T.C.
İSTANBUL
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ
13. HUKUK DAİRESİ
DOSYA NO:2022/1292 Esas
KARAR NO:2025/305 Karar
T Ü R K M İ L L E T İ A D I N A
B Ö L G E A D L İ Y E M A H K E M E S İ K A R A R I
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ:İSTANBUL ANADOLU 2. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
NUMARASI:2014/1124 Esas - 2022/93 Karar
TARİH:09/02/2022
DAVA:Alacak (Taşınmaz Alım-Satımı Kaynaklı)
KARAR TARİHİ:27/02/2025
İlk derece Mahkemesinde yapılan inceleme sonucunda verilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuş olmakla dava dosyası incelendi:
TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMASININ ÖZETİ:Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili şirket ile davalı şirket arasında yapılmış olan satış akdi ile; Hatay İli, İskenderun ilçesi, ... köyü, ... parsel nolu taşınmazın, müvekkil tarafından 1993 yılında davalıdan bedeli karşılığında satın alınarak “.... A.Ş adına tescil edildiğini, 11.10.2000 tarihinde de müvekkil şirket olarak tashih edildiğini, ancak ... tarafından müvekkil aleyhine açılan tapu iptal ve tescil davasında, bu bölgenin 1900 yılında kamulaştırıldığı, dolayısıyla dava konusu satış işlemi yapılmadan çok daha önce olan bu durum nedeniyle müvekkilinin mağdur durumda kaldığını, müvekkilinin satış anında bu durumu bilmediği gibi satıcı davalı tarafından da herhangi bir bilgilendirme yapılmadığını,Dava konusu taşınmazın, İskenderun1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/391 E ve 2006/31 karar sayılı kararı ile tapu kaydının iptali ve ... adına tapuya tescilinin hüküm altına alındığını ileri sürerek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile, dava tarihi itibariyle dava konusu taşınmazın rayiç bedelinin belirlenerek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, mümkün olmadığı takdirde, denkleştirici adalet ilkesi uyarınca ulaşabileceği en yüksek değeri üzerinden hesaplanarak yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; müvekkilinin dava konusu taşınmazın iki kısım halinde ...Ve ... vıllarına iktisap ettiğini, 1993 yılına kadar nizasız ve fasılasız olarak elinde bulundurduğunu, geriye doğru gidildiğinde herhangi bir kamulaştırma şerhinin olmadığını, müvekkilinin davacıya satışta bir ihmal ve kusurunun bulunmadığını, davacıya mülkiyeti devrederken üzerinde kamulaştırma şerhi olduğunun bilinmediğini, müvekkil açısından tazminat şartlarının oluşmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ:İlk Derece Mahkemesi 09/02/2022 tarih ve 2014/1124 Esas - 2022/93 Karar sayılı kararında;"Dava;davacı tarafından davalıdan 1993 yılında tapuda satış yoluyla edinilen taşınmazın satış tarihinden önce ... tarafından kamulaştırılması nedeniyle taşınmazın rayiç bedelinin tahsili istemine ilişkindir.Tarafların aktif ve pasif dava ehliyetleri denetlenip uyuşmazlık konuları resen belirlenerek, kanıtlar toplanmak ve bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle sonuçlandırılmıştır.Dava; davacıya, davalı tarafından satılan taşınmazın kamulaştırılması nedeniyle dava konusu taşınmazın tespit edilecek rayiç bedeli üzerinden tahsiline, mümkün olmadığı takdirde, ödenen bedelin, denkleştirici adalet ilkesi uyarınca ulaşabileceği en yüksek değeri üzerinden davalıdan tahsil talebine ilişkindir. İskenderun 2.Bölge Tapu Sicil müdürlüğünün 04.08.1993 tarih ... yevmiye nolu Resmi Senet kayıtlarına göre; Hatay ili, İskenderun ilçesi, ... köyü, ... parsel nolu taşınmazın tamamının 700.000.000 lira bedelle davalı şirket tarafından, “... A.Ş'ye satıldığı, Alıcı firmanın unvan değişikliği açıklamasıyla taşınmazın 11.10.12000 tarihinde ... yevmiye kayıt numarasıyla “... A.Ş” adına, Unvan değişikliği açıklamasıyla 12.12.2006 tarihinde ... yevmiye numarasıyla “... A.Ş” adına, Yine unvan değişikliği açıklamasıyla 13.03.2012 tarih ... yevmiye sayısıyla “... A.Ş”adına tescil edildiği, İskenderun 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.03.2006 - E.2002/391 E. 2006/31 sayılı kararında; davalı ... A.Ş adına kayıtlı olan İskenderun ilçesi ... köyünde kain 345 parsel sayılı taşınmaza ait tapu kaydının iptali ile davacı TCDD adına tapuya tesciline karar verildiği ve kararın 02.07.2007 tarihinde kesinleştiği,Dava konusu taşınmazın İskenderun 1. Asliye Hukuk mahkemesinin 2002/391 Esas - 2006/31 karar sayılı kararın kesinleştiği 02.07.2007 tarihinde davacının elinden çıktığı, davacı yönünden zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin İskenderun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleştiği 02.07.2007 olduğu, zapttan doğan davaların kaç yıllık zamanaşımına tabi olacağı hakkında kanunda bir hüküm olmadığı, BK 125. Maddesi gereği genel hükümlere bağlı kalınarak zamanaşımının 10 yıl süreli olduğunun kabulü gerektiği, bu durumda davanın 29.07.2013 tarihinde zamanaşımı süresi dolmadan açıldığı, tespit edilmiştir.Davava konu taşınmaz, 1927 yılında yapılan kadastro çalışmaları sonucunda .. Şirketi adına tahdit ve tespit edilmiş olup daha sonra satış, ifraz/ tevhit vb değişikliklere uğrayarak ... parsel numarası altında 8.390,00 m2 olarak ... Şirketi adına kayıtlanmıştır. Taşınmaz, ... Sirketi adına kayıtlı iken, 04.08.1993 tarihinde, 700.000.000 TI ' bedelle ... A,S'ne satılarak devredilmiştir. Dosvada mevcut 04.08.1993 tarih, ... vevmiye numaralı satış resmi senedine görel devir (satış) esnasında taşınmaz üzerinde, mülkiyetin naklini engelleyen herhangi bir ayni veya şahsi hak, takyidat veva kamulaştırma şerhi bulunmamaktadır.Satın alan şirket unvan değişikliği ile ... AŞ olmuştur. ... tarafından kadastro harici kalan yerlerin kadastrosunun yapılmasının istenilmesi üzerine yapılan kadastro çalışmaları sonucunda, davaya konu taşınmazın tamamının 1912 yılında Osmanlı Demiryolu kumpanyası tarafından istimlak edilen alan içerisinde kaldığı anlaşılmış ve buna istinaden TCDD tarafından ... A.Ş. Aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davası sonucunda, İskenderun 1.Aslive Hukuk Mahkemesi'nin 02.03.2006 tarih, ... - ... sayılı olarak; "Dava konusu 345 parsel Sayılı taşınmaz tapu kaydının iptali ile ... adına tapuya tesciline” karar verilymiş ve bu karar 02.07.