(5237 S. K. m. 3, 43, 50, 51, 53, 61, 155, 168) (5271 S. K. m. 170, 231, 243, 280, 281, 283) (4721 S. K. m. 973) (765 S. K. m. 80, 523) (YCGK 14.01.2014 T. 2013/14-384 E. 2014/2 K.) (YCGK 30.05.2006 T. 2005/7-173 E. 2006/145 K.) (YCGK 08.07.2003 T. 2003/5-189 E. 2003/207 K.) (YCGK 13.10.1998 T. 1998/11-205 E. 1998/304 K.) (YCGK 02.03.1987 T. 1986/6-341 E. 1987/84 K.) (YCGK 27.05.2008 T. 2008/11-127 E. 2008/147 K.) (YCGK 20.06.2006 T. 2006/10-124 E. 2006/165 K.) (YCGK 07.10.2008 T. 2008/1-198 E. 2008/211 K.)
Yukarıda açık kimliği yazılı sanık H. D. hakkındaki kamu davasının yapılan açık yargılaması sonunda:
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 01/10/2014 gün ve 2014/50637 Soruşturma, 2014/41239 Esas ve 2014/15652 sayılı iddianamesiyle sanığın hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi istemi ile kamu davası açılmıştır.
İSTİNAFA KONU HÜKÜM:
Yapılan yargılama sonucunda; hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan sanığın mahkumiyetine dair İstanbul 53.Asliye Ceza Mahkemesi'nin 27/12/2016 gün, 2014/289 Esas, 2016/613 Karar sayılı hükmüne karşı, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine, Dairemizce, CMK.nın 280/1-c maddesi gereğince, davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına, CMK.nın 281/1.maddesi uyarınca duruşma hazırlığı işlemlerinin kararda imzası bulunan heyet tarafından yerine getirilmesine dair 07/03/2017 gün, 2017/599 Esas sayılı karar verilerek duruşma açılmıştır.
İLK DERECELİ MAHKEMECE YAPILAN YARGILAMA AŞAMASINDA ALINAN TARAF BEYANLARI:
SANIK H. D. SAVUNMASINDA; "Ben savunmalarımı yazılı olarak vermek istiyorum. Dilekçe içeriğini aynen tekrar ediyorum. Ben 01/11/2013 tarihinde müştekiye ait Mesa Güvenlik isimli iş yerinde muhasebeci olarak çalışmaya başladım, bu süre içerisinde maaşlarım düzenli olarak verilmediği gibi sigorta primlerim de ödenmedi, müşteki bana zaman zaman çekleri ve tahsil edilen paraları kendi adıma alabileceğimi belirtti, bunun üzerine ben tahsil etmiş olduğum 7.000TL'yi almıştım, bu durum tespit edildi, ben suça konu çekleri de ciro ederek kendi borcuma karşılık C. C.'e vermiştim, ancak almış olduğum miktar benim alacaklarımdan fazla olunca pişman oldum ve kendiliğimden polis karakoluna giderek suçu kabullendim, ben müştekinin zararını karşılamak istiyorum " şeklinde beyanda bulunmuştur.
KATILAN ME. S. K. BEYANINDA; "Sanık benim yanımda yaklaşık 4-5 ay kadar çalışmıştır, savunmasına katılmıyorum, almış olduğu çeklerin bedeli ise 150.000TL civarıdır, net olmamakla birlikte bu miktarın yaklaşık 30.000 TL'lik kısmını ancak iptal ettirebildim, diğer çek bedelleri 3. şahıslar tarafından tahsil edilmemiştir, zararım sanık tarafından giderilmemiştir, sanıktan şikayetçiyim, cezalandırılmasını istiyorum, davaya katılmak istiyorum " şeklinde beyanda bulunmuştur.
DAİREMİZCE AÇILAN DURUŞMADAKİ BEYANLAR:
SANIK H. D. SAVUNMASINDA; "Ben savunmamı daha önce ilk dereceli mahkemede yapmıştım, tekrarlıyorum, suç tarihinde katılana ait M. Güvenlik isimli işyerinde muhasebeci olarak görev yapıyordum. İddianamede belirtildiği şekilde katılan şirkete gönderilen çekleri görevim gereği aldım, ciro etmek suretiyle suça konu çekleri C. K. isimli arkadaşıma vermiştim. Bu anlamda suçlamayı kabul ediyorum ancak karşı tarafın uğramış olduğu zararı, miktarını hatırlamamakla beraber kısmi olarak giderdim, tamamını da gidermeyi düşünüyorum, daha önce katılan tarafla birlikte sulh protokolü yapmıştım, fakat daha sonra bu protokolden vazgeçtiler, ben karşı tarafın zararını taksitler halinde ödemeyi tahahhüt ediyorum katılan taraf bunu kabul ederse ödemeyi gerçekleştireceğim, " şeklinde beyanda bulunmuştur.
İDDİA MAKAMI ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASINDA:
"Esasa ilişkin görüşümüzü yazılı olarak hazırlayıp sunduğumuz görüş kapsamında sanığın eylemine uyan 5237 sayılı TCK.nın 155/2, 43/1 168/2-4 ve 53 maddelerince cezalandırılmasına, ayrıca mağdur vekilinin istinaf talebinden vazgeçmiş olması nedeniyle aleyhe istinaf talebi bulunmadığından 5271 sayılı CMK.nın 283.maddesinin gözetilmesine karar verilmesi mütalaa olunur." şeklinde görüş bildirmiştir.
