumluluklarının mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim atıf yapılan İstanbul BAM 12.HD'nin emsal kararında da bu benimseme mevcuttur. Mahkememizin 06/04/2017 tarihli ilk gerekçeli kararının gerekçesinde de vurgulandığı üzere;(...)"Prof.Dr. ..., Prof.Dr. ..., Mali Müşavir... tarafından sunulan bilirkişi raporunda, davacı ile davalıların ortak, yönetici, kurucu oldukları şirket arasındaki sözleşmeye konu projenin 10.09.2012 tarihte başlamış olması ve en genç 31.03.2015 tarihinde sözleşmeye uygun şartlarda alacaklıya teslim edilmesi gerektiğini ancak halen inşaata dahi başlanmadığını, şirketin ticaret sicil kayıtlarına göre sermayesinin 10 milyon TL olduğunu, ancak ticari defter ve belgeler bulunmadığından ödenmiş sermaye tutarının bilinmediğini, yönetim kurulunun görev süresinin 10.12.2014 tarihinde sona erdiğini, daha sonra genel kurul yapılmadığından şirketin organsız kaldığını, şirketin son hazirun cetveli, pay devir senetleri, ortaklar pay defteri sunulmadığı için ortaklık yapısının tespit edilemediğini, şirketin defter ve belgelerinin tutulmamış olması, şayet tutulmuş ise incelemeye sunulmamış olması nedeniyle sermayenin ödenmiş olup olmadığı ve ne kadarının ödendiğinin belirsiz bulunması ve davacıyla aynı konumda olanlara söz verilen edimlerin ifa edilmemesi nedeni ile kusursuzluğunu kanıtlamayamayan tüm Yönetim Kurulu Üyeleri ve Kurucuların TTK 64, 549, 550 ve 553 ve devamı maddeleri gereğince sorumlu sayılmaları gerektiği" görüşü dahi açıklanmıştır. (...)Dava dışı ... A.Ş.nin kurucuları, yönetim kurulu üyeleri ve yöneticileri olan davalıların mevcut sermaye ile gerçekleştirilmesi imkanı bulunmayan bir projenin tanıtımını yaparak pekçok kişiden tahsilat yaptıktan sonra, projeyi gerçekleştirmek adına hiçbir faaliyet yapmadan (inşaatın temelini dahi atmadan) ortadan kayboldukları dikkate alındığında, gerçekleşen zarardan TTK 553. maddesi gereğince sorumlu olacakları açıktır. Emsal Yargıtay kararları da bu yöndedir;".... gerek kanunların gerekse sözleşmelerin kendisine yüklediği sair vazifelerin kasten ve ihmal neticesi yapılmaması, TTK'nın 321/son maddesinde de, temsile ve idareye salahiyetli olanların vazifelerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden anonim şirketin sorumlu olacağı hükme bağlandığından davalı ...nun da davalı şirketlerin yönetim kurulu başkanı olarak gerek MK'nın 50. maddesi gerekse de TTK'nın 321/son maddesi uyarınca zarardan sorumlu tutulabileceği ve bu nedenle kendisine husumet yöneltilebileceği gözetilmeksizin bu davalı yönünden dahi pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir..." (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi- 2014/14604 - 2014/18672 sayılı, 01/12/2014 günlü kararı) Davacı TTK 553/1 madde anlamında şirket alacaklısı sıfatını haiz olup sermaye ödeme yükümlülüğünü kendi kusurlarıyla ihlal eden pay sahibi sıfatını haiz olan davalılardan gecikmiş ifaya bağlı olarak talep edebileceği alacaklar somut olayın özellikler ve tarafların sıfat ve konumu gözetildiğinde yapılan kısmi ödeme, temerrüt faizi ve aşkın zararı içermektedir" gerekçeleriyle somut olay yönünden davaların zararın meydana gelmesinde kusurunun olduğu irdelenmiştir.Bu yön itibariyle atıf yapılan İstanbul BAM 12. HD'nin somut olay yönünden davacı hariç neredeyse aynı nitelik taşıyan karar içeriğindeki gerekçe ve yine mahkememizin açıklanan gerekçesinin bu yönden birbiriyle uyum içinde olduğu, buna göre davalıların inşasına hiç başlanmayan ve ifâsı mümkün olmayan taşınmazlara ilişkin maketten konut satışı yaparak davacı dahil birçok kişiden para toplamak suretiyle haksız fiil gerçekleştirmiş oldukları, öncelikle bu yönden kusurlu oldukları mahkememizce tespit edilmiştir.Bu noktada mahkememizin ilk gerekçesine ilaveten belirtmek gerekir ki 6102 sayılı TTK m.550 hükmüne göre "sermaye tamamıyla taahhüt olunmamış veya karşılığı kanun ve esas sözleşme hükümleri gereğince ödenmemişken, taahhüt edilmiş veya ödenmiş gibi gösterenler ile kusurlu olmaları şartıyla, şirket yetkilileri, bu payları üstlenmiş kabul edilirler ve payların karşılıkları ile zararı faiziyle birlikte müteselsilen öderler. Sermaye taahhüdünde bulunanların ödeme yeterliliğinin bulunmadığını bilen ve buna onay verenler, söz konusu borcun ödenmemesinden doğan zarardan sorumludurlar." Anılan hüküm içeriği de dikkate alındığında taahhüt etmiş oldukları sermayenin yetersizliğine rağmen taahhüt edilen sermayenin çok üstünde kalan miktarlar ile ilgili sözleşme yapan, sözleşmeye göre teslim etmesi gereken daireleri teslim etmeyen, bu noktada sermaye paylarını yükseltmeyen, bu suretle alacaklıların alacağının şirketten tahsilini imkansız hale getiren davalıların açıklanan sıfatları ve konumları dikkate alındığında davacının iddia etmiş olduğu zarardan dolayı yönetici, denetçi, kurucu ortak sıfatıyla sorumlu olmaları gerekeceği açıktır.Davacının talep etmiş olduğu zarar kaleminin, haksız fiilden dolayı davacının ödeme nedeniyle munzam yani aşkın zararının mevcut olup olmadığı hususunun ayrıca irdelenmesi gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki mahkememizce verilen 06/04/2047 tarihli karara karşı davalılardan ... ve ... dışında diğer davalılar yönünden istinaf yoluna gidilmemiştir.Mahkememizin ilk kararı kaldırılmış olmakla davacının iddia etmiş olduğu zarar tutarı hesaplanırken İstanbul BAM 12.HD tarafından hesap yöntemi dikkate alınmıştır. Bu yöntemde dikkate alındığında davacının toplam ödemelerinin 91.000,00 TL'den ibaret olduğu, sözleşme gereği ödemesi gerekli toplam tutarın ise 125.000,00 TL olduğu, dava tarihi itibariyle davacıya teslimi imkansız bulunan dairelerinde mevcut olduğu, projenin tamamlanması durumunda taşınmazın değerinin dava tarihi itibariyle 169.164,00 TL olarak saptandığı açıktır. Buna göre davacı taşınmaz için 91.000,00 TL ödeme yapmış, taşınmazın dava tarihi itibariyle ulaştığı değer ise 169.164,00TL olmuştur. Burada davacının değer artışından kaynaklanan munzam zararı hesap edilirken davacının taşınmazı aldığı 2012 tarihi itibariyle değerinin 125.000,00 TL, dava tarihindeki değerinin 169.164,00 TL olduğu dikkate alındığında miktarın 1 iken 1,35 olduğu ortaya çıkacaktır. Bir başka deyişle taşınmazın sözleşme tarihindeki değeri bir (1) iken dava tarihindeki değeri 1,35 olmuştur. Davacı davalılara atfedilen eylem neticesinde bu oran kadar mal varlığında oluşacak artıştan mahrum kalmıştır. O halde davacının fiilen ödemiş olduğu 91.000,00 TL'nin sözleşme tarihi itibariyle verildiğinin kabulü karşısında bu değerin 1,35 oran ile çarpılması durumunda ulaşılacak miktar 123.151,40 TL olacaktır. Ne var ki ilk derece mahkeme kararında da açıklandığı üzere davacı tarafından tahsil edilen 91.001,47 TL miktarın düşülmesi zorunludur. Bu düşüm halinde ise munzam zararın 32.149,22 TL olarak ortaya çıkması söz konusudur. Gerçekten, TBK’nın 125/3. maddesi uyarınca “… borçlu temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması nedeniyle uğradığı zararın giderilmesini de isteyebilir."