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Yerleşik Yargıtay içtihatları ile de belirtildiği gibi, taşınmazı satın aldıktan sonra satıştan önceki nedenlerle ( somut olayımızda kamulaştırma nedeniyle ) taşınmaza el konulması halinde taşınmazın elinden çıktığı tarihteki değerini davacının satıcı davalıdan istemeye hakkı olduğu belirlenmekle Dava konusu taşınmazın 02.07.2007 tarihi itibariyle rayiç değerinin belirlenmesi amacıyla talimat yolu ile bilirkişi incelemesi yapılıp rapor alınmıştır.Bilirkişiler ..., ..., ... tarafından düzenlenen rapor ile 02.07.2007 tarihi itibariyle taşınmazın değerinin 176.000 TL, ..., ... ve ... tarafından düzenlenen rapor ile 762.734,90 TL, ..., ..., ... tarafından düzenlenen rapor ile 815.088,50 TL belirlendiği anlaşılmakla davacının talebinin 700.000 TL olduğu, son iki bilirkişi raporunda belirlenen değerin davacının talebinin üzerinde olduğu ve birbiri ile uyumlu olduğu görülmekle dosyanın bulunduğu aşama ve içeriği de gözetilerek dördüncü bilirkişi kurulundan rapor alınması yoluna gidilmemiştir.Bu itibarla toplanan deliller, mahkememizce kısmen benimsenen bilirkişi raporları ve ek raporu, tarafların iddia ve savunmaları, hep birlikte değerlendirildiğinde;Somut olayda, davacı alıcı ile davalı satıcı arasındaki tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşmenin tapu sicil memuru huzurunda düzenlendiği taşınmazın satımını engelleyen yasal bir engelin bulunmadığı, sözleşmenin konusunu oluşturan taşınmazın üçüncü bir kişi tarafından satım anından önceki bir ayni hakka dayanılarak davacı alıcının elinden alındığı, bu durumun satıcının( davalının ) zapta karşı tekeffül sorumluluğunu doğurduğu, davacının taşınmazın elinden çıktığı 02.07.2007 tarihi itibariyle rayiç değerinin tahsilini davalıdan talep edebileceği belirlenmekle ; davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmış ve aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur."gerekçesi ile,'' DAVANIN KABULÜ ile ;700.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline,'' karar verilmiş ve karara karşı feri müdahiller ve davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ:Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; dava gerek haksız fiil gerekse sebepsiz zenginleşme hükümlerine ilişkin zamanaşımı süreleri dolduktan sonra açılmış olup her şeyden önce bu sebeple davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, yerel mahkemenin davanın “zaptta karşı tekeffül” hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği yönündeki değerlendirmesinin yerinde olmadığını; hiçbir şekilde kabul anlamına gelmemekle beraber Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 6 Temmuz 1965 tarihli, 1964/6559 Esas ve 1965/3553 Karar sayılı ilamında, bir kimsenin kendisine ait olmadığı halde tapuda görünüşte malik olduğu taşınmazı iyiniyetli üçüncü kişiye satıp parasını almasının haksız fiil olarak nitelendirildiğini; bu halde hiçbir şekilde davacının mesnetsiz iddialarının kabulü anlamına gelmemekle beraber, davacının tazminat taleplerinin haksız fiil hükümlerine dayandırıldığının kabulü gerektiğini, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 5. maddesi uyarınca “/6098 sayılı) Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı sürelerinin, eski kanun hükümlerine tabi olmaya devam edeceğini, ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden başlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olacağını, bu noktada, somut olayda zamanaşımının ne zaman işlemeye başladığının tespiti gerektiğini; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (“TBK”) 01 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girdiğini; buna karşın, davacının görülen davada, “sözde” zararını en geç Tapu İptali ve Tescili Davası'nın kesinleşmesi tarihinde öğrendiğini; söz konusu ilam 2 Temmuz 2007 tarihinde kesinleşmiş olup davacının huzurdaki davayı 29 Temmuz 2013 tarihinde açtığını, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (“Mülga BK”) 60/1. maddesinin: “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblâğ tediyesine müteallik dâva, mutazarrır olan tarafın zarara ve failine ittilaı tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz.” hükmünü havi olduğunu, hal böyle iken, davacının sözde zararın varlığını Tapu İptali ve Tescil Davası'nın kesinleştiği tarih olan 2 Temmuz 2007 tarihinde öğrendiği (bu değerlendirmenin Yerel Mahkeme'nin de kabulünde olduğunu) ve zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren işletilmesi gerektiği, somut olayda TBK yürürlüğe girmeden evvel zamanaşımının işlemeye başladığını ve bu nedenle zamanaşımı bakımından Mülga BK m. 60/1'de öngörülen 1 yıllık haksız fiil zaman aşımı süresinin uygulanması gerektiğini ve bu sürenin TBK yürürlüğe girmeden önce 2 Temmuz 2008 tarihinde sona erdiğini, bununla birlikte, davacının 29 Temmuz 2013 tarihli dava dilekçesinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 11 Haziran 2003 tarihli, 2003/13-414 E. ve 2003/410 K. sayılı ilamına atıf yaparak; somut olayda sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanılmasını talep ettiğini; ilgili kararda “davacı, ihtilaf konusu taşınmazı davalı vakıflardan satın aldığını, aradan çok uzun zaman geçtikten sonra diğer davalı Hazine tarafından açılan tapu iptali ve tescil davası sonucu tapusunun iptal edildiğini ileri sürerek taşınmazın rayiç değerinin davalılardan tahsilini talep etmiştir. Davalı vakıflar tarafından davacıya satılan taşınmaz kamu malı olduğundan satım sözleşmesi batıldır. Kanuna aykırılık nedeniyle batıl olan sözleşmeye konu malın hukuka uygun yolla zaptedilmesi halinde zapta karşı tekeffül hükümleri uygulanmaz. Davacı geçersiz sözleşmeye dayanmak suretiyle taşınmaz değerini isteyemez. Sadece ödediği satış bedelini sebepsiz zenginleşme kuralları uyarınca geri isteyebilir. ” şeklinde hüküm tesis edildiğini, mahkemece haksız fiil hükümlerine değil de, yukarıdaki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı doğrultusunda sebebsiz zenginleşme hükümlerine dayanılması halinde de zamanaşımı bakımından sonucun değişmeyeceğini; davacının, hiçbir şekilde sorumluluğu kabul anlamına gelmemekle birlikte, TCDD'nin geri alma hakkı olduğunu Tapu İptali ve Tescil Davası'nın kesinleşme tarihi olan 2 Temmuz 2007 tarihinde