DELİLLER:
1-İddia,
2-Sanık savunması,
3-Nüfus ve Sabıka Kaydı,
4-Mağdur vekilinin şikayet ile istinaf kanun yoluna başvusundan vazgeçtiklerine dair dilekçe ve beyanları,
5-Zararın tazmin edildiğine dair dekontlar,
6-Tüm dosya kapsamı.
KABUL VE GEREKÇE;
Öncelikle suçun unsurları olan seçimlik hareketlerin irdelenmesi zorunludur.
“Güveni kötüye kullanma” suçu 5237 sayılı TCK.nın 155.maddesinde;
“(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır.
(2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlemiş, maddenin gerekçesinde de; “Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi (fail) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır... Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir” açıklaması yapılmıştır.
Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, yasa koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkar edilmesiyle oluşmaktadır.
TCK.nın 155.maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 sayılı Medeni Yasamızın 973.maddesinde; “Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir” şeklinde açıklanmış, asli ve fer'i zilyetlik ise Yasanın 974.maddesinde; “Zilyet, bir sınırlı ayni hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur.
Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan asli zilyet, diğeri fer'i zilyettir” biçiminde tanımlanmıştır.
Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkar yasa koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir.
Bu aşamada, "zincirleme suç" kavramı üzerinde durulması gereklidir.
Zincirleme suç, 765 sayılı Kanunun 80.maddesinde; "Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır" şeklinde düzenlenmiştir. Buna karşın 5237 sayılı Kanunun 43.maddesinin ilk fıkrasında; "Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır" biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; "Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır" denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; "Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, ... ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz" düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir.
5237 sayılı TCK.nın 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;
a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,
b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,
c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.
Zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli olan unsurların üzerinde ayrıntılı olarak durulmasında yarar bulunmaktadır.
a) Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi;
Aynı suç 5237 sayılı TCK.nun 43. maddesinde; “Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır” denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide “aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu”, kanunda düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Buna göre suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz etmek mümkün iken, suçun ismi değiştiğinde artık aynı suçtan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hali de dahildir. Zincirleme suç oluşturan eylemlerden bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, işlenen suçların isimleri değişmediği sürece, aynı suç sayılacaktır. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara, 2008. s.316; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1.cilt, Ankara, 2014, s.1241-1242; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 8.bası, Ankara, 2015, s.489-490; Türkan Sancar Yalçın-Yeni Türk Ceza Kanununda “Zincirleme Suç”, TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s.253)
765 sayılı TCK.da yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer şartların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi mümkündür. Nitekim 765 sayılı TCK.nın yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir.
5237 sayılı TCK.nın 43/1.maddesinde bulunan “değişik zamanlarda” ifadesinin açıklığı karşısında, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda öğreti ve uygulamada tam bir görüş birliği bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCK.nın 61.maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır.
Ayrıca, yasada “aynı zaman” ve “değişik zaman” kavramları konusunda bir açıklık bulunmadığından ve önceden kesin saptamaların yapılması da olanaklı olmadığından, bu husus her somut olayın özelliği göz önüne alınarak değerlendirilmeli ve eylemlerin “değişik zamanlarda” işlenip işlenmediği belirlenmelidir.
“Aynı suç” kavramı da irdelenmelidir.
Aynı suç; 5237 sayılı TCK.nın 43.maddesinde “bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır” denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide; “aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu”, yasada düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Buna göre suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz etmek mümkün iken, suçun ismi değiştiğinde artık aynı suçtan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hali de dahildir. Zincirleme suç oluşturan eylemlerden bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, işlenen suçların isimleri değişmediği sürece, aynı suç sayılacaktır. (Toroslu Nevzat Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara, 2008. s.316; Yaşar Osman-Gökcan Hasan Tahsin-Artuç Mustafa, Türk Ceza Kanunu, 1.cilt, Ankara, 2010, s.1213-1215; Koca Mahmut-Üzülmez İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2008, s.410; Sancar, Türkan Yalçın Yeni Türk Ceza Kanununda
“Zincirleme Suç”, TBB Dergisi, Sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253)
b) İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması;
Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9.bası, Ankara, 2015, s.289; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11.bası, Ankara, 2015, s.214-216; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8.bası, Ankara, 2015, s.106-107; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 6.cilt, Ankara, 2014, s.7958-7959)
c) Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi;
Ceza Genel Kurulunun 14/01/2014 gün ve 384-2, 03/12/2013 gün ve 1475-577, 30/05/2006 gün ve 173-145, 08/07/2003 gün ve 189-207, 13/10/1998 gün ve 205-304, 20/03/1995 gün ve 48-68 ile 02/03/1987 gün ve 341-84 sayılı kararlarında "aynı suç işleme kararı" kavramından, kanunun aynı hükmünü birçok kez ihlal etme hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyetin anlaşılması gerektiği, bu bağlamda failin suçu işlemeden önce bir plan yapmasının veya bu suça niyet etmesinin, fakat fiili bir defada yapmak yerine, kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmesinin, hareketinin önceki hareketinin devamı olmasının ve tüm hareketleri arasında sübjektif bir bağlantı bulunmasının anlaşılması gerektiği kabul edilmiş, ilk eylemle ikinci eylem arasında makul sayılamayacak uzunca bir sürenin geçmesinin, sanığın aynı suç işleme kararıyla değil, çıkan fırsatlardan yararlanmak suretiyle suçu işlediğini gösterdiği belirtilmiştir.