“Doktrinde hakim olan görüşe ve Yargıtay uygulamasına göre, burada oluşan zarar menfi (olumsuz) zarardır. Olumsuz zarar genel bir anlatımla hukuken geçerli olmayan bir borç ilişkisinin geçerli olduğuna inanmaktan (güvenmekten) doğan zarardır. Kısaca bu zarar, alacaklının sözleşme yaptığı için uğradığı, sözleşme yapmamış olsa idi uğramayacağı zarar olup, sözleşmeye güvenilerek yapılan harcamaların (giderlerin) tamamı, başka bir anlatımla karşı tarafın mal varlığına girmese bile o sözleşme nedeniyle cepten çıkan paradır. Müsbet zarar ise, sözleşme nedeniyle cebe girmesi gereken paranın, girmemesi nedeniyle meydana gelen zarardır. Bu niteliği gereği, müsbet zarar daima ileriye dönük olup, bir beklenti kaybıdır. Diğer bir ifadeyle müsbet zarar, akdin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesinden doğan zarardır şeklinde de tanımlanabilir. Binaların bitirilmiş olması halinde getirilmesi beklenen kira geliri kaybı, geciken ifa nedeniyle ifaya bağlı ceza, seçimlik ceza, eksik işler bedeli, kâr kaybı müspet zarar kapsamındaki alacak kalemlerindendir.Buna göre, fesih sonucu işin tasfiyesi gerekeceğinden; davacı yüklenici, sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre dava tarihi itibariyle gerçekleştirdiği imalat bedelini isteyebilir.Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, kâr kaybı müspet zarar kapsamındaki alacak kalemlerinden olup menfi zarar olarak nitelendirilemez ve akdin feshi halinde de istenmesi mümkün değildir. (Yargıtay 3. HD 2014/10780E. 2014/10005K.sayılı kararı) Yukarıda atıf yapılan Yargıtay kararı da dikkate alındığı davacının iddia ettiği zarar, müspet zarar olup davacı sözleşme nedeniyle bir anlamda cebine girmesi gereken paranın cebine girmemesi nedeniyle zarar talep etmektedir. Bu zarar ise yukarıda açıklandığı üzere 32.149,22 TL'dir. Bu hesap yöntemi somut olayın özelliğine, genel olarak Yargıtay'ın benimsemiş olduğu uygulamaya uygun ve gerçekten davacının mahrum kalmış olduğu zararı fiilen ortaya koyan munzam zarar miktarıdır.Davaya dayanak olan 6102 sayılı TTK m.553/f.1. hükmü: "Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal ettikleri takdirde, surlarının bulunmadığını ispatlamadıkça, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar." şeklindedir.6102 sayılı TTK m.553 ve devamı hükümleri de dikkate alındığında davacının talebe konu zararı davalılardan talep edebilmesi açısından öncelikle davacının somut bir zararının olması, davacının somut bir zararın olması; sorumluluğuna gidilen kişilerin kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal ettikleri hususunun tespit edilmesi; sorumluluğuna gidilen kişilerin davranışı ile davacının alacağına kavuşamaması ( zarar ) arasında uygun bir illiyet bağı bulunması şarttır.Belirtildiği üzere davacının, somut olay yüzünden zararının oluştuğu ayrıntılı olarak açıklanmış ve tespit edilmiştir. Bu zarar açık ve somut bir zarardır. Davalıların irdelenen konumları gereği ise sözleşmeden doğan sermaye yükümlülüklerini yerine getirmeksizin maketten davacı dahil birçok kişiye taşınmaz sattıkları, kısmen bedel tahsil ettikleri halde taşınmazı teslim etmedikleri dahi sabittir. Buna göre şirketin mevcut sermaye durumu karşısında davalıların haksız eylemlerinin, davacı aleyhine doğrudan zarar oluşturduğu anlaşılmaktadır. Esasen doktrindeki genel görüş dahi bu yöndedir. Bu şartlarda davalılara atfedilen eylem ile davacının uğramış olduğu zarar arasında tam anlamıyla uygun bir illiyet bağının varlığı ise anlaşılmaktadır.Ne var ki yukarıda açıklandığı üzere ilk derece mahkeme kararına karşı davalılar ..., ..., ..., ... ve ... istinaf yoluna başvurmamışlardır. Bu davalılar ile davacı arasındaki dava nitelik olarak birbiriyle bağımsız olup her bir davalı yönünden hukuki durum ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Bu çerçevede verilen hükme yönelik davacı istinaf kanun yoluna başvurduğu halde adı geçen bu davalılar istinaf kanun yoluna başvurmadıklarından artık bu aşamadan sonra mahkememizce ilk kararda belirtilen miktarlardan daha az bir tutara ve davacı aleyhine hüküm oluşturulabilmesi mümkün bulunmamaktadır. Doktrinde "aleyhe hüküm verme yasağı" olarak adlandırılan bu kaide gereği artık davacının daha aleyhine bir hüküm oluşturulması mümkün değildir.Nitekim doktrinde "süresinde istinaf veya temyiz yoluna başvurmamış olan ihtiyari dava arkadaşları hakkında hüküm kesinleşir. Diğer dava arkadaşlarının istinaf ve temyiz yoluna başvurmaması sonucundan istinaf ve temyiz yoluna başvurulmamış (bu nedenle hakkındaki hüküm kesinleşmiş) olan dava arkadaşları yararlanamaz" yönündeki görüş dahi mahkememizce varılan sonucunu doğrulamaktadır. (Prof. Dr. Baki KURU, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ağustos, 2017, Sayfa 377) Yukarıda atıf yapılan değerli bilim adamı Prof. Dr. Baki KURU'nun "istinaf yoluna başvurmayan ve davalı tarafında olan ihtiyari dava arkadaşları yönünden ilk derece mahkeme hükmünün kesinleşmesi yönündeki görüş" aslında, Yargıtay HGK uygulamaları gözetildiğinde davacı lehine, istinaf kanun yoluna başvurmayan davalılar aleyhine ise bir usuli kazanılmış hak oluştuğunu göstermektedir.
Hal böyle olunca davacının talebine konu 44.162,53.-TL aşkın zararın dava tarihinden itibaren- 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna gitmeyen, bu suretle aleyhlerine kazanılmış hak oluşan- davalılar ..., ..., ..., ... ve ...'den; yine davacının talebine konu olan 44.162,53-TL aşkın zararın tahsiline dair- mahkememizin 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna giden davalılar ... ve ...' ın ise sadece talebe konu olan miktarın 32.149,22-TL kısmından sorumlu olmak üzere- ve sonuç olarak 32.149,22-TL aşkın zararın yine dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılar ... ve ...'dan talep edebileceği kabul edilmiştir. Davalıların görev aldığı şirketin sermaye koyma borçlarını yerine getirmediğinin dosya kapsamına göre tartışmasız bulunduğu gerçeği dikkate alındığında adı geçen şirkette 17/11/2011 tarihinden 08/02/2013 tarihli genel kurul toplantısına kadar davalı ...' un yönetim kurulu başkanı, ...' ün Yönetim Kurulu Başkan vekili, ...' ün Yönetim Kurulu üyesi oldukları; 08/02/2013 Tarihli Genel Kurul toplantısından sonra davalı ...'