öğrendiğini ve fakat huzurdaki davayı 29 Temmuz 2013 tarihinde açtığını; bu halde de yukarıda yer verilen 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 5. maddesi uyarınca, somut olaya Mülga BK m. 66'nın uygulanması gerektiğini, “Haksız surette mal iktisabından dolayı ikame olunacak dâva, mutazarrır olan tarafın verdiğini istirdada hakkı olduğuna ıttılar tarihinden itibaren bir sene müruriyle ve her halde bu hakkın doğduğu tarihten itibaren on senenin müruriyle sakıt olur.” hükmü uyarınca da yine zamanaşımı süresinin 2 Temmuz 2008 tarihi itibariyle sona ermiş durumda olduğunu, bu açıklamalar ışığında görülen davanın, gerek Mülga BK m. 60/l'de yer alan haksız fiil zamanaşımı süreleri, gerekse de BK m. 66'da öngörülen sebepsiz zenginleşme zamanaşımı süreleri sona erdikten sonra ikame edildiği dikkate alınarak zaman aşımına uğramış olan davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, Davacının davayı açarken ilk etapta sebepsiz zenginleşme hükümlerine, daha sonraki bir safhada ise zapttan doğan tekeffül hükümlerine dayandığını, istikrar içermeyen bu taleplere rağmen, somut olayda her iki hukuki nitelendirme kapsamında da müvekkili şirketin tazminat sorumluluğundan bahsedilemeyeceğini,Dava konusu taşınmazın davacı tarafa devri sürecinde Müvekkili Şirketin herhangi bir kusuru veya ihmalinin söz konusu olmadığını; dava konusu taşınmazın davacıya devredildiği tarihte, tapu kayıtları üzerinde herhangi bir şerh veya takyidat bulunmamakta olduğunu; bu hususun Yerel Mahkeme Kararı'nda da aynen: “Dosvada mevcut 04.08.1993 tarih, 2106 yevmiye numaralı satış resmi senedine göre devir (satış) esnasında taşınmaz üzerinde, mülkiyetin naklini engelleyen herhangi bir ayni veya şahsi hak, takyidat veya kamulaştırma şerhi bulunmamaktadır.” denilerek tevsik edildiğini, müvekkili şirketin, tapu kayıtlarına göre mülkiyetin naklini engelleyen herhangi bir kayıt bulundurmayan taşınmazı iyi niyetle Davacı tarafa devretmiş olup Müvekkili Şirket'in söz konusu devirde herhangi bir kusurunun veya ihmalinin bulunmadığını; hukukumuzda tapu siciline güven prensibinin esas olduğunu; davacının ise, tapu iptali ve tescil davası süreci boyunca müvekkili şirket'i ve/veya hazine'yi haberdar etmeyerek fakirleşmesine kendi kusuru ile sebebiyet verdiğini; bu nedenle de müvekkili şirket'in eylemleri ile davacı tarafın uğradığı iddia olunan zararı arasında illiyet bağı bulunmadığı açık olup haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında sorumluluğun şartlarının oluşmadığını,Zapta karşı tekefftil hükümleri bakımından ise 25 Ağustos 2017 tarihli dilekçeleri ekinde dosyaya ibraz etmiş oldukları Prof. Dr. ... tarafından hazırlanmış Hukuki Mütalaa'da özetle; Davacının davasını davalı satıcının zapttan sorumluluğu ve sebepsiz zenginleşme nedenlerine dayandırdığı; Borçlar Kanunu'ndaki taşınır satımında zapi ile ilgili düzenlemenin, kıyas yoluyla taşınmaz satışında da uygulanabileceği; ... tarafından davacı aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasının kabulü nedeniyle, davacının dava konusu taşınmazı yitirdiği; bu durumun, üçüncü kişi tarafından satılan üzerinde üstün hak iddiasının kabulü suretiyle tam zapt halini gerçekleştirdiği; Tam zapt halinde, mülkiyeti yitiren alıcının, ilke olarak, satıcıdan ödenmiş olan satış bedelini isteyebileceği; ancak, bunun için, alıcının kendisi aleyhine açılmış olan davayı, satıcısına bildirme külfeti altında olduğu; inceleme konusu davada, davacı alıcının bu külfeti yerine getirmediğinin açık ve tartışmasız olduğu; aleyhine açılmış olan davada, davalı konumundaki satıcının, tapu sicilinin hatalı-eksik tutulması nedeniyle, Devlet'in kusursuz sorumluluğu çerçevesinde, davanın Hazine'ye ihbar edilmesini sağlaması gerektiği; bunu bizzat yapmamış ve aleyhine açılan davayı satıcısına da ihbar etmemiş olan davacı alıcının, satıcısı tarafından da Devlet'in kusursuz sorumluluğunun gündeme getirilmesini engellemiş sayılacağı; zapt nedeniyle sorumluluk kapsamında kendisine düşen külfeti yerine getirmeyen davacının, inceleme konusu davadaki taşınmazın bedeline yönelik talebini Devlet'in kusursuz sorumluluğu bağlamında, Hazine'den talep edebilmesi mümkün iken, bunu yapmayarak, bu bedeli, inceleme konusu davada davalı satıcıdan talep etmesinin kabul edilemeyeceği; zapt halinin, satıcının sözleşmeye aykırılığının tipik bir örneği olduğu; sözleşmeye aykırılık nedeniyle tazminat davalarında da, önceki Borçlar Kanunu'nun 98/1I., yeni Türk Borçlar Kanunu'nun 114/11. göndermesi nedeniyle kıyas yoluyla uygulanacak olan haksız eylem sorumluluğunun önceki BK.'nın 44., yeni TBK.'nın 52. maddesi gereği, zarar görenin zararın doğumuna veya artmasına neden olmama yükümlülüğü (karşılık kusur) altında olduğu; inceleme konusu davada, Devlet'in kusursuz sorumluluğu sistemini devreye sokmamış olan davacının, inceleme konusu davada uğradığı zararın doğmasına yol açmış olduğu, aleyhine açılmış olan davada, Devlet'in kusursuz sorumluluğu hükümlerini işletmeyi başarmış olsaydı, taşınmazın satış bedeli tutarında fakirleşmemiş olacak olan davacının, sebepsiz zenginleşme hükümlerine de dayanamayacağı; tüm bu nedenlerle, inceleme konusu davanın reddi gerekeceği, kanısına varıldığını, dolayısı ile kendisine hiçbir şekilde kusur atfedilemeyen Müvekkili Şirket'in, işbu davanın açılmasına ve fakirleşmesine kendi kusuruyla sebebiyet veren davacıya karşı herhangi bir sorumluluğunun olmadığını; bu açıklamalar ışığında, görülen davada Müvekkili Şirket'in sorumluluğuna gidilmesi için gerekli şartların oluşmadığı dikkate alınarak davanın esastan reddine karar verilmesi gerektiğini, Yerel mahkeme tarafından hükme esas alınan bilirkişi raporunun mahkemenin ara kararına muhalefet etmekte olduğu gibi kabulü mümkün olmayan bir hesaplama yöntemi ile tanzim edildiğini, 12 Mart 2021 tarihli Bilirkişi Raporu'nda (“Kök Bilirkişi Raporu”); İskenderun İlçesi ... Mıntıkası ... Ada ... Parsel no.lu ve bahçe vasfındaki taşınmaz (“1311 sayılı Taşınmaz”) (her ne kadar raporda bu taşınmazın emsal olduğu belirtilmiş ise de bu taşınmaz hesaplamalara esas alınmamıştır) ile İskenderun İlçesi ... Mahallesi ... Parsel no.lu bahçe vasfındaki taşınmaz (“... sayılı Taşınmaz”) emsal alındığını; Bilirkişi