Öğretide ise aynı suç işleme kararının, kanunun aynı hükmünü müteaddit defa ihlal etmek hususunda önceden kurulan bir plan ve genel bir niyet anlamında bulunduğu (Sulhi Dönmezer-Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1, Beta Basım Yayım, 14.bası, İstanbul, 1999, s.398 vd), çok genel bir birliğin, genel bir saik birliği sonucuna götüreceği, saik birliğinin, kararda birliği meydana getiremeyeceği, suç saiki, niyeti, amacı ile kararının karıştırılmaması gerektiği, yine fırsat çıktığı zaman suç işlemek için verilen genel bir kararın, müteselsil suçun bu sübjektif şartını oluşturmayacağı (Türkan Yalçın Sancar, Müteselsil Suç, Seçkin Yayınevi, Ankara, 1995, s.70 vd), failin çıkacak her fırsattan yararlanmak hususunda genel ve soyut bir kararının varlığının aynı suç işleme kararının kabulünü gerektirmeyeceği (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s.136-137; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 8.bası, Ankara, 2015, s.497), kanunda kullanılan karar tabirinden anlaşılması gerekenin, failin daha baştan itibaren birden fazla suçu kısım kısım işlemeye yönelik tasavvuru olduğu, önceden bir plan yapmış, niyetini oluşturmuş, fakat bunu bir defada gerçekleştireceği yerde, kısımlara bölmeyi ve o suretle gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plana göre hareket etmiş olduğu için zincirleme suçun kabul edildiği (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 18.Baskı, Ankara, 2015, s.612-613), zincirleme suç halinde failin somut fiiline ve fiillerin bütününe yönelik olmak üzere iki iradesinden söz edilebileceği, zincirleme suç işlemeye yönelik iradenin, yani bir suç işleme kararının her bir suça ilişkin kasıttan önce geldiği (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 4.bası, İstanbul, 2015, s.456), zincirleme suçun sübjektif şartının bir suç işleme kararının icrası kapsamında işlenen suçlar arasında manevi bir bağ bulunması olduğu (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 11.bası, Ankara, 2015, s.564), suçların işleniş biçimindeki benzerlik, aynı türden fırsatları değerlendirme, suçla korunan hukuki değer, hareketin yöneldiği maddi konunun nitelik ve başkalıkları ve suçlar arasındaki zaman aralığı gibi dışa yansıyan veri ve davranışlardan yararlanılarak tespit edilecek olan bir suç işleme kararının kanunun aynı hükmünü ihlal etmek hususundaki failin genel planı olduğu (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 9.bası, Ankara, 2015, s. 697-698) görüşleri ileri sürülmüştür.
Suç kastından daha geniş bir anlamı içeren suç işleme kararı, suç kastından daha önce gelen genel bir karar ve niyeti ifade etmektedir. Önce suç işleme kararı verilmekte ve bundan sonra bu genel kararın icrası farklı zamanlardaki suçlarla gerçekleştirilmektedir. Kararın gerçekleştirilmesi için gerekli suçların her birinde ayrı suç kastları, bir başka deyişle bir suç için gerekli olan maddi ve manevi unsurlar ayrı ayrı yer almaktadır. Böylece suç işleme kararı denilen genel plan, niyet veya karar, zinciri oluşturan ve her biri birbirinden bağımsız olan suçları birbirine bağlayan ortak bir zemini oluşturur.
Suç işleme kararının yenilenip yenilenmediği, birden çok suçun aynı karara dayanıp dayanmadığı, aynı zamanda suçlar arasındaki süre ile de ilgilidir. İşlenen suçların arasında kısa zaman aralıklarının olması suç işleme kararında birlik olduğuna; uzun zaman aralıklarının olması ise suç işleme kararında birlik olmadığına karine teşkil edebilecektir. Yine de çeşitli suçlar arasında az veya çok uzun zaman aralığının var olması, bu suçların aynı suç işleme kararının etkisi altında işlendiğini ya da işlenmediğini her zaman göstermeyecektir. Diğer bir anlatımla, sürenin uzunluğu kararın yenilendiğini düşündürebileceği gibi, kısalığı da her zaman kararın yürürlükte olduğunu göstermeyebilecektir. Diğer taraftan, hukuki veya fiili kesintiler olduğunda farklı değerlendirmeler yapılması mümkündür. Ancak bu değerlendirme her olayda ayrı ayrı ve diğer şartlar da dikkate alınarak yapılmalıdır. Bu nedenle, başlangıçta belirli bir süre geçince suç işleme kararı yenilenmiş ya da değişmiş olur demek, soyut ve delillerden kopuk bir değerlendirme olacaktır. Failin iç dünyasını ilgilendiren bu kararın varlığının her olayın özelliğine göre suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluşum ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler değerlendirilerek belirlenmesi gerekecektir.
Görüldüğü üzere, zincirleme suçun oluşumu için işlenen suçlar arasında ne kadar zaman geçmesi gerektiği konusunda genel ve mutlak bir kural koymak mümkün olmadığından, hangi süre içerisinde işlenirse işlensin, işlenen suç başlangıçtaki genel niyete veya suç işleme konusundaki tek karara dayanıyor ise zincirleme suç hükümleri uygulanacak, ancak işlenen suç failin yeni bir suç işleme kararına dayanıyorsa artık zincirleme suç söz konusu olmayacaktır.
Zincirleme suça ilişkin bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın çözümüne katkısı bakımından "hukuki kesinti" kavramı üzerinde durulması gerekmektedir.
Yapılmakta olan soruşturma sonucunda toplanan delillerin failin suçu işlediği yönünde yeterli şüphe oluşturması üzerine Cumhuriyet savcısınca şüpheli hakkında CMK.nın 170.maddesi uyarınca iddianamenin düzenlenmesiyle hukuki kesinti oluşmaktadır. İddianamenin düzenlenmesiyle olaylar arasında hukuki kesinti oluştuğundan iddianamenin düzenlenmesinden sonra devam eden eylemler ise başka bir ceza soruşturmasının konusunu oluşturacaktır. Başka bir anlatımla sanık hakkında iddianame düzenlendikten sonra, sanık tarafından aynı suçun tekrar işlenmesi durumunda, yeni ve ayrı bir suç söz konusu olacaktır.