ün Yönetim Kurulu Başkanı, ... ...'ın Yönetim Kurulu Başkan vekili, ...' ün ve ...'nin Yönetim Kurulu üyesi oldukları, ...'ün Yönetim Kurulu üyesi olduğu, adı geçen davalıların kanundan doğan yükümlülükleri yerine getirmedikleri sonuç olarak davalıların meydana gelen zarardan sorumlu oldukları kanaatine varılmıştır.Nihayet BAM kararında adı geçen ceza dosyası celbedildikten sonra incelenmiş, bu dosyanın bekletici mesele yapılıp yapılmayacağı hususu dahi mahkememizce ayrıca hukuken değerlendirilmiştir.Öncelikle belirtmek gerekir ki 6100 sayılı HMK m.165 hükmü uyarınca bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya bağlı ise ancak mahkemece o davanın sonuçlanması kanun hükmü gereği bekletici sorun yapılabilecektir. Anlaşıldığı üzere bir davanın bekletici sorun olup olmaması somut olay adaleti ve davanın ispat durumu dikkate alınarak öncelikle takdir olunmalıdır. Aksi halde yargılamanın gereksiz yere uzaması ve davacının hak arama hürriyetinin yasal dayanaktan yoksun şekilde kısıtlanması ihtimali söz konusu olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açık zorunluluk olmadıkça bekletici sorun ile ilgili dar çerçevede yorum yapmaktadır. Aslında mahkemenin bu uygulaması Fransız hukukundaki "Davanın yargıcı savunmanın da yargıcıdır" ilkesinin bir yansımasıdır. Bu ilke uyarınca mahkeme, kendi görev alanına girmeyen konuya ilişkin dahi yargılama yapar. Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin uygulamalarına göre "bir bekletici sorun iddiası karşısında kalan hakimin, görevi dışındaki bu iddianın mutlaka görevli mahkemede çözülmesini beklemek yükümlülüğü yoktur. Kendisi de birçok durumlarda ileri sürülen hususu karara bağlayabilir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Türk hukuk sistemine göre, hukuk mahkemelerinin ceza mahkemelerinin kararlarına tabi olmadığını, bu nedenle ceza davasının sonucunu beklemek için yargılamayı uzun bir süre ertelemek durumunda bulunmadığını açıklamaktadır. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Mustafa TÜRKOĞLU/Türkiye B no. 58922/00, 08/08/2006) O halde taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dikkate alındığında, davalıların tazminat ile sorumlu tutulmalarının nedeni davalıların sıfatlarına rağmen davalıların sermaye koyma borçlarını yerine getirmemiş olmaları ve bu arada yine davalı yöneticilerin kanundan doğan yükümlülükleri olan sermaye koyma taahhütlerini yerine getirilip getirilmediği hususunu takip etmemeleri, bu noktadaki kanuni sorumluluklarını icra etmemeleri ve buna rağmen dava dışı şirket ile davacı arasında yapılan sözleşmeler çerçevesinde satış yapılarak paraların tahsil edilmesi gerekçesine dayanmaktadır.Bu durumda davalılara atfedilen eylem ile ilgili Bakırköy 7.Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/139E.sayılı dava dosyasında, davalılar hakkında mahkumiyet veya unsur yokluğundan veya delil yetersizliğinden beraat kararı verilmesinin mahkememizce verilebilecek hükmü etkileyebilecek herhangi bir hukuki yönü bulunmamaktadır.Nitekim Yargıtay 11. HD'nin 2015/15570E. 2017/3356K.sayılı kararında " hukuksal tavsif yetkisinin sınırlarında kaldığından davalı şirket yetkilileri hakkında haksız rekabet fiilleri nedeni ile ceza davası sonucunun beklenmesine gerek olmadığı" gerekçesi dikkate alındığında somut olay yönünden mahkememizce yapılan hukuki nitelendirme ve açıklama karşısında da, davalılara atfedilen ve sorumluluklarını doğurucu eylem nedeniyle adı geçen ceza davasının sonucu beklenmesi gerekmemektedir. Öte yandan Bakırköy CBS'nin 2016/16357Sr.sayılı 2016/7295E. İddianamesine istinaden açılan ve halen Bakırköy 7.Ağır Ceza Mahkemesinde derdest bulunan 2016/139E.sayılı dosyasına istinaden görülen davada davalılara isnat edilen suç "Tacir veya Şirket Yöneticileri ile Kooperatif Yöneticilerinin Dolandırıcılığı"dır. Oysaki mahkememizde görülmekte olan davada davalıların isnat olunan suçtan ve eylemden mahkum olup olmamaları, 6102 sayılı TTK'dan kaynaklanan tazminat yükümlülüklerini ortadan kaldırıcı nitelikte değildir. Kaldı ki bu noktada yorum yaparken adı geçen ağır ceza mahkemesindeki dava dosyasında halihazırda 263 adet müşteki bulunduğu, aradan geçen uzun süreye rağmen halihazırda beyan alınma süreçlerinin bile tam ve eksiksiz bir şekilde tamamlanamadığı, dava dosyasının kesin olmamakla birlikte zamanaşımına uğrama ihtimalinin mevcut olduğu dahi dikkate alındığında konuyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulaması ve "somut olay adaleti" çerçevesinde yorum yapılması usule uygun olacaktır.Nihayet aynı davalılara, aynı vakıaya, aynı taleplere dayalı olarak açılan dava ile ilgili İstanbul BAM 12 HD 2018/2287E. 2021/203K.sayılı kararında, adı geçen Bakırköy 7.Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/139E.sayılı ceza dosyasının beklenmesi gerekip gerekmediği noktasında herhangi "iade nedeni" yapmaksızın verilen ilk derece mahkemesi kararı HMK m.353 (1) b-2 gereği kaldırdıktan sonra davanın esası yeniden hüküm fıkrası oluşturulmuştur.Tüm bu gerekçeler dikkate alındığında ve yine mahkememizce yapılan değerlendirmede adı geçen ağır ceza mahkemesi dosyasının bekletici mesele yapılmasını gerektiren hukuki ve fiili bir hal bulunmadığı gibi bilakis ağır ceza dosyasının usulen beklenmemesi gerektiği takdir edilmiş, bu konuya ilişkin usuli sorun yargılama sırasında halledilerek, dava dosyasında hüküm oluşturulması takdir edilmiştir. Böylelikle Mahkememizce yargılamanın gereksiz yere uzaması dahi engellenmiştir.Mahkememizce verilen 06/04/2017 tarihli karar BAM tarafından yapılan incelemede kaldırılmıştır. Kaldırılan ilk karar ile ilgili açıklandığı üzere sadece davacı ile davalılar ... ve ...'ın istinaf talepleri bulunmaktadır. Bir başka deyişle diğer davalıların istinaf talepleri söz konusu değildir. Bununla birlikte mahkememizce daha önce istinaf kanun yoluna gitmeyen davalılar yönünden hüküm aynen ve yeniden oluşturulmuş, bu noktada istinaf kanun yoluna gitmeyen davalılar aleyhine ve davacılar lehine kazanılmış hak dikkate alınmış, bu nedenle yeniden hüküm fıkrası oluşturulmuştur.Belirtmek gerekir ki ilk derece mahkeme kararı hukuken ortadan kalkmıştır. Bu nedenle mahkememizce istinaf kanun yoluna gitmeyenler ile ilgili yeniden hüküm fıkrası oluşturulmuştur.Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2015/19-3449E. 2016/132K.sayılı ilamı ve nitekim benzer kararlarında da belirtildiği üzere "Yargıtay kararında belirtilen bozma kararının taraflar lehine usuli kazanılmış hak oluşturması ile maddi anlamda kesin hüküm oluşturması farklıdır. Bu çerçevede ilamda belirtildiği üzere "hükmün bir kısmının Yargıtayın bozma kararının kapsamı dışında kalması ile kesinleşmesi nedeniyle doğan usuli kazanılmış hakkı, maddi anlamda kesin hüküm ile karıştırmamak gerekir. Maddi anlamda kesin hükümde, mahkeme(ve Yargıtay) davadan elini tamamen çekmiş (dava bitmiş, kesin biçimde sonuçlanmış) durumdadır. Oysa, davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kararının kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmesi halinde, mahkeme davadan elini henüz çekmiş durumda değildir. Çünkü, mahkeme,bozma konusu olan taleple ilgili olarak davaya devam etmektedir. Bu davada taleple ilgili olarak (maddi anlamda kesin hüküm nedeniyle değil) usuli kazanılmış hak nedeniyle inceleme yapılamamaktadır." Bu itibarla yukarıda atıf yapılan doktrin görüşü de dikkate alındığında bu kuralın istinaf ve temyiz yoluna başvurmamış olan ihtiyari dava arkadaşları hakkında da uygulanması gerekmektedir. Zaten bu nedenlerle istinaf kanun yoluna başvurmayan ihtiyari dava arkadaşları aleyhine, buna mukabil istinaf kanun yoluna başvuran davacı lehine usuli kazanılmış hak ve davacı aleyhine hüküm verme yasağı söz konusu bulunduğundan, istinaf kanun yoluna gitmeyen ihtiyari dava arkadaşları açısından 44.162,53 TL aşkın zarar ile ilgili davacı aleyhine olabilecek şekilde herhangi bir indirim yapılmamıştır. Elbette zarar miktarıyla ilgili istinaf kanun yoluna giden ... ve ... yönünden ise mahkememizce açıklanan hesap yöntemine göre bulunan 32.149,22 TL ile sınırlı olmak üzere maddi tazminata hükmedilmiştir. Adı geçen davalılar, oluşan zarar miktarından belirtilen sınırlar çerçevesinde ve tahsilde tekerrür olmamak üzere sorumlu olacaktır. Davacının diğer talebi ise manevi tazminat talebine ilişkindir.Mahkememizin 06/04/2017 tarihli gerekçeli kararında davacının manevi tazminat talebi yönünden yapılan değerlendirmede "davalıların davacıyı zarara uğrattıkları sabit ise de gerçekleşen eylem ile davacının kişilik haklarının zarar gördüğü kabul edilemeyeceğinden manevi tazminat talebinin reddolunması gerektiği" gerekçe olarak açıklanmıştır.BAM tarafından oluşturulan karar uyarınca mahkememizce yeniden yapılan yargılamada tahkikat işlemleri icra edilmiştir. Mahkememizce icra edilen yargılama sonucunda da davalıların, davacıyı maddi anlamda zarara uğrattıkları tam olarak yeniden tespit edilmiştir. Bu noktada davacının manevi tazminat talebinin kabulünün gerekip gerekmediği noktasında genel açıklamalar yapılması gerekmiştir.Manevi zarar, bir kişinin değerlerinde, isteği dışında meydana gelen eksilmedir. Manevi tazminat, zarar görenin kişilik değerlerinde iradesi dışında meydana gelen eksilmenin giderilmesidir. (Fikret Eren-6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Hazırlanmış Borçlar Hukuku Genel Hükümler Ankara 2012-s. 780 vd) 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun (Mülga 818 sayılı BK m. 49) 58. maddesine göre;"Kişilik haklarının zedelenmesinde zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini işleyebilir.
Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir, özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir". Bu durumda davalıların haksız eylemleri ile davacının maddi zarara uğramasına yol açtığı açık olup davacı ise 26 yıllık yargıç olması sebebiyle dolandırılmış olmaktan dolayı son derece üzüntü duyduğunu, bu nedenle manevi tazminat talep ettiğini açıklamıştır. Ne var ki bu durum münhasıran davacının kişilik haklarının zedelendiği noktasında gerekli yasal şartların oluştuğunu kabule elverişli değildir.Zira kişilerin haksız eylem sonucunda mal varlığının zarar görmesi ve özellikle bunun isnat olunan bir suç sonucunda gerçekleştiğinin belirtilmiş olması münhasıran ve tek başına kişilik haklarının ihlali anlamına gelemeyecektir. Öte yandan davanın açıldığı tarih itibariyle, açılan ceza davasının beklenmesini dahi talep etmeyen davacıya yönelik bir suç işlendiği noktasında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü olmadığı gibi mevcut olsa dahi yukarıda açıklanan sonuç karşısında davacının manevi tazminat talep etme koşullarının dayanılan vakıaya göre gerçekleşmediği anlaşılmaktadır.Nihayet aynı davalılara, aynı vakıalara, aynı kanun hükmüne dayalı başka bir davacının açmış olduğu yönetici sorumluluk davasından doğan maddi zarar kabul olunduğu halde davacının manevi tazminat talebinin reddine dair ilk derece mahkemesi kararı ile ilgili istinaf yoluna başvurulmuştur. Konuyla ilgili yapılan istinaf incelemesi sonucunda İstanbul BAM 12. HD 2018/2227E. 2021/203K.sayılı kararında "Öte yandan davalıların eylemlerinin davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşımaması nedeniyle, ilk derece mahkemesince manevi tazminat isteminin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik yoktur" gerekçesiyle benzer olayda manevi tazminatın reddolunması gerektiği yönünde karar oluşturulmuştur. Bu kararlar dahi mahkememizin kararıyla uyumludur. Yapılan açıklamalar karşısında maddi tazminat talebinin yönünden davanın kısmen kabulüyle; talebin 91.001,47.-TL'lik kısmı konusuz kaldığından bu kısım bakımından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına ancak 91.001,47.-TL'nin yargılama aşamasında ödendiği dikkate alınarak bu tutarın dava tarihi olan 21/04/2014 tarihinden ödeme tarihi olan 09/07/2014 tarihine geçen süre için işleyen avans faizinin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine; davacının talebine konu 44.162,53.-TL aşkın zararın dava tarihinden itibaren- 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna gitmeyen, bu suretle aleyhlerine kazanılmış hak oluşan- davalılar ..., ..., ..., ... ve ...'den; davacının talebine konu olan 44.162,53-TL aşkın zararın tahsiline dair- mahkememizin 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna giden davalılar ... ve ...' ın ise sadece talebe konu olan miktarın 32.149,22-TL kısmından sorumlu olmak üzere- ve sonuç olarak 32.149,22-TL aşkın zararın yine dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılar ... ve ...'dan- sorumlulukları 32.149,22-TL ile sınırlı olmak üzere- ve tek olarak -tahsilde tekerrür olmamak üzere- davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, bu suretle davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine, manevi tazminat talebinin reddine dair karar vermek gerekmiştir. . ..."gerekçesi ile, ''1-Maddi tazminat talebinin yönünden davanın kısmen kabulüyle, a)Talebin 91.001,47.-TL'lik kısmı konusuz kaldığından bu kısım bakımından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına; ancak 91.001,47.