Raporu'nda sonuç itibariyle; (a) 2 Temmuz 2007 tapu iptal ve tescili kararının kesinleştiği tarih itibari ile ana taşınmazın değerinin (üzerindeki yapıların değeri eklenmeden) 1.216.550,00-TL olduğu; (b) 29 Temmuz 2013 dava tarihi itibariyle ise ana taşınmazın değerinin (üzerindeki yapıların değeri eklenmeden) 1.963.260,00-TL olduğu; (c) dava konusu ana taşınmaz üzerinde tesis kurmak için yapıların yıkılması gerektiği, bu nedenle yapı değerinin hesaba katılmaması gerektiği, ancak Mahkeme aksi görüşte olur ise diye yapı değerinin 25.395,60-TL olarak hesaplandığı ve (d) dava konusu hakkında ...'nin teknik anlamda sorumluluğunun olmadığı sonuç ve kanaatine yer verildiğini, Kök Bilirkişi Raporu'nda “İskenderun Tapu Müdürlüğü'nden edinilen bilgilere göre” 419 sayılı Taşınmaz'ın 26 Kasım 2020 tarihinde 2 hissesinin satışının 4.500.000,00-TL üzerinden gerçekleşmiş olduğu ve buna göre taşınmazın metrekare değerinin 783,00-TL olduğunun ifade edildiğini; şifahen elde edilmiş olan ve denetlenmesi mümkün olmayan kulaktan dolma bilgiler esas alınarak bilirkişi raporu hazırlanmasının yerinde olmadığını; böyle bir değerlendirmenin, bilirkişilik müessesine aykırı olduğunu; herkesin kulaktan dolma bilgilerle metrekare hesaplaması yapabileceğini; 11 Kasım 2020 tarihli duruşmada alınan 2 no.lu ara kararda son derece açık ve net bir şekilde dava tarihi itibariyle 29 temmuz 2013 ve 02 temmuz 2007 tarihi itibariyle dava konusu taşınmazın rayiç değerinin belirlenmesi istenmişken; uyuşmazlık konusu taşınmaza emsal teşkil ettiği iddia olunan bir taşınmazın 2020 yılındaki satış bedeli dikkate alınarak hesaplama yapıldığını; oysaki yapılması gereken; uyuşmazlık konusu taşınmaza emsal teşkil eden taşınmazların, bizzat 2013 ve 2007 tarihlerinde hangi bedel karşılığında satılmış olduğunun tespiti olduğunu; emsal olduğu iddia edilen bir taşınmazın 2020 yılındaki satış bedeline TÜFE işleterek geriye dönük bir hesaplama yapılması amiyane tabiri ile “kolaya kaçmak” anlamına geleceğini; böyle bir hesaplama yönteminin hakkaniyete ve matematik bilimine aykırı olduğunu,İtirazları üzerine Yerel Mahkemenin, 16 Haziran 2021 tarihli celsesinde, bir kez daha “Bilirkişi raporuna Davalı'nın itirazlarının değerlendirilmesi ve olursa İhbar Olunan vekilinin beyan ve itirazlarının değerlendirilmesi için talimat mahkemesine yazı yazılarak ek rapor alınmasına” şeklinde yeni bir bilirkişi raporu tanzim edilmesi yönünde ara karar tesis ettiğini, bunun üzerine Bilirkişilerin 13 Aralık 2021 tarihli Ek Bilirkişi Raporu'nda (“Ek Rapor”) 1311 sayılı Taşınmaz ile ... sayılı Taşınmaz'ı tekraren emsal taşınmaz olarak değerlendirdiğini ve yeni bir hesaplama yapmaktan imtina ederek Kök Bilirkişi Raporu'nda yer alan ana taşınmazın değerini % 33 oranında indirmekle yetindiklerini; sonuç itibariyle de 2 Temmuz 2007 tapu iptal ve tescil kararının kesinleştiği tarih itibariyle dava konusu ana taşınmazın değerinin 815.088,50-TL olduğu, 29 Temmuz 2013 dava tarihi itibariyle ise, ana taşınmaz değerinin 1.315.384,20-TL olduğu kanaatine yer verildiğini; dolayısıyla Bilirkişilerin, Ek Rapor'u hazırlarken, Mahkeme'nin 16 Haziran 2021 tarihli ara kararına muhalefet ederek itirazlarımızı dikkate almadığını ve itirazlarına rağmen, Kök Rapor'da yer alan hesaplama yöntemlerinde herhangi bir değişikliğe gitmediğini; Bilirkişilerin Ek Rapor'da, Kök Rapor'da hesaplanan ana taşınmazın değerini 433 oranında indirmek dışında herhangi bir çalışma yapmadıklarını; -hiçbir şekilde tazminat sorumluğumuz olduğunu kabul anlamına gelmemekle beraber- Bilirkişilerce, Kök Rapor'da yer alan hesaplama yöntemindeki mantık hataları giderilerek itirazları doğrultusunda bilimsel yöntemlerle yeniden hesaplama yapılması gerektiğini,Ek Rapor'da açıkça, 2007 yılında henüz yapılaşma olmadığı ve 2007 sonrasında hızla yapılaşmaların başladığının belirtildiğini; gerek taşınmazın 29 Temmuz 2013 gerekse 2 Temmuz 2007 tarihindeki rayiç değeri hesaplamaları yapılırken her ikisinde de aynı ana taşınmaz değerinin esas alındığını; daha da çarpıcı olan, rıda da izah etmiş olduğumuz üzere, ana taşınmaz değeri 2020 da yapılan bir sa esas alınarak hesaplandığını; hiçbir şekilde kabul anlamına gelmemekle beraber şayet ana taşınmaz 2007 sonrasında değerlendiyse, taşınmazın 2 Temmuz 2007 tarihindeki değeri ile 29 Temmuz 2013 tarihindeki değeri arasında çok ciddi bir fark oluşmasının kaçınılmaz olduğunu; Ek Rapor'da yer alan bu çelişki dahi tek başına mevcut hesaplama yönteminin bilimsel olarak yanlış ve hatalı olduğunu ispata yeterli olduğunu, Ek rapor'da ayrıca 2007 ile 2013 yılları arasında 419 sayılı taşınmaz haricinde satışı gerçekleşen taşınmaz tespit edilemediğinin belirtildiğini; oysa geçen 6 yıllık süre içerisinde hiçbir taşınmazın satılmamış olması hayatın olağan akışına aykırı olduğunu,Yerel Mahkeme Kararı'nda “...son iki bilirkişi raporunda belirlenen değerin Davacı'nın talebinin üzerinde olduğu ve birbiri ile uyumlu olduğu görülmekle dosyanın bulunduğu aşama ve içeriği de gözetilerek dördüncü bilirkişi kurulundan rapor alınması yoluna gidilmemiştir.” gerekçesiyle hüküm tesis edildiğini; Kök Bilirkişi Raporu'nda hatalı hesaplama yöntemlerine başvurulmuş olup, Ek Rapor'da da aynı hataların tekrar edildiğini; bu nedenle de iki raporun birbiriyle uyumlu olmasının adeta itirazlarını dikkate alınmadığı hususunun ikrarı anlamına gelmekte olduğunu, sonuç olarak Yerel Mahkeme Kararı'na esas alınan Ek Rapor'da, Kök Bilirkişi Raporu'nda karşı itirazlarının dikkate alınmamış olduğu, uyuşmazlık konusu ile hiçbir ilgisi olmayan bir taşınmazın emsal olarak rapora esas alındığı, hatalı hesaplama yöntemleri tekrar edilerek matematik bilimine aykırı olarak taşınmaz değerinin belirlendiğini; bu açıklamalar ışığında, eksik inceleme ile hazırlanmış olan, Mahkeme'nin ara kararına aykırılık teşkil eden ve pek çok metodolojik hata barındıran Ek Rapor'un (ve ona dayanak teşkil eden Kök Bilirkişi Raporu'nun) hükme esas alınması hukuken mümkün olmadığını,Tüm bunların yanında, ek raporda da devletin (tcdd) ve müvekkili şirketin hukuki sorumluluğuna ilişkin herhangi değerlendirme yapılmadığını; bilirkişilerin hukuk alanında uzman olmadığı dikkate alındığında böyle bir değerlendirme yapılmamasının