Buna karşın işlemiş olduğu suçtan dolayı henüz hakkında iddianame düzenlenmeden, sanığın aynı suç işleme kararıyla ve aynı mağdura karşı yeniden suç işlemesi durumunda, hukuki kesinti gerçekleşmeden aynı suçun işlenmesi söz konusu olduğundan sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanacaktır. Bu ahvalde sanığın her suçtan ayrı ayrı cezalandırılması yoluna gidilmeyecek, sanığa bir suçtan ceza verildikten sonra hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanmak suretiyle cezasından artırım yapılacaktır.
Buna göre, soruşturma aşamasında sanığın aynı suç işleme kararıyla, aynı mağdura karşı değişik zamanlarda aynı suçu işlediğinin tespit edilmesi durumda, soruşturma dosyalarının birleştirilerek kamu davası açılması, bu hususa riayet edilmeden kamu davalarının açılması halinde ise hukuki kesintinin oluşmasından önce sanığın aynı mağdura karşı bir suç işleme kararıyla aynı suçu değişik zamanlarda işlediğinin anlaşılması durumunda dava dosyalarının birleştirilerek sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının değerlendirilmesi isabetli bir uygulama olacaktır.
Bu aşamadan sonra zincirleme suç hükümlerinin uygulanma şartlarının mevcudiyeti halinde cezanın nasıl belirlenmesi gerektiği üzerinde durulmalıdır.
Bir suçun zincirleme biçimde işlendiğinin kabulü halinde, faile her bir suç için ayrı ayrı ceza verilmeyecek, tek bir ceza verilip bu ceza üzerinden TCK.nın 43/1.maddesi gereğince artırım yapılacaktır.
Failin işlediği suçlar aynı nitelikte ise, örneğin her biri suçun basit veya nitelikli hali ise burada ceza bu basit veya nitelikli hal üzerinden belirlenecektir. Failin işlediği suçlardan bir kısmı suçun basit bir kısmı da nitelikli hali ise, nitelikli hal daha fazla ceza verilmesini gerektiren bir nitelikli hal ise ceza bunun üzerinden belirlenmeli, ancak nitelikli hal suçun basit şekline göre daha az ceza verilmesini gerektiren bir nitelikli hal ise ceza suçun basit şekli üzerinden belirlenmelidir.
TCK.nın 168.maddesinde yer verilen “etkin pişmanlık” ile TCK.nın 168/4. maddesindeki “kısmen geri verme veya tazmin hali" kavramları üzerinde durulmalıdır.
Pişmanlık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; "yaptığı bir iş ya da davranışının olumsuz sonucunu görerek üzülme, nadim olma" şeklinde tanımlanmaktadır.
Öğreti ve uygulamada; "bir suçun işlenmesinden sonra failin, herhangi bir dış etken bulunmaksızın kendi hür iradesiyle, meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarına etkin pişmanlık" denilmektedir.
Türk Ceza Kanununun kabul ettiği suç teorisi uyarınca, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşmesiyle, ortaya cezalandırmayı gerektirir bir haksızlık çıkmakta ve kusurluluğu kaldıran bir sebebin bulunmaması halinde, fail hakkında bir ceza ya da güvenlik tedbirine hükmolunmaktadır. Fakat bazı hallerde kanun koyucu, failin cezalandırılması için başka birtakım unsurların da bulunması veyahut bulunmamasını aramıştır. İşte haksızlık ve kusur isnadı dışında kalan bu gibi hususlar "suçun unsurları dışında kalan haller" başlığı altında ele alınmaktadır. Bunlardan failin cezalandırılması için gerekli olanlara "objektif cezalandırılabilme şartları," bulunmaması gerekenlere ise "şahsi cezasızlık sebepleri" ya da "cezayı kaldıran veya azaltan şahsi sebepler" denilmektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 8. Baskı, s. 351). Bu yönüyle etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler arasında yer almaktadır.
İşledikleri suç nedeniyle şahısların cezalandırılması kural olmakla birlikte, bir kısım şartların gerçekleşmesi durumunda kişi hakkında ceza davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza verilmesinden veya mahkûm olunan cezanın infazından vazgeçilmesi izlenen suç politikasının bir gereğidir. Bilindiği üzere suç, bir süreç içerisinde işlenmekte olup, buna suç yolu ya da "iter criminis" denilmektedir. Bu süreçte fail, önce belli bir suçu işlemek hususunda karar vermekte, daha sonra bunun icrasına yönelik hazırlıkları yapmakta, son olarak icra hareketlerini gerçekleştirmektedir. Çoğu suç, fiilin icra edilmesiyle tamamlanırken, kanuni tarifte ayrıca bir unsur olarak neticeye yer verilen suçlarda, suçun tamamlanması için fiilin icra edilmesinden başka ayrıca söz konusu neticenin gerçekleşmesi de aranmaktadır. Türk Ceza Kanununun 36. maddesindeki "gönüllü vazgeçme" düzenlemesi ile failin suç yolundan dönerek, suçun tamamlanmasını veyahut da neticenin gerçekleşmesini önlemesi; etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeler ile de, suç tamamlandıktan sonra hatasının farkına vararak nedamet duyup neden olduğu haksızlığın neticelerini gidermesi için teşvikte bulunulması amaçlanmıştır.