-TL'nin yargılama aşamasında ödendiği dikkate alınarak bu tutarın dava tarihi olan 21/04/2014 tarihinden ödeme tarihi olan 09/07/2014 tarihine geçen süre için işleyen avans faizinin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, b)Davacının talebine konu 44.162,53.-TL aşkın zararın dava tarihinden itibaren- 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna gitmeyen, bu suretle aleyhlerine kazanılmış hak oluşan- davalılar ..., ..., ..., ... ve ...'den,Davacının talebine konu olan 44.162,53-TL aşkın zararın tahsiline dair- mahkememizin 06/04/2017 tarihli ve 2014/1601 E.-2017/394 K.sayılı ilk karar ile ilgili istinaf yoluna giden davalılar ... ve ...' ın ise sadece talebe konu olan miktarın 32.149,22-TL kısmından sorumlu olmak üzere- ve sonuç olarak 32.149,22-TL aşkın zararın, yine dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılar ... ve ...'dan sorumlulukları 32.149,22-TL ile sınırlı olmak üzere- tek olarak -tahsilde tekerrür olmamak üzere- davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine, Bu suretle davacının fazlaya ilişkin taleplerinin reddine,2-Manevi tazminat talebinin reddine,3-a)Maddi tazminat yönünden davacı vekille temsil edildiğinden, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince duruşmalı ön inceleme öncesi 91.001,47 TL kısım konusuz kalmış olmakla hesaplanan nisbi vekalet ücretinin 1/2'sine isabet eden 6.297,57 TL vekalet ücreti ile 44.162,53 TL üzerinden AAÜT gereği hesaplanan 6.541,13TL vekalet ücreti olmak üzere toplam 12.838,7TL vekalet ücretinin davalılar ..., ..., ..., ... VE ...'den -davalı ... ve Davalı ... sadece 91.001,47 TL nedeniyle 1/2 isabet eden 6.297,57 TL vekalet ücreti ile 32.149,22 TL'ye isabet eden 5.100,00 TL vekalet ücreti toplamından oluşan toplam 11.397,57 TL ile sınırlı sorumludurlar- davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsil olunarak davacıya verilmesine,... ve ... yönünden aynı nedenle reddolunan 12.013,30 TL maddi tazminat nedeniyle ise ilk karar aleyhlerine kesinleşmeyen davalılar ... ve ... lehine takdir edilen 5.100,00 TL vekalet ücretinin davacıdan tek olarak tahsili ile davalılar ... ve ...'a verilmesine,Diğer davalılar yönünden ilk kararda vekalet ücreti diğer davalılar lehine hükmedilmediğinden ve davacı yönünden kazanılmış hak olmakla vekili olan diğer davalılar lehine başkaca vekalet ücreti takdirine yer olmadığına, b)Reddedilen manevi tazminat talebi yönünden; vekille temsil edilen ..., ..., ..., ..., ..., ... lehine Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince takdir olunan 5.100,00 -TL vekalet ücretinin tek olarak davacıdan alınarak davalılar ..., ..., ..., ..., ..., ...'ye tek olarak verilmesine, 4-Bu dava sebebiyle alınması gereken 3.016,70-TL harçtan peşin alınan 2.649,86.-TL’nin mahsubu ile kalan 366,88.-TL’nin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak -davalılar ... ve ...'ın aleyhine verilen miktar düşük olmakla ve sorumluluklarına esas miktar harç 2.196,10 TL olmakla bu davalıların bakiye harçtan sorumluluğu yoktur- ve Mahkememizin 2014/1061E. 2017/394K.sayılı ilamında daha önce hükmedilen kısım nedeniyle tahsilde tekerrür olmamak üzere tahsili ile hazineye irat kaydına,
5-Davacı tarafından harcanan 2.649,86 TL harcın tüm davalılardan müştereken ve müteselsilen -davalı ... ve ...'ın harçtan sorumlulukları sadece 2.196,10 TL ile sınırlıdır- tahsili ile davacıya verilmesine,6-Davacı tarafından yapılan 25,20 TL başvuru harcı, 3,80 TL vekalet harcı, 2.700,00.-TL bilirkişi ücreti, 894,00.-TL tebligat-posta gideri ve Mahkememizce verilen ilk karar sonrası davacı tarafından harcanan 514,00 TL posta, tebligat ve istinaf giderleri toplamı olan 4.137,00 TL'nin talep edilen miktar dikkate alınarak, toplam miktarın %87 kabul oranına isabet eden 3.599,19 TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen - davalı ... ve ... yönünden %79 kabul oranına isabet eden 3.268,23 TL ile adı geçenlerin sorumlu olmaları kaydıyla- davacıya verilmesine, ' karar verilmiş ve karara karşı davacı vekili ve davalılardan ..., ... vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davanın 21/04/2014 tarihli dilekçe ile maddi zarar tutarı olan 91.000,00 TL'nin davalılardan müştereken tahsili istemli olarak açıldığını, dava dilekçesi ile birlikte ihtiyati haciz talep edildiğini, mahkemenin 22/04/2014 tarihli ara kararı ile taleplerinin kabul edildiğini, mahkemenin bu kararının icraya konu edildiğini ve ... sayılı dosyası ile ihtiyati haciz işlemlerine başlandığını, bir kısım davalıların nakit parası ile taşınır ve çok sayıda taşınmaz mallarının haczini müteakip, borçluların bu malvarlığı üzerindeki ihtiyati haciz şerhlerini kaldırmak amacıyla ihtiyati haciz tutarı olan 91.000,00 TL'yi icra müdürlüğü hesabına yatırdıklarını, icra dosyası ihtiyati haciz aşamasında olmasına rağmen ve dava henüz kabul ile sonuçlanıp ihtiyati haciz kesin hacze dönüşmemiş olmasına rağmen borçluların bu meblağına alcaklı tarafa ödenmesine muvafakat ettiklerini, bu muvafakate istinaden icra müdürlüğünün ödeme yaptığını ve taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki tüm ihtiyati hacizleri kaldırdığını, ancak bu sürecin dosyadaki paraların ihtiyaten hacizli olduğu ve kesin hacizli olmadığı gerçeğini değiştirmediğini, dava kabul ile sonuçlanırsa ihtiyati haczin kesin hacze dönüşeceğini, dava ret ile sonuçlanırsa da ihtiyati haczin kalkacağını ve alacaklıya ödenmiş paraların borçlulara iade edileceğini, mahkemenin davacı alacaklıya borçlunun muvafakati ile ödenmiş olan ve halen de ihtiyati haciz aşamasında olan 91.001,47 TL için "dava devam ederken ödeme olmuştur, demek ki dava konusuz kalmıştır" şeklindeki vahim hatanın kabulünün hukuka aykırı olduğunu, davanın konusuz kalmadığını, konusuz kaldığı düşünülen kısmın ihtiyati haciz kararına istinaden 'geçici olarak' tahsil edildiğini,Davanın konusuz kaldığının bir yanılgı olduğunu, eğer bir alacak davası devam ederken davalı dava konusu meblağı davacıya öderse davanın konusuz kalacağını, söz konusu olayda davalıların davacıya yaptığı rızai bir ödemenin söz konusu olmadığını, dosyaya giren paranın kesin haciz üzerine yapılmış bir tahsilat olmadığını, ihtiyati haciz aşamasında dosyaya yatırılmış bir para olduğunu, borçlunun bu paranın alacaklıya ödenmesine muvafakat etmesinin bu gerçeği değiştirmeyeceğini, ihtiyati haczi kesin hacze dönüştürmeyeceğini, Davalıların yargılamanın tüm aşamalarında ihtilafı sürdürdüğünü, davanın reddini talep ettiklerini, hiçbir davalının davanın konusuz kaldığı yönünde iddialarının