isabetli olduğunu, ancak bu konuda yerel mahkeme tarafından da bir değerlendirme yapılmadan hüküm tesis edilmesinin yerinde olmadığını; 25 Ağustos 2017 tarihli dilekçelerinde de ayrıntılı olarak açıkladıkları üzere; Prof. Dr. ... tarafından tanzim edilen 16 Ağustos 2017 tarihli hukuki mütalaada, somut olayda sorumluluk şartlarının gerçekleşmediğinin ifade edildiğini; gerçekten de, Davacı'nın Tapu İptali ve Tescil Davası'nı Müvekkil Şirket'e ve Hazine'ye ihbar etmeyerek üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmediği, kusurlu davrandığı, kendisine hiçbir şekilde kusur atfedilemeyen Müvekkil Şirket'in, işbu davanın açılmasına ve fakirleşmesine kendi kusuruyla sebebiyet veren Davacı'ya karşı herhangi bir sorumluluğunun olmadığı ve Prof. Dr. ... tarafından hazırlanmış olan 16 Ağustos 2017 tarihli Hukuki Mütalaa doğrultusunda sorumluluk şartlarının oluşmadığını,Dava kapsamında, Devlet'in (TCDD) ve Müvekkili Şirket'in sorumluluğuna ilişkin şartların oluşup oluşmadığına dair Yerel Mahkemece ve/veya Eşya Hukuku ve Borçlar Hukuku alanında uzman bilirkişilerce değerlendirme yapılmadan doğrudan Müvekkili Şirket'in sorumluluğuna gidilmesinin de yerinde olmadığını,İleri sürerek, yukarıda arz ve izah olunan sebeplerle ve dairemizce re'sen dikkate alınacak sair nedenlerle; İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 9 Şubat 2022 tarihli, 2014/1124 E. Ve 2022/93 K. sayılı kararına karşı (i) tehir-i icra talepli istinaf başvurumuzun kabulü ile (â) istinaf incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına, Usul ve yasaya aykırı Yerel Mahkeme Kararı'nın kaldırılmasına ve 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 60/1 maddesi uyarınca 1 yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra ikame edilmiş olan huzurdaki davanın zamanaşımına yönünden reddine, daire aksi görüşte ise, 25 Ağustos 2017 tarihli dilekçeleri ekinde sunulan Prof. Dr. ... tarafından hazırlanmış Hukuki Mütalaa'da yer alan hususları tekrarla; Davacı'nın İskenderun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdindeki 2002/391 E. Sayılı TCDD tarafından açılan tapu iptal ve tescil davasını Müvekkil Şirket'e ve Hazine'ye ihbar etmeyerek ve üzerine düşen yükümlülüğünü yerine getirmeyerek kusurlu davrandığı, kendisine hiçbir şekilde kusur atfedilemeyen Müvekkili Şirket'in, işbu davanın açılmasına ve fakirleşmesine kendi kusuruyla sebebiyet veren Davacı'ya karşı herhangi bir sorumluluğu olmadığı ve somut olayda zapttan ve sebepsiz zenginleşmeden doğan sorumluluk şartlarının oluşmadığı dikkate alınarak huzurdaki davanın esastan reddine, yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin Davacı tarafa yükletilmesine karar verilmesini arz ve talep etmiştir.Feri Müdahiller vekili istinaf dilekçesinde özetle; yargılama esnasında görevsizlik kararı verilen İstanbul Anadolu 26. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/373 E. Sayılı dosyasına sunmuş oldukları 14.03.2014 tarihli dilekçeleri üzerine, (kapatılan) İstanbul Anadolu 20 Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/291 E. Sayılı dosyasının 09/09/2014 tarihli duruşmasında Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nün davalı yanında fer'i müdahilliğine, dava dosyasının gönderildiği İstanbul Anadolu 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/1124 E. Sayılı dosyasına sunmuş olduğumuz 02/12/2014 tarihli dilekçe üzerine 14/01/2015 tarihli duruşmada T.C, Maliye Bakanlığı'nın davalı yanında fer'i müdahilliğine karar verildiğini;İskenderun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 E. 2006/31 Sayılı tapu iptal ve tescil davasının müvekkillerine ihbar edilmediğini; davacının iddia ettiği sorumluluğun müvekkilleri açısından oluşmadığını; davacının kusurlu ve kötü niyetli olduğunu; savunma yapma imkanının kısıtlandığını,TMK 1007. maddesinde öngörülen zararlardan dolayı devlete karşı açılacak tazminat davalarında Borçlar Kanunu'nun 60. maddesindeki bir ve on yıllık zamanaşımı sürelerinin geçerli olduğunu; buna göre, dava zarar görenin zararı ve sorumlusunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl, her halde zarar verici fiilin meydana gelmesinden itibaren de on yıl geçtikten sonra zamanaşımına uğrayacağını; bu nedenle zaman aşımı itirazında bulunduklarını, Devletin tapu sicillerinin usulüne uygun olarak tutulmamasından sorumlu olması için dört şartın varlığının gerektiğini; buna göre, tapu sicilinin tutulmasına ilişkin bir fiil olması gerektiğini, fiil hukuka aykırı olmalı, hukuka aykırı fiil sonucu zarar doğması gerektiğini ve son olarak bu zarar ile hukuka aykırı fiil arasında illiyet bağı olması gerektiğini; bu dört şartın bir arada gerçekleşmesi halinde devletin sorumluluğunun söz konusu olacağını; oysa taşınmazın tapu kaydının iptal edilmesinde müvekkili idarelere atfedilecek herhangi bir kusur ve ihmal bulunmadığını,12.03.2021 tarihli raporda TCDD'nin ... A.Ş. ne karşı teknik anlamda herhangi bir sorumluluğunun olmadığının belirtilmekte olduğunu; müvekkilleri bakımından sorumluluk doğmadığını; bu hususun gerekli görülürse hukukçu bilirkişinin de görüşü alınarak Mahkeme tarafından değerlendirilmesini ve müvekkiller bakımından sorumluluk doğmadığının kabulünü arz ettiklerini,Davayı kabul etmek anlamına gelmemekle birlikte 4 bilirkişi raporları arasında belirlenen bedeller arasında aşırı fark olduğunu; bilirkişi raporlarında kanuna aykırı emsal değerlendirmesi yapılmış olup bilirkişi raporlarına itirazlarının dikkate alınmadığını; taşınmaz üzerinde bulunan yapıların taşınmazın imar durumu itibariyle satış durumunda içerisinde bir değer olamayacağı bilirkişi raporu ile belirlendiğinden yapılar için yapılan hesaplama dikkate alınmaması gerektiğini; bilirkişi raporların da gerek tapu iptal ve tescil davasının kesinleştiği, gerekse dava tarihi itibariyle aşırı bedel belirlendiğini,İleri sürerek, yukarıda belirtilen ve re'sen belirleyecek nedenlerden dolayı İstanbul Anadolu Asliye Ticaret Mahkemesinin 2014/1124 FE. 2022/93 Sayılı Kararının tehir-i icra talepli olarak İstinaf Kanun yolu ile incelenerek lehlerine kaldırılmasını, davanın reddedilmesini, mahkeme masrafları ve yargılama giderlerinin karşı taraf üzerine yüklenilmesini talep etmiştir.