TCK.da etkin pişmanlık tüm suçlarda uygulanabilecek genel bir hüküm olarak değil, özel suç tipleri bakımından uygulanabilecek istisnai bir müessese olarak düzenlenmiştir. Bu bağlamda kanun koyucu bazı suçlara ilişkin etkin pişmanlık düzenlemesini "etkin pişmanlık" başlığıyla bağımsız bir madde halinde (TCK 93, 110, 168, 192, 201, 221, 248, 254, 269, 274, 293) bazılarını ise suç tipinin düzenlendiği maddenin bir fıkrası şeklinde gerçekleştirmiştir. (TCK 184/5, 230/5, 245/5, 275/2, 275/3, 281/3, 282/6, 289/2, 297/4, 316/2) Bu hükümlerin bir kısmında etkin pişmanlık nedeniyle cezanın tamamen ortadan kaldırılması öngörülmüş, bir kısmında ise sadece belli oranda indirilmesi kabul edilmiştir.
Etkin pişmanlık, kanunun etkin pişmanlığa imkan tanığı her suç tipinde, o suçun karakterine uygun bir yapıya bürünmektedir. (Yasemin Baba, Türk Ceza Kanununda Etkin Pişmanlık, Oniki Levha Yayınları, İstanbul 2013, s. 22) Ancak bu durum, etkin pişmanlık hükümleri arasında hiçbir ortak unsur olmadığı anlamına gelmemektedir. Gerek Türk Ceza Kanunundaki gerekse özel ceza kanunlarındaki etkin pişmanlık düzenlemeleri incelendiğinde ve öğreti ile yerleşik yargısal kararlardaki görüşler de değerlendirildiğinde etkin pişmanlığın unsurlarının;
1- Kanunda etkin pişmanlığa imkan tanıyan bir düzenleme bulunması,
2- Suçun tamamlanmış olması,
3- Failin kanunda öngörülen biçimde aktif bir davranışının gerçekleşmesi,
4- Failin bu davranışın iradi olması,
Şeklinde belirlenmesi mümkündür.
Etkin pişmanlığın uygulanabilmesi için öncelikle kanunda o suç ve faili bakımından buna imkan tanıyan özel bir hüküm bulunması gerekir. Her suç açısından etkin pişmanlığın uygulanması mümkün değildir. Esasen niteliği gereği her suç etkin pişmanlığa elverişli de değildir. Bir suç tipi bakımından kanunda etkin pişmanlık düzenlemesi öngörülmemiş ise "kanunilik ilkesi" uyarınca kıyas veya yorum yoluyla da olsa etkin pişmanlık uygulanamaz Örneğin TCK.nın 168.maddesinde malvarlığına yönelik bazı suçlar bakımından etkin pişmanlık düzenlemesi öngörülmüştür. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu bu suçlar arasında sayılmadığından, bu suç da malvarlığına yönelik bir suç olmasına karşın TCK.nın 168. maddesinin uygulanması mümkün değildir.
Etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için suçun tamamlanmış olması gerekir. Teşebbüs aşamasında kalan suçlar bakımından etkin pişmanlıktan söz edilemez ancak şartları var ise "gönüllü vazgeçme" gündeme gelebilir.
Etkin pişmanlığın diğer bir şartı, failin kanunda öngörüldüğü biçimde, pişmanlığını gösteren aktif bir davranışının bulunmasıdır. Gerçekten de etkin pişmanlığa ilişkin kanuni düzenlemeler incelendiğinde; "suçun meydana çıkmasına ve diğer suçluların yakalanmasına hizmet ve yardım etme", "mağdurun şahsına zararı dokunmaksızın kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakma", "mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderme", "diğer suç ortaklarını ve sahte olarak üretilen para veya kıymetli damgaların üretildiği veya saklandığı yerleri merciine haber verme", "örgütü dağıtma ya da verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlama", "iftiradan dönme", "gerçeği söyleme" gibi çeşitli şekillerde failden işlediği suçla gerçekleşen haksızlığın neticelerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaya yönelik aktif davranışlarda bulunmasının arandığı görülmektedir. Gerçekleştirdiği haksızlığın neticelerini kanunun aradığı biçimde ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir aktif davranışta bulunmayan fail hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Nitekim kanun koyucu tarafından da etkin pişmanlığın adlandırılmasında sergilenmesi gereken davranışın bu özellikleri gözetilerek "etkin" kelimesi tercih edilmiştir. Karşılaştırılmalı hukukta da müessesenin isimlendirilmesinde benzer bir vurgunun yapıldığı görülmektedir. Örneğin; Alman, Fransız, İspanyol, İngiliz Hukukunda adlandırma sırasıyla; "Tätige Reue", "Repentir actif", "Arrepentimiento activo eficaz", "Active Repentance" şeklinde yapılmıştır. Ancak aktif davranış, "bizzat fail tarafından bir davranışta bulunmasının zorunlu olduğu" şeklinde anlaşılmamalıdır. Failin iradesine dayanan üçüncü kişinin hareketi de, bu hareketin yapılmasına fail tarafından neden olunduğu sürece yeterli kabul edilmelidir.