bulunmadığını, davanın konusuz kalmadığını, tam kabulünün gerektiğini, ihtiyati haciz aşamasında borçluların dosyaya yatırmış olduğu meblağın ilamlı icranın dosya hesabbı esnasında dosya borcundan düşüleceğini, Dosyada mevcut bilirkişi raporu, diğer deliller, gerekçeli karar ve dava konusu sözleşme hukuka uygun şekilde ifa edilseydi dava konusu taşınmazın değerinin (dava tarihi itibariyle) 169.164,00 TL olduğunu kabul ettiklerini, ancak mahkemenin sözleşme bedeli olan 125.000,00 TL ile 169.164,00 TL'yi oranladığını, bu oranın 1,35 olduğunu hesapladığını, sonrasında ise davacının dava dışı şirkete 91.000,00 TL ödediğinden bahisle bu rakamı 1,35 ile çarpıp 123.151,40 TL miktara ulaştığını, bu rakamdan ödenen 91.001,47 TL'yi düşerek 32.149,22 TL munzam zarara ulaştığını, davacının dışı şirket ile bir sözleşme yaptığını, edimini kısmen yerine getirdiğini, davalıların yetkilisi olduğu dava dışı şirketin ise karşı edimi için bir adım bile atmadığını, dava dışı şirket karşı edimini yerine getirseydi ödemesi gereken toplam meblağ olan 125.000,00 TL'nin üzerine değeri 169.164,00 TL olan bir mal sahibi olacağını ve 169.164,00 TL - 125.000,00 TL = 44.164,00 TL kar elde edeceğini, davacının bu kardan yoksun kaldığını, davacı hiç ödeme yapmamış olsa dahi bu sözleşmenin bu şekilde ihlali ve feshi sonucunda 44.164,00 TL kardan yoksun kalacağının kabul edilmesi gerektiğini, davacının yoksun kaldığı kar hesaplanırken ödediği tutarın değil sözleştiği miktar olan 125.000,00 TL'nin esas alınması gerektiğini, davacının ödeme yapmamış olmasının, yapmışsa da ödediği miktarın yoksun kaldığı kar tutarını değiştirmeyeceğini, mahkemenin hesapladığı aşkın zararın hatalı olduğunu, olması gereken doğru hesaplamanın ilk kararda olduğu gibi ve diğer davalılarla aynı miktarda zarardan sorumlu tutulması olduğunu, Mahkemenin bu hesaplama yöntemini davacısı hariç tüm iddia ve olayları aynı olan bir başka davanın istinaf incelemesini yapmış olan İstanbul BAM 12. Hukuk Dairesinin 2018/2227 - 203 s. 16/02/2021 tarihli kararını ve bu kararda yer alan hesaplama yöntemini esas aldığını belirterek kabul ettiğini, zararın varlığını ve miktarını hesaplamanın davayı gören mahkemenin görevi olduğunu, bu görevin bir başka mahkemeye havale edilemeyeceğini, söz konusu kararın ancak o davanın tarafları için sonuç doğurabileceğini,BAM kararından önce alınan bilirkişi raporlarının zararın varlığı ve miktarı yönünden mahkemeyi aydınlatmaya yeterli olduğunu, işbu bilirkişi raporunu hükme esas almamak için makul ve hukuki hiçbir sebebin mevcut olmadığını,Dava konusu olay ve alacağın sıradan ve rutin bir alacak olmadığını, suç kökenli ve dolandırma amaçlı olduğunu, davalıların kurucusu ya da yöneticisi oldukları bu şirketin mevcut sermaye ile taahhüt ettikleri projeyi hayata geçirmesinin mümkün olmadığını, inşaatın temelini dahi atmadan ortadan kaybolduklarının tespiti ile davalıların mağdurları dolandırma amaçlarının da açıkça ortaya koyulduğunu, ortada hiçbir proje, hatta temel kazma işlemi bile olmadığı gören davacının, tüketici mahkemesinden tedbir kararı alıncaya kadar 3. kişilere şeklen ciro edilmiş olan senetleri ödemek zorunda kaldığını,Davacının anayasal barınma hakkını kullanabilmek amacı ile bu işe giriştiğini, davalılar ve temsil ettikleri tüzel kişi tarafından dolandırılma sonucunda sadece ödediği ana parayı geri alabildiğini, asıl umudu ve hayali olan bir ev sahibi olma düşüncesinin davalıların kötü niyetli girişimleri sonucu hayata geçiremediğini,Mahkemece faiz tarihinin yanlış hesaplandığını, bu hatalı muhakeme üzerine inşa edilen gerekçeli kararın faiz başlangıç tarihinin de yanlış hükme bağlandığını, maddi ve manevi tazminata yönelik faizin bir kısıtlama olmaksızın son ödemenin yapılıdğı tarih olan 14/11/2023 tarihinden itibaren, yoksun kalınan kar tutarının ise dava tarihinden itibaren işletilmesi gerektiğini,Mahkemece davacı lehine konusuz kalma gerekçe gösterilerek vekalet ücreti hesaplandığını, bir kısım davalılar lehine ise haksız şekilde vekalet ücreti takdir edildiğini belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
DAVALI ... VEKİLİ İSTİNAF DİLEKÇESİNDE ÖZETLE;manevi tazminat davasının reddi açısından verilen karşı vekalet ücretinin tek olmasının hukuka aykırı olduğunu, yerel mahkemenin manevi tazminatın reddi ve sonrasında davacı aleyhine vekalet ücretine hükmettiğini, bütün davalılar için tek bir vekalet ücretine hükmedilmesinin hatalı her davalı vekilinin ayrı ayrı dosya noktasında duruşmalara katıldığını, savunmalar gerçekleştirdiğini, bu bağlamda hükmedilen vekalet ücretinin ayrı ayrı olması gerektiğini,Ağır Ceza Mahkemesi kararınnı mevcut dosya açısından beklenilmesi gerektiğini, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinin Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesinin bekletici mesele yapılıp yapılmaması noktasındaki incelemeyi gerekçe göstererek bozma kararı verdiğini, ilk derece mahkemesinin konu ile alakalı beklenilmemesi gerektiği yönünde karar verdiğini, müvekkilin şirket oluşumu açısından sorumluluğunun ve eğer bir usulsüzlük varsa payı olup omadığının belli olacağı ağır ceza dosyasının işbu dosya açısından belirleyici durumda olduğunu, şirketin sorumluluklarını neden yerine getirmediğinin de ağır ceza dosyası ile belirleneceğini, bu bağlamda bekletici mesele yapılmamasının hukuka aykırı olduğunu, Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi dosyası içeriği ve Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi 2017/336 Esas sayılı dosyası içeriğinin dikkate alınmadığını, bahse konu dosyaların içeriğinin incelenmesinin 03/02/2022 tarihli duruşmada talep edildiğini, konu ile alakalı herhangi bir ara karar dahi oluşturulmadığını, dosya kapsamında Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi dosya içeriği ele alınmış olsa da içerik noktasında eksik inceleme yapıldığını, dosyalar kapsamında müvekkilin neden mahkum edilemeyeceği belli olmakla beraber, yerel mahkemenin eksik inceleme ile aleyhe hüküm kurduğunu,Sorumluluğun yerine getirilmemesinin sebebinin ... Gıda İnşaat yetkilileri olduğunu, ... Mah. 499 ada 2-3 parselde kayıtlı ...Gıda'ya ait arsa üzerinden ... A.Ş ile ... Gıda arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile ortaya çıktığını, ... Gıda'dan ... ve ...'ın, müşterilerden topladıkları paralar ile 14 dönümlük 2 parsel arsayı satın alıp, ilgili arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesini imzaladıklarını, ilerleyen süreçte ... A.