İSTİNAF SEBEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:HMK'nın 355. maddesine göre istinaf incelemesi; istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak ve kamu düzenine aykırılık görüldüğü takdirde ise resen gözetilmek suretiyle yapılmıştır. Dava; davacının davalıdan satın aldığı ve adına tescil edilen taşınmazın, satış tarihinden önce kamulaştırılmış olması nedeniyle TCDD tarafından açılan dava sonucu tapusunun iptal edilmesi nedeniyle, ödenen satış bedelinin güncel değerinin davalıdan tahsili istemine ilişkin olup, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karara karşı davalı vekili ile fer'i müdahiller vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.Davacı yan; İskenderun, ... Köyü ... parsel sayılı 1993 yılında davalı şirketten 700.000.000,0-TL karşılığı satın alındığını ve tapuda davacı adına tescil edildiğini; ancak TCDD tarafından anılan taşınmazın 1900'lü yıllarda kamulaştırıldığı gerekçesi ile aleyhlerine tapu iptal ve tescil davası açıldığını, İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 esas, 2006/31 karar sayılı ilamı ile TCDD tarafından açılan davanın kabul edildiğini ve davacı adına olan tapu kaydının iptal edildiğini, yapılan temyiz ve karar düzeltme başvurularının reddi üzerine kararın 02/07/2007 tarihinde kesinleştiğini ve davacının taşınmazı kullanımına son verildiğini, davacının taşınmazı satın aldığı tarihten çok önce mevcut olan ancak tapuda görünmeyen kamulaştırma işlemi nedeniyle mağdur olunduğunu, satış sırasında satıcı davalı tarafından bu konuda bildirimde de bulunulmadığını, davalı tarafından yapılan satışın geçerliliği kalmadığını, davalının satış bedelinin iade etmekle yükümlü olduğunun ileri sürerek, taşınmazın rayiç değerinin belirlenerek satış tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiş ve davasını 700.000,00-TL üzerinden kısmi dava olarak açmıştır.Davalı yan; TCDD tarafından yapılan kamulaştırmanın taşınmazın tapu kaydında görünmediğinin, davalının taşınmaza tapuda malik olduğunu ve geçerli bir satış işlemi ile taşınmazı davacıya devrettiğini, ortaya çıkan durumda davalıya atfedilecek kusur bulunmadığını, davacının talebi bakımından gerek haksız fiil, gerekse sebepsiz zenginleşme zamanaşımı sürelerinin dolduğunu, dolmadığı kabul edilse dahi TCDD tarafından açılan davayı davalıya bildirme külfetini yerine getirmeyen, yine tapu sicilindeki hatalı kayıt nedeni ile devletin kusursuz sorumluluğuna dayalı idareye karşı tazminat davası açmayan davacının zararın oluşmasına kendisinin sebep olduğunu, davalıdan talepte bulunmayacağını savunmuştur.Mahkemece taraf delilleri toplanmış, dava konusu taşınmazın ilk tescilinden itibaren tüm tapu ve kadastro kayıtları, kamulaştırma belgeleri, İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 esas, 2006/31 karar sayılı dosyası celbedilmiş, dosya mali bilirkişiye verilerek davacının 1993 yılında ödemiş olduğu 700.000.000,00-TL'nin dava tarihi itibariyle güncellenmiş değerinin tespiti için rapor alınmış, raporda paranın güncel değerinin 1.014.054,71-TL olduğu belirlenmiş, davacının taşınmazın rayiç değerinin tespiti gerektiği yönündeki itiraz üzerine talimat yolu ile taşınmaz başında bilirkişi heyetine keşfen inceleme yaptırılarak taşınmazın dava tarihindeki değerinin 271.000,00-TL olduğuna dair kök rapor alınmış, taraf itirazları üzerine aynı heyetten taşınmazın rapor tarihi itibariyle değerinin 462.000,00-TL olduğu, İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleşme tarihi itibariyle değerinin 176.000,00-TL olduğu yönünde ek rapor alınmış, itirazlar üzerine emsaller ile taşınmaz üzerindeki yapıların değerleri de dikkate alındığında taşınmazın üzerindeki yapılarla birlikte İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleşme tarihi itibariyle değerinin 788.200,50-TL olduğuna dair ikinci ek rapor alınmış, taraflarca itiraz edilmesi üzerine bu kez bir mimar ve bir harita mühendisinden oluşan yeni bir heyetten talimat yolu ile keşfen inceleme yaptırılarak, taşınmazın üzerindeki yapılar dikkate alınmaksızın İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleşme tarihi itibariyle değerinin 1.216.550,00-TL, dava tarihindeki değerinin ise 1.963.260,00-TL olduğuna dair ikinci kök rapor alınmış, bu rapora da itiraz edilmesi üzerine aynı heyetten taşınmazın üzerindeki yapılar dikkate alınmaksızın İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi kararının kesinleşme tarihi itibariyle değerinin 815.088,50-TL, dava tarihindeki değerinin ise 1.315.384,20-TL, taşınmaz üzerindeki yapılan değerinin ise 23.395,60-TL olduğuna dair ek rapor alınmış, 09/02/2022 tarihli celsede davalı yanın yeni bir heyetten rapor alınması talebi reddedilerek tahkikat bitirilmiş ve davanın dava dilekçesinde talep edilen 700.000,00-TL üzerinden kabulüne karar verilmiştir.Davalı tarafından ileri sürülen istinaf sebepleri; davacının talebinin dayanağının sebepsiz zenginleşme veya haksız fiil hükümleri olacağı, zamanaşımı süresinin dava tarihi itibariyle dolduğu, mahkemece zapta karşı tekeffül hükümlerine dayanılarak zamanaşımının reddedilmesinin hatalı olduğu, kabule göre de, TCDD tarafından yapılan kamulaştırmanın taşınmazın tapu kaydında görünmediği, davalının taşınmaza tapuda malik olduğunu ve geçerli bir satış işlemi ile taşınmazı davacıya devrettiği, davalıya atfedilecek bir kusur bulunmadığı, TCDD tarafından açılan davayı davalıya bildirme külfetini yerine getirmeyen ve devlete karşı tapudaki yanlış kayıt nedeniyle tazminat davası açmayan davacının zararın ortaya çıkmasına kendisinin sebep olduğu, bu nedenle zapta karşı tekeffül hükümlerine göre de davanın reddi gerektiği, bilirkişi raporlarına yapılan itirazların değerlendirilmediği, dosyaya hukuki mütalaa sunmuş olmalarına rağmen, Devlet'in ve davalının sorumluluğuna ilişkin