Etkin pişmanlığın varlığının kabul edilebilmesi için sanığın suç sonrası sergilediği aktif davranışın iradi olması da gerekmektedir. Bu şart, etkin pişmanlığın sübjektif unsurunu teşkil etmektedir. Etkin pişmanlığın var olduğunun kabulü için, tek başına failin haksızlığın sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarda bulunmuş olması yeterli değildir. Etkin pişmanlıkta fail, suç sonrası mağdurun uğradığı zararı gidermeyi, engellemeyi, düzeltmeyi ya da tehlikeyi önlemeyi iradi yani gönüllü olarak gerçekleştirmelidir. Çoğu zaman fail bu tür davranışları, suçu işledikten sonra duyduğu pişmanlığın tesiri ile yapmaktadır. Bu nedenle müessesenin adlandırılmasına tercih edilen ikinci kelime "pişmanlık" olmuştur. Aynı şekilde karşılaştırılmalı hukukta örnekleri verilen isimlerden anlaşılacağı üzere "tövbe" kelimesi ile bu vurgunun yapıldığı görülmektedir. Etkin pişmanlıkta ceza verilmesinden vazgeçilmesinin veyahut cezadan bir indirim yapılmasının temelinde failin bu pişmanlığı yatmaktadır. Zira cezalandırılmada güdülen asıl amaç, kişilerin pişmanlık duymasını sağlayıp yeniden topluma kazandırılmasıdır. Failin dışa yansıyan davranışlarının pişmanlığının tezahürü olarak kabul edilebilecek derecede iradi olması yeterli olup, iç dünyasına bakılarak gerçekten samimi olup olmadığı aranmayacaktır. Bu bakımdan sanığın davranışında cezadan kurtulma saiki de etkili olmuş olsa, önemli olan salt bu saikle hareket edilmemiş olmasıdır. Nitekim Türk Ceza Kanununun uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçunda etkin pişmanlığa ilişkin 192. maddesiyle ilgili görüşmelerde, bu kanunun hazırlanmasında görevli akademisyenlerden Adem Sözüer; "Gönüllü vazgeçme veya etkin pişmanlıkta, kişinin iç dünyasında gerçekten nedamet duyup duymadığına bakmıyoruz sadece; yani gönüllü vazgeçme ve etkin pişmanlıkta suç politikası gereğince kişinin suç yolundan kendi iradesiyle dönüp dönmemesine bakıyoruz. O yüzden, kendi iç dünyasında gerçekten pişmanlık duyup duymadığına ilişkin konular, aslında ne gönüllü vazgeçmeyi, suça teşebbüsü ne de buradaki etkin pişmanlığı belirleyici unsuru değildir" şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. (Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı, Ankara 2005, s. 697)
Etkin pişmanlık kavramıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra 5237 sayılı TCK.nın 168. maddesindeki etkin pişmanlık müessesesinin düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCK.nın 523.maddesinden oldukça farklıdır. 29/06/1955 gün ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulunun 11/11/1997 gün ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı üzere, 765 sayılı TCK.nın 523. maddesi "iade ve tazmin" esasına dayalıdır. 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK.nun 168. maddesi ise, tazminden çok "pişmanlık" esasına dayanmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27/05/2008 gün ve 127-147 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında vurgulandığı üzere; TCK.nın 168.maddesinde yer alan etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi gerekmektedir.
Öğretide hakim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCK.nın 168. maddesinin, 765 sayılı TCK.nınn 523. maddesinden farklı olarak, tazminden çok pişmanlık esasına dayandığı kabul edilmektedir. (Teorik Ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-R. Murat Önok, 7.Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2010, s. 638; Ceza Hukuku Özel Hükümler, Sedat Bakıcı, Adalet Yayınevi, Ankara 2008, s. 934; Hırsızlık Suçları, Erdal Noyan, Bilge Yayınevi, Ankara 2007, s. 396; Türk Ceza Kanunu Yorumu, Ali Parlar-Muzaffer Hatipoğlu, Ankara 2007, c. 2, s.1318)
TCK.nın 168.maddesinin düzenlenmesi sırasında maddeye, "failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi" ibaresi eklenmek suretiyle, muhtemel tereddütlerin önüne geçilmek istenmiştir. Zira metinde geçen "bizzat pişmanlık göstererek" ibaresi, düzenlemenin "tek başına iade ve tazmine" değil, "pişmanlık sonucu olan iade ve tazmine" önem atfettiğinin açık göstergesidir. Kanun koyucunun da "tek başına iade ve tazmine" değil, "pişmanlık sonucu olan iade ve tazmine" önem verdiği madde ile ilgili görüşmelerde kullanılan ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır. (Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı, Ankara 2005, s. 616).
Bu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hallerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, TCK.nın 168.maddesinin uygulanma şartları oluşmayacaktır. Buna karşılık, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi şartı yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp, davranışlar yoluyla da ifade edilmesi olayın özelliğine göre mümkün olabilecektir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27/05/2008 gün ve 127-147 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da açıkça vurgulandığı üzere; 5237 sayılı TCK.nın 168.maddesinde yer alan “etkin pişmanlık” hükmünün uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi gerekmektedir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesine de değinmek gereklidir.
5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK.nın 231.maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;
1) Suça ilişkin olarak;
a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması,
b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,
2) Sanığa ilişkin olarak;
a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,
b- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,
c- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,
d- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması,
Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.
Tüm bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve onsekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapılması için, yargılamanın herhangi bir sujesinin talepte bulunması şart değildir. Maddede öngörülen şartların oluşup oluşmadığı ve bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı hakim tarafından her olayda re'sen değerlendirilip takdir edilmeli ve denetime imkan verecek biçimde kararda gösterilmelidir.
Anılan bu objektif koşullar ile birlikte 'Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılmasına' ilişkin takdire dayalı subjektif koşulun da gerçekleşmesi halinde 'hükmün açıklanmasının geri bırakılması' müessesesinin uygulanması olanağı bulunmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14/07/2009 gün ve 163-202 ile 29/09/2009 gün ve 130-213 sayılı kararlarında da gösterildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK.nın 223. maddesi gereğince düşürülmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Koşullu bir düşme nedeni oluşturan 'hükmün açıklanmasının geri bırakılması' müessesesi objektif koşulların varlığı halinde mahkemece, diğer kişiselleştirme hükümlerinden önce ve resen değerlendirilerek, uygulanması yönünde kanaate ulaşıldığı takdirde, hiçbir isteme bağlı olmaksızın öncelikle uygulanmak zorundadır.