Ş'nin 2 adet parselde yapacağı inşaat ile alakalı hafriyat çalışması yaptığını, ofis kurduğunu, 127 adet dairenin satışını gerçekleştirdiğini, dolayısı ile fiili olarak yapılması gereken inşaat çalışmasının yanı sıra satışları da gerçekleştirmeye başladığını, hal böyle iken... Gıda yetkililerinin 3 numaralı parseli ... ve ...'nın sahibi olan ... Yapı firmasına sattığını, bunun üzerine ... A.Ş tarafından ... Gıda'ya sözleşmeden cayma ihtarı gönderildiğini, sözleşmeden haklı olarak caymanın 2 milyon USD cezai şartı talep etme yetkisi olmasına rağmen ... A.Ş alıcıların mağdur olacağı gerçeğini göz önüne alıp, bu talepte dahi bulunmadığını, ilerleyen süreçte arsa payı karşılığı sözleşmeye istinaden ... A.Ş üzerine herhangi bir tapu almadığını, arsa sahibi ... Ltd Şti yetkilisi ...'ın sözleşme ile ... A.Ş 'nin %30 ortağı ve çift imzayla temsil yetkisi olan müdürü olduğunu, toplam 18.000000 TL'lik satış yapıldığını, satışın %15'inin peşin, geri kalanının 5 yıllık senetlerle gerçekleştiğini, bu sırada 3 numaralı parsel sözleşmeye aykırı şekilde ... Yapı'ya satılınca projenin yürütülemeyeceğinin anlaşıldığını, 10.000.000 TL'lik müşteri senetlerinin sahiplerine iade edildiğini, bu inşaat projesine ... A.Ş'nin harcadığı toplam tutarın 9.750.000 TL olduğunu, ... yapı yetkilileri ... Ve ...'in projeyi tamamlayacaklarını, satış yapılan yerleri teslim edeceklerini alıcılarla toplantılar yaparak beyan ve taahhüt ettiklerini, ... ve ...'in tanıklıklarının bu hususta belirleyici olduğunu, sonraki süreçte arsa sahiplerini temsilen ... Gıda yetkilisi ...'un, yeni bir ortak bulduklarını, projenin bitirileceğini, satılan konutları sahiplerine teslim için taahhüt vereceklerini bildirdiğini, ... A.Ş ile sözleşme imzaladığını, hak sahiplerinin yerlerinin tesliminin 9.750.000 TL'lik ... A.Ş harcamasının 8.000.000 TL'sini üstlenip, 1.750.000 TL'sinin de ... A.Ş'ye iadesini taahhüt ettiğini, dolayısı ile bu projedeki hak sahiplerine karşı sorumluluğun ... Gıda A.Ş tarafından üstlenildiğini, diğer yandan bahse konu mağduriyetlerin oluşmasında da ... Gıda ve ... Yapı'nın verdiği taahhütleri yerine getirmemesinin etkili olduğunu, yerel mahkemenin 6 ve 7. Ağır Ceza Mahkemeleri içeriğinde mevcut olan bu beyan ve eklerin hiçbirini incelemediğini ve eksik inceleme ile hüküm tesis edildiğini,Müvekkilin şirketteki hissesinin %1 ile sınırlı olduğunu, herhangi bir temsil ya da tasarrufin söz konusu olmadığını, dolayısıyla fiilen bahse konu mağduriyetlerden hiçbirine sebebiyet vermediğini, bilakis mağdurların mağduriyetlerini önlemek üzere çalışmalar gerçekleştirmeye çalıştığını, yerel mahkemenin hissesi sembolik bir düzeyde olan, temsil yetkisi olmayan, buna rağmen mağduriyetleri önlemeye çalışan müvekkili mahkum ettiğini, projenin gerçekleşmemesinde ... Gıda ve ... Yapı'nın projenin gerçekleşmemesindeki payını araştırmadığını, buna dair bilgilerin yer aldığı Bakırköy 6 Ağır Ceza ve Bakırköy 7 Ağır Ceza dosyalarının içeriğini incelemediğini ve bu dosyaları bekletici mesele yapmadığını belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
DAVALI ... VEKİLİ İSTİNAF DİLEKÇESİNDE ÖZETLE; yerel mahkemece Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı beklenilmeksizin karar verilmesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, dava kapsamında Bakırköy 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/139 E. sayılı dosyasının bekletici mesele yapılmasının zaruri olduğunu, müvekkilin dava kapsamındaki sorumluluğunun ve iddia olunan usulsüzlüklere yönelik herhangi bir dahlinin olup olmadığının tespiti açısından mezkur ceza dosyasının beklenmesi gerektiğini,Huzurdaki davanın eksik inceleme ile tesis edilmiş olduğunu, müvekkilin sorumluluğunun bulunmadığını, ilgili ticaret sicili kayıt ve evrakları incelenmeksizin karar tesis edildiğini, mahkemece davalıların sorumluluğuna gidilip gidilmemesi hususunda yapılması gerekenin, ilgili ticari şirketlerin ticari sicil kayıtlarını ve ticaret sicil gazetesi nüshalarını bilirkişi marifetiyle incelemek ve sonrasında somut olgular muvacehesinde müvekkilin dava konusu işlem sebebiyle sorumlu olup olmadığını irdelemek olduğunu, yerel mahkemenin bu hususları göz ardı ederek karar tesis etmesinin açıkça hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, Davacının reddolunan manevi tazminat talebine yönelik olarak karşı vekaletin tek belirlenmesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, huzurdaki dava kapsamında taraf vekillerinin bizzat duruşmalara katıldığını, yazılı ve sözlü beyanlarda bulunduğunu, bu kapsamda emek sarf etmiş iken yerel mahkemenin tek bir vekalet ücretine hükmetmesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:HMK'nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde ise resen gözetilmek suretiyle yapılmıştır.Dairemizin 18/02/2021 Tarih ve 2020/1549 Esas - 2021/222 Karar sayılı kaldırma kararımız doğrultusunda mahkemece yapılan yargılama sonucunda istinafa konu karar verilmiştir.Dava, anonim şirket yöneticilerinin sorumluluğu kapsamında oluşan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.Mahkemece, 1-Maddi tazminat talebinin yönünden davanın kısmen kabulüne,2-Manevi tazminat talebinin reddine, karar verilmiş ve karara karşı davacı vekili ve davalılardan ..., ... vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.TTK'nın 553(1). maddesi uyarınca, şirket yöneticileri yasadan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, bu yüzden oluşan zararlar nedeniyle ortaklığa, ortaklara ve ortaklık alacaklılarına karşı sorumludur. TTK'nın 553-555 maddeleri gereğince, şirket alacaklıları ve pay sahiplerinin şirket yöneticileri hakkında sorumluluk davası açmaları imkanı mevcuttur. Yöneticinin, ortaklığın mal varlığını azaltan veya kötüleştiren yasa ve ana sözleşme hükümlerine aykırı davranışları, ortaklar ve alacaklıların da dolaylı zarar görmesine yol açar. Başka bir anlatımla, ortaklığın doğrudan doğruya zarar görmesi, ortakların ve alacaklıların dolaylı zararı olarak sonuç doğurur.TTK'nın 369. maddesine göre ise; yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar.TTK'nın 553. maddesi uyarınca şirket alacaklıları şirket yöneticileri hakkında sorumluluk davası açabilir. Söz konusu davanın açılıp görülebilmesi için oluştuğu iddia olunan zararın doğrudan ya da dolaylı zarar niteliğinde olup olmadığının tespiti gerekmektedir. Şirket alacaklısı konumunda olan üçüncü şahısların sorumluluk davası yolu ile kendileri adına istemde bulunabilmelerinin koşulu, oluştuğu ileri sürülen zararın, doğrudan zarar niteliğinde olmasıdır. Şirket yöneticilerinin, şirketin almış olduğu borcu ya da başkaca edim yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla şirketi atıl kılarak acz içine düşürmeleri hali, üçüncü kişiler yönünden doğrudan zarar niteliğinde olup, bunun dışında kalan ve dolaylı zarar olarak nitelendirilebilecek hususlarda alacaklıların, ancak yöneticilerin ödeyeceği tazminatın şirkete verilmesi yönünde istemde bulunmaları mümkündür. TBK'nın 122. maddesinde düzenlenen munzam (aşkın) zarar sorumluluğu da kusur sorumluluğuna dayanır. Sorumluluk için borçlunun temerrüde düşmekteki kusurunun varlığı asıldır. Kural olarak munzam zarar alacaklısı,öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temerrüt faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun illiyet bağını ispat etmekle yükümlüdür. Alacaklı borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu ispatla yükümlü değildir. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir. Alacaklının, dava ettiği asıl alacağın temerrüt tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faiz miktarını aşan zararını talep etmesi halinde, talep tarihi itibariyle oluşan munzam zararın bulunup bulunmadığının incelenmesi gerekmektedir.Somut olayda; dava dışı ... şirketinin 17.11.2011 tarihinde davalılar ..., ..., ..., ...ve ... tarafından kuruluşunun gerçekleştirildiği, şirketin kuruluşundan 08/02/2013 tarihli genel kurul toplantısına kadar davalılar ..., ... ve ...nin yönetim kurulunda görev aldıkları, 08.02.2013 tarihinden itibaren ise yönetim kurulunun davalılar ..., ... ve ...'dan oluştuğu, davalılar ... ve ... kurucu ortaklar arasında yer almakla birlikte yönetimde hiç görev almadıkları, ancak davalı ...'nin 08.02.2013 tarihinden itibaren denetçi olarak seçildiği, yönetim kurulunun görev süresi bir yıl olmasına rağmen yeni yönetim seçilmediği, bu suretle şirketin organsız kalmış olduğu, davalı ortakların sermaye koyma borçlarını yerine getirmemiş oldukları, ancak davalı yöneticilerin kanundan doğan yükümlülükleri olan sermaye koyma taahhütlerinin yerine getirilip getirilmediği hususununun takibini yapmadıkları, buna ilişkin olarak görev ve sorumluluklarını yerine getirmedikleri, dava dışı ... A.Ş.nin, ... Evleri adıyla bir proje oluşturduğu, bununla ilgili bir takım görsellerden yararlanarak tanıtım yaptığı, davacının dava konusu projeden ev almaya karar verdiği, davacı ile dava dışı şirket arasında maketten konut satışına ilişkin adi yazılı satış vaadi sözleşmesi düzenlendiği, buna bağlı olarak 80.000,00.-TL peşinat ödediği, ayrıca 1.000,00.-TL tutarlı senetler tevdi ettiği, senetlerden 11 tanesinin ödenmiş olduğu,davacı tarafından dava dışı şirkete toplam 91.000,00.-TL. ödeme yapıldığı, ancak şirket tarafından inşaata hiç başlanmadığı, davalılar hakkında bu şekilde birçok kişiye satış yapılarak dolandırıcılık suçu işledikleri iddiasıyla Bakırköy 7 Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/139 Esas sayılı dosyası ile sayılı dosyasında kamu davası açıldığı ve halen yargılamanın sürdüğü, davacı tarafından dava dışı şirket hakkında ödenen bedelin iadesi ve kalan bonolar nedeniyle borçlu olmadığının tespiti istemiyle İstanbul 7. Tüketici Mahkemesinin 2013/715 Esas sayılı dosyası ile açılan davada, mahkemece menfi tespit davasına konu olan senetlerle ilgili davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilerek 91.000,00 TL bedelin dava tarihinden itibaren davalıdan tahsil olunmasına dair hüküm oluşturulduğu anlaşılmıştır. Dava dışı şirket kurucu ortak ve yöneticilerinin, inşasına hiç başlanmayan ve ifası da mümkün olmayan taşınmaza ilişkin maketten konut satışı yapmak suretiyle, davacı ve aynı durumda olan başkaca birçok kişiden para toplamak suretiyle haksız fiil işledikleri, haksız fiil sorumluluğu kapsamında davacının doğrudan uğradığı zararlardan yönetici, denetçi ve kurucu ortak sıfatıyla sorumlu tutulmaları gerekmektedir. Bu kapsamda yönetici ve denetçi sıfatı bulunmayan, ancak kurucu ortak olan davalı ... ile yönetici ve denetçi sıfatı da bulunan diğer tüm davalılar, müteselsilen davacıya karşı sorumludur. Sorumluluk haksız fiilden kaynaklandığından, davalılar davacının doğrudan zararı dışında munzam (aşkın) zararından da sorumludur.Dairemizin kaldırma kararı doğrultusunda İDM tarafından değerlendirme yapılarak gerekçesi açıklanarak ceza dosyası bekletici mesele yapılmamıştır.Davacı vekili ve istinaf eden davalılar vekili tarafından ileri sürülen istinaf sebepleri ilk derece mahkemesince verilen hüküm gerekçesinde değerlendirilmiştir. İlk derece mahkemesine sunulan deliller, bilirkişi rapor içeriğindeki tespitler ışığında, Mahkemece maddi tazminat talebinin kısmen kabul, manevi tazminat talebinin reddine, yönelik verilen hüküm ve gerekçesinde yasa ve usule aykırılık bulunmadığı gibi kamu düzenine aykırılık da görülmediğinden, mahkemenin kabul ve gerekçesi göre davacı vekilinin ve istinaf eden davalılar vekillerinin davanın esasına ve vekalet ücretine ilişkin aksi yöndeki istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir Sonuç olarak, davacı vekili ve davalılardan ..., ... vekillerinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1-b1 maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;1-Davacı vekili ve davalılardan ..., ... vekillerinin istinaf başvurularının 6100 sayılı HMK' nın 353/1-b1 maddesi gereğince ayrı ayrı ESASTAN REDDİNE, 2-Harçlar Kanunu gereğince istinaf eden davacı ve davalılardan ..., ... tarafından yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harçlarının ayrı ayrı hazineye gelir kaydına, 3-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 615,40 TL istinaf karar harcından istinaf eden davacı tarafından peşin olarak yatırılan 80,70 TL harcın mahsubu ile bakiye 534,70 TL'nin davacıdan tahsili ile hazineye gelir kaydına, 4-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 3.016,70 TL istinaf karar harcından istinaf eden davalı ... tarafından peşin olarak yatırılan 754,70 TL harcın mahsubu ile bakiye 2.262,00 TL'nin davalı ...'den tahsili ile hazineye gelir kaydına, 5-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 3.016,70 TL istinaf karar harcından istinaf eden davalı ... tarafından peşin olarak yatırılan 754,17 TL harcın mahsubu ile bakiye 2.262,53 TL'nin davalı ...'dan tahsili ile hazineye gelir kaydına, 6-İstinaf yargılama giderlerinin istinaf eden davacı ve davalılar üzerinde bırakılmasına, 7-Artan gider avansı bulunması ve talep halinde karar kesinleştiğinde yatıran tarafa iadesine Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361/1. maddesi gereğince kararın taraflara tebliğ tarihinden itibaren iki haftalık yasal süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere 19/06/2025 tarihinde oy birliği ile karar verildi.