şartların oluşup oluşmadığına dair eşya hukuku ve borçlar hukuku alanında uzman bilirkişilerce değerlendirme yapılmadığı gibi, mahkemece de bu konuda değerlendirme yapılmadığı yönündedir.Feri müdahiller tarafından ileri sürülen istinaf sebepleri; TMK 1007. Maddesine dayalı olarak devlete karşı açılacak davalarda zamanaşımı süresinin haksız fiil zamanaşımı olduğu, dava tarihi itibariyle zamanaşımı süresinin dolduğu, dolmadığı kabul edilse dahi haksız fiilin koşullarının oluşmadığı yönündedir.Dava konusu İskenderun, ... Köyü ... parsel sayılı taşınmazı, 05/08/1993 tarihinde 700.000.000,00-TL bedelle satın aldığı ve davacı adına tescilin gerçekleştiği dosyaya mübrez resmi satış senedinden anlaşılmıştır. İhbar olunan TCDD tarafından davacı aleyhine İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 esas sayılı dosyası nezdinde tapu iptali ve tescil davası açılmış olup, mahkemece demir yolu kenarında olan ... parsel sayılı taşınmazın 1900'lü yıllarda TCDD lehine kamulaştırıldığı, bu hususun 1912 tarihli TCDD kamulaştırma haritasının yerinde uygulanması sonucu tespit edildiği, kamu mallarının olağan veya olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yolu ile kazanılmalarının mümkün olmadığı, Kadastro Kanunun 12/3 fıkrasının kamu malları için uygulanamayacağı, dava konusu taşınmazın da TCDD güzergahı için kamulaştırmaya tabi tutulmuş ve kamu hizmetine özgülenmiş olduğu gerekçeleri ile davanın kabulüne, ... parsel nolu taşınmazın davacı adına olan tapu kaydının iptali ile TCDD adına tapuya tesciline karar verilmiş, karara karşı davalı tarafından yapılan temyiz ve karar düzeltme başvuruları Yargıtay 18 Hukuk Dairesi tarafından reddedilmiş ve karar 02/07/2007 tarihinde kesinleşmiştir.6100 Sayılı HMK'nun 33 maddesi uyarınca maddi olguları bildirmek taraflara, bunların hukuki nitelendirmesini yapmak ise hakime aittir. Her ne kadar dava dilekçesinde sebepsiz zenginleşme hukuki sebebine dayanılmış ise de, yukarıda açıklanan maddi olguya göre, davacının maliki bulunduğu taşınmazın, satış sözleşmesinin kurulduğu sırada var olan bir sebebe dayalı olarak kesinleşen mahkeme kararıyla iptal edilmesi, satılanın zaptı mahiyetinde olup, uyuşmazlıkTBK'nun 214 ve devamı maddeleri uyarınca (818 Sayılı BK'nun 189 maddes) uyarınca zapta karşı tekeffül hükümleri çerçevesinde çözülmelidir. Yargıtay 20 Hukuk Dairesi'nin 2016/14105 esas, 2019/3515 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere taşınmaz satımında zapta karşı tekeffülden dolayı açılan davalarda zamanaşımı, 6098 Sayılı TBK'nun 146 (818 Sayılı BK'nun 125) maddesi gereğince on yıl olup, zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi tapu iptal ve tescil davasının kesinleşme tarihi olan 02/07/2007 tarihidir. Davacı tarafından 02/07/2007 tarihinden itibaren işlemeye başlayan on yıllık zamanaşımı süresi dolmadan 29/07/2013 tarihinde açılmış olduğundan, davalı yanın zamanaşımına yönelik istinaf sebebi yerinde görülmemiştir. (Yrg.20.HD.2016/14105E.2019/3515 K.)Somut olayda tam zapt hali söz konusu olup, TBK'nun 217/1 (818 Sayılı BK'nun 192/1) fıkrası uyarınca, satılanın tam zaptı halinde satış sözleşmesi kendiliğinden sona ermiş sayılır ve alıcı satılandan ekde etmeyi ihmal ettiği ürünlerin değeri indirilerek ödemiş olduğu satış bedelinin faizi ile birlikte geri verilmesini, satılanı elinden alan üçüncü kişiden isteyemeceği giderleri, satıcıya bildirmekle kaçınabilecekleri dışında tüm yargılama giderlerini, tam zapt yüzünden doğrudan doğruya uğradığı diğer zararları talep edebileceği gibi, hükmün ikinci fıkrası uyarınca satıcı, kendisine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alıcının satılanın elinden alınması yüzünden uğramış olduğu diğer zararları da girmekle yükümlüdür. Davacı her ne kadar satılanın rayiç değerinin ödenmesini istemiş ise de, TBK'nun 217/1 fıkrası uyarınca tam zapt halinde alıcı, satılanın rayiç değerini değil, ödemiş olduğu satış bedelinin faizi ile iadesini talep edebilir. Davacı tarafından dava 700.000,00-TL değer üzerinden açılmış olup, ilk derece mahkemesinin aldığı ilk bilirkişi raporunda davacının 1993 yılında ödemiş olduğu 700.000.000,00-TL'nin dava tarihi itibariyle güncellenmiş değerinin 1.014.054,71-TL olduğunun tespit edildiği, bu değer netice-i talepten fazla olduğundan mahkemece davanın 700.000,00-TL üzerinden kabul edilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı, davalının aksi yöndeki istinaf sebeplerinin yerinde olmadığı anlaşılmıştır.Fer'i müdahillerin istinaf sebepleri; eldeki davanın TMK'nun 1007 maddesine dayalı olarak devlet aleyhine açılmış bir tazminat davası olmadığı, bu nedenle davacının tapu kaydındaki hata nedeniyle uğradığı zararının tazmini talebi bakımından zamanaşımı süresinin dolup dolmadığı, yahut devlet aleyhine tazminat koşullarının oluşup oluşmadığının eldeki davanın konusunu oluşturmadığı, davasız yargılama olmaz ilkesi gereği davalı yanında davaya katılan fer'i müdahiller yönünden uyuşmazlığın konusunu teşkil etmeyen hususlarda mahkemece yargılama yapılamayacağı anlaşılmakla yerinde görülmemiştir.Sonuç itibariyle; ilk derece mahkemesi kararında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı gibi, kamu düzenine aykırılık da tespit edilmediğinden, davalının ve fer'i müdahillerin istinaf başvurularının 6100 Sayılı HMK'nun 353/1-b1 maddesi uyarınca esastan reddine karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;1-Davalının ve fer'i müdahillerin istinaf başvurularının 6100 sayılı HMK' nın 353/1-b-1 maddesi gereğince ayrı ayrı ESASTAN REDDİNE,2-Harçlar Kanunu gereğince istinaf edenler tarafından yatırılan istinaf kanun yoluna başvurma harcının hazineye gelir kaydına,3-Karar tarihi itibariyle Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 47.817,00-TL istinaf karar harcından istinaf eden tarafından peşin