"..sanığın katılana ait iş yerinde bir süre çalıştığı, bu dönemde şirkete ait bir kısım müşteri çeklerinin arkasını ciro ederek kendi borcuna karşılık başkasına verdiği, daha sonra durumun anlaşıldığı, sanığın eylemini kabul ederek katılana kısmi ödemede bulunduğu ancak kısmi ödemenin katılan tarafından kabul edilmediği, bu şekilde sanığın katılana karşı güveni kötüye kullanma suçunu işlediği" şeklindeki gerekçe ile sanığın "mahkumiyetine" karar veren ilk dereceli Mahkeme kararı "isabetli" ise de, temel cezanın belirlenmesinde TCK.nın 61/1.madde ve fıkralarında yer alan ölçütler nazara alınmak suretiyle TCK.nın 3/1.maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, suç konusunun önemi, meydana gelen zararın ağırlığı göz önünde bulundurularak "sanık hakkında alt ve üst sınırlar arasında vicdanları rahatsız etmeyecek şekilde hakkaniyete uygun bir cezaya hükmolunması gerektiğinin gözetilmemesi" ile yüklenen suçu bir suç işleme kararı cümlesinden olmak üzere değişik zamanlarda işlediği kabul edilen sanık hakkında zincirleme suç hükümlerini düzenleyen "TCK.nın 43/1.maddesinin uygulanmaması" ile "sanık hakkında TCK.nın 155/2.. maddesine göre kurulan hükümde, hapis cezası yanında, "adli para cezasına da hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi" suretiyle "eksik ceza tayini" nedeni ile Dairemizce duruşma açılmasına karar verilerek yargılama yapılmıştır.
İlk derece mahkemelerince verilen ve içerisinde hata barındıran hükümlerin istinaf incelemesine konu edilmesi halinde "aleyhe değiştirmeme zorunluluğu" ya da "aleyhe düzeltme yasağı" kavramlarına değinilmesi de gereklidir.
Cezayı aleyhe değiştirememe yasağı öğreti ve uygulamada; "istinaf veya temyiz davası yalnızca sanık veya müdafii ya da sanık lehine Cumhuriyet savcısı veya sanığın eşi ya da yasal temsilcisi tarafından açıldığında hükümde yaptırımın türü ve ağırlığı bakımından sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir anlatımla aleyhe sonuç verici düzeltmelerin yapılamaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır olamaması" şeklinde tanımlanmaktadır.
Cezayı aleyhe değiştirememe yasağı, hükmün istinaf incelemesine başlarken, bakış açısını belirleyen bir usul kuralı olduğu gibi, bozmadan sonraki aşamada da ceza miktarının sınırını belirleyen bir yargılama ilkesidir. Bu sebeple istinaf incelemesinde öncelikle istinaf kanun yolu başvurusunun lehe veya aleyhe mi olduğu tespit edilip, inceleme buna göre yapılmalı ve sanık lehine tecelli eden bir hatanın doğuracağı hukuki neticeler aleyhte başvuru bulunmadıkça değiştirilmemelidir.
Latince "reformatio in pejus judici appellato non licet" olarak adlandırılan, "bir hükmün aleyhe değiştirilmesi caiz değildir. Şeklinde tercüme edilen, öğreti ve uygulamada ise, "lehe kanun yolu davası üzerine hükmü aleyhe değiştirmeme, aleyhe bozmama zorunluluğu, aleyhe düzeltme yasağı, yaptırım ve sonuçlarını aleyhe kötüleştirememe ya da ağırlaştıramama kuralı, aleyhe bozma yasağı" olarak ifade edilen bu ilkenin amacı; hükmün aleyhine bozulabileceğini düşünen sanığın bazı davalarda istinaf ya da temyiz kanun yoluna başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek ve kanun yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır.
Bu kuralla ilgili olarak 01/06/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 283.maddesinde "İstinaf yoluna sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz." düzenlemesine yer verilmiştir.
Kanundaki açık düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; yaptırımı ve sonuçlarını aleyhe değiştirme yasağının kapsamı yalnızca ceza miktarı ile sınırlı olacak, sanık veya onun lehine ilgililer tarafından istinaf davası açıldığında, lehe bozma üzerine yeniden kurulan hükümle belirlenen ceza ve sonuç önceki hükümle belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamayacaktır.
Gerek bozma ilamında, gerekse yerel mahkemece bozmadan sonra kurulan hükümde yaptırım ve sonuçları aleyhe değiştirme yasağına aykırılığın söz konusu olup olmadığı önceki ve sonraki hükümlerde yer alan ceza ve yaptırımların tüm yönleri ile karşılaştırılması suretiyle belirlenecektir.
Ceza Genel Kurulunun 20/06/2006 gün ve 124-165 sayılı kararında; istinaf ve temyiz kanun yolları bakımından pozitif hukukumuzda yer alan “cezanın aleyhe değiştirilmemesi” ilkesinin, ceza muhakemesinin mutlak ve vazgeçilemez değerleri arasında yer alan ve evrensel hukukun benimsediği bir ilke olmadığı, kanunun düzenleniş biçimi ve amacı itibarıyla, asıl ceza yargılamasında verilen kararlara karşı kesin hükme kadar masumiyet karinesinden yararlanma hakkı bulunan sanığın istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurudan çekinmemesini temine yönelik bir prensip olduğu açıklanmıştır.