olarak yatırılan 11.954,25-TL harcın mahsubu ile bakiye 35.862,75-TL'nin davalıdan tahsili ile hazineye gelir kaydına, 4-İstinaf yargılama giderlerinin istinaf talep eden üzerinde bırakılmasına, 5-Artan gider avansı varsa karar kesinleştiğinde ve talep halinde avansı yatıran tarafa iadesine, Dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda HMK'nın 361/1. maddesi gereğince kararın taraflara tebliğ tarihinden itibaren iki haftalık yasal süre içerisinde Yargıtay temyiz yasa yolu açık olmak üzere 27/02/2025 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ:Dava konusu İskenderun, ... Köyü ... parsel sayılı taşınmazı, 05/08/1993 tarihinde 700.000.000,00-TL bedelle satın aldığı ve davacı adına tescilin gerçekleştiği dosyaya mübrez resmi satış senedinden anlaşılmıştır. İhbar olunan TCDD tarafından davacı aleyhine İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 esas sayılı dosyası nezdinde tapu iptali ve tescil davası açılmış olup, mahkemece demir yolu kenarında olan 345 parsel sayılı taşınmazın 1900'lü yıllarda TCDD lehine kamulaştırıldığı, bu hususun 1912 tarihli TCDD kamulaştırma haritasının yerinde uygulanması sonucu tespit edildiği, kamu mallarının olağan veya olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yolu ile kazanılmalarının mümkün olmadığı, Kadastro Kanunun 12/3 fıkrasının kamu malları için uygulanamayacağı, dava konusu taşınmazın da TCDD güzergahı için kamulaştırmaya tabi tutulmuş ve kamu hizmetine özgülenmiş olduğu gerekçeleri ile davanın kabulüne, ... parsel nolu taşınmazın davacı adına olan tapu kaydının iptali ile TCDD adına tapuya tesciline karar verilmiş, karara karşı davalı tarafından yapılan temyiz ve karar düzeltme başvuruları Yargıtay 18 Hukuk Dairesi tarafından reddedilmiş ve karar 02/07/2007 tarihinde kesinleşmiştir.İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile, davalı adına olan tescilin yolsuz olduğu, taşınmazın kamu malı olması nedeniyle davacının TMK'nun 1023 maddesinden faydalanamadığı, dolayısıyla davacı adına olan tescilin de yolsuz olduğu kesinleşmiştir. Taşınmazın davacı adına tescili (tasarruf işlemi) geçersizdir. Öte yandan tasarruf işleminin kazanma sebebini oluşturan, tapuda resmi şekilde yapılan ve taşınmaz mülkiyetini devir borcu doğuran taşınmaz satış sözleşmesi de, sözleşmenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 Sayılı BK'nun 20(6098 Sayılı TBK'nun 27) maddesi uyarınca konusunun imkansız olması nedeniyle kesin hükümsüzdür. Buradaki imkansızlık borca aykırılık sonucu doğuracabilecek bir sübjektif imkansızlık değildir. Aksine sözleşme konusu taşınmaz kamu malı olması nedeniyle özel mülkiyete konu olamayacağından, taşınmazın mülkiyetinin devri hukuken imkansız olup, bu imkansızlık başlangıçtaki objektif imkansızlık niteliğindedir (başlangıçtaki objektif imkansızlık konusunda bkz. bkz. Kocayusufpaşaoğlu, Hatemi, Serozan, Arpacı, Borçlar Hukuku Genel Bölüm, Üçüncü cilt, Prof.Dr. Rona Serozan, İfa, İfa Engelleri, Haksız Zenginleşme, Gözden geçirilmiş 7. Bası, Filiz Kitapevi, İstanbul, 2016, s.166 vd; Nihat Yavuz, Borçlar Hukuku El Kitabı, Birnci Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018 s. 162 vd.) Taşınmaz mülkiyetini tescil işlemi TMK'un 1024 maddesi uyarınca illi olduğundan, dayandığı borçlandırıcı işleminin (kazanma sebebi) geçersizliği tescili de geçersiz hale getirecektir(bkz. Hatemi, Serozan, Arpacı, Borçlar Hukuku Genel Bölüm, Birinci cilt, Prof.Dr. Necip Kocayusufpaşaoğlu, Borçlar Hukukuna Giriş, Hukuki İşlem, Sözleşme, Gözden geçirilmiş 7. Bası, Filiz Kitapevi, İstanbul, 2016, s.130).Konusu başlangıçta ve objektif olarak imkansız olan dava konusu sözleşmeden taraflar için borç doğmayacaktır. İfa edilmiş borçlar mevcut ise, sebepsiz zenginleşme hükümlerine ve denkleştirici adalet ilkesine göre iadesi gerekecektir.Davacı taraf adına olan tapu kaydı terkin edildiğinden, davalı aldığı satış bedelini sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iade ile yükümlüdür. 818 Sayılı BK'nun 66 maddesi uyarınca, sebepsiz zenginleşmeden doğan davalar hak sahibinin iadeyi talep hakkının doğduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir ve halde sebepsiz zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl içerisinde zamanaşımına uğrayacaktır. 6098 Sayılı Borçlar Kanununda kısa süreli zamanaşımı iki yıla çıkarılmıştır. 6098 Sayılı Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 5/1 fıkrası uyarınca, Türk Borçlar Kanunun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış zamanaşımı süreleri, eski kanun hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden başlayarak Türk Borçlar Kanunda öngörülen sürenin geçmesi ile zamanaşımı süresi dolmuş olur. Somut olayda davacının sebepsiz zenginleşmeye dayalı olarak davalıya ödediği satış bedelini iade hakkının mevcut olduğunu öğrendiği tarih, İskenderun 1 Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2002/391 esas, 2006/31 karar sayılı ilamının kesinleştiği 02/07/2007 tarihi olup, 818 sayılı Borçlar Kanununun 66 maddesinde düzenlenen bir yıllık zamanaşımı süresi 03/07/2008 tarihi itibariyle dolmuştur. Zamanaşımı süresi 6098 Sayılı Kanunun yürülük tarihinden önce dolduğundan, Türk Borçlar Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 5/1 fıkrasının ikinci cümlesinin de uygulanması mümkün değildir. Davacı tarafından eldeki dava zamanaşımı süresi dolduktan sonra 29/07/2013 tarihinde ikame edilmiş olup, davalı taraf süresinde sunduğu cevap dilekçesi ile zamanaşımı def'ini ileri sürmüştür. Konusu baştan ve objektif olarak imkansız olan sözleşmenin kesin hükümsüz olması karşısında, somut olayda uygulanma olanağı bulunmayan zapta karşı tekeffül hükümlerine göre, davacı talebinin on yıllık zamanaşımına tabi olduğuna yönelik çoğunluk görüşüne katılmıyor muhalif kalıyorum. 27/02/2025