Belirtildiği üzere aleyhe değiştirme yasağı münhasıran “cezalar” ile ilgili ve sınırlı olup, fiilin nitelendirilmesinde ve suç adının belirlenmesinde geçerli değildir. Cezalar 5237 sayılı TCK.nın 45.maddesinde; hapis ve adli para cezaları olarak sayıldığından, cezalar arasında sayılmayan güvenlik tedbirleri ile diğer müesseselerin bu yasak kapsamda değerlendirilemeyeceği Ceza Genel Kurulunca duraksamasız olarak kabul edilegelmiştir.
Hatalı oluşturulan hükmün yalnız sanık lehine istinaf edilmesi halinde aleyhe değiştirmeme zorunluluğu ya da aleyhe düzeltme yasağı kuralı çerçevesinde sonuç cezanın kanun yoluna başvuruda önemi ve Bölge Adliye Mahkemesi ilgili Dairesinin ne şekilde karar vereceği hususuna da değinmek gerekecektir.
Bölge Adliye Mahkemesi ilgili Dairesi'nce yapılacak denetimde, mevcut delillerin yerel mahkemece yanlış değerlendirildiği ve bu nedenle somut olaya ilişkin hukuki nitelemenin yanlış yapıldığı sonucuna varılırsa duruşma açılabilinecektir. Sair hallerde ise, yol göstermek ve uygulamada birliği sağlamak amacıyla eleştiri ile yetinilerek, aleyhe istinaf olmadığı vurgulanmak suretiyle hükme yönelik istinaf kanun yolu başvurusu esastan reddedilmelidir.
Lehe istinaf davasında ise, suç niteliğinin belirlenmesinde yanılgıya düşüldüğü belirlenirse, cezanın tür ve miktarı yönünden önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacağı şartı ile kanuna aykırı olan hükümle ilgili olarak açılacak duruşma sonucunda yeni hüküm kurulması olanaklı olmalıdır.
Buna göre eleştiri, istinaf mahkemesince aleyhe istinaf bulunmaması veya sonuca etkili olmaması nedeniyle mutlak bozma sebebi teşkil etmeyen bir hukuka aykırılığa uyarıcı, öğretici ve yol gösterici nitelikte işaret edilmesi olup, kural olarak “istinaf istemelerinin CMK.nın 280.maddesi gereğince esastan reddi” kararlarında söz konusudur. Hükmün sanık lehine belirlenen hukuka aykırılıklar veya zorunluluklar nedeniyle bozulması durumunda sanığın aleyhine tespit edilen hukuka aykırılıklar da bozma sebebi yapılmalı ve hükmün lehe-aleyhe bozulmasına karar verilmelidir. Aksi takdirde sanığın; önceki yanılgılı uygulama nedeniyle ortaya çıkan hafif sonuç cezadan, ikinci kez mahkumiyetin sonuçlarını da kapsayacak şekilde yararlandırılmasını sağlayacak, sanığa daha önce bir kez tanınmış olan atıfet genişletilmek suretiyle, hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına, adalet ve eşitlik ilkelerinin zedelenmesine yol açılmış olacaktır.
Bu genel açıklamalardan sonra istinaf incelemesi sırasında hükümdeki uygulama, hesaplama ve maddi (yazım) hatalarının aleyhe istinaf olmaması halinde nasıl değerlendirilmesi gerektiği tartışılmalıdır.
Hükümdeki isim, yaş vb. bilgilerin yanlış yazılmasından kaynaklanan maddi (yazım) hataları aleyhte değiştirme yasağı kapsamında olmadığından Bölge Adliye Mahkemesi'nce düzeltilebileceği aşikardır.
Kanun maddesinin yanlış yorumlanmasının söz konusu olduğu, yargıcın takdirine bağlı ve bilinçli uygulamalardaki hata ve aykırılıkların yani uygulama hatalarının aleyhte değiştirme yasağı kapsamında kalacağı, suç tarihi, sanığın ismi, yaşı vb. şekildeki yazım hatalarının ise bu yasak kapsamında değerlendirilemeyeceği konusunda da tereddüt bulunmamaktadır.
Hesap hatalarının ise bu yasak kapsamında kalıp kalmadığı konusunun, hesap hatasının sonuç cezaya etkisi gözetilerek çözümlenmesi gerekmektedir. Çünkü, "cezayı aleyhe bozma veya düzeltme yasağı"nın konusunu temel ceza ya da indirim-artırım sırasındaki ara ceza miktarı değil sonuç ceza oluşturmaktadır.
Bu bağlamda, cezanın belirlenmesi aşamasında artırım ya da indirim yapılırken hesap veya yazım hatası yapılıp bir sonraki hesaplamanın yapıldığı ya da sonuç cezanın açıklandığı fıkrada bu hatadan dönülerek doğru sonuca ulaşılmış, dolayısıyla aradaki hesap ya da yazım hatası sonuca etkili olmamış ise, yapılan hesap ya da yazım hatası "cezayı aleyhe bozma veya düzeltme yasağı" kapsamında kalmayacak, aksi halde, yani yapılan hesap ya da yazım hatası, sanığın daha az ceza almasına yol açacak şekilde sonuç cezanın belirlenmesine yol açmış ve hüküm bu sonuç üzerine kurulmuş ise, hatalı da olsa açıklanan ve hükmedilen bu ceza miktarı anılan kurala konu olacaktır. Aleyhe istinaf kanun yolu başvurusu bulunmadığı halde sonuç cezanın hesap hatası, yazım hatası denilerek düzeltilmesi veya kazanılmış hak saklı tutulmadan bozmaya konu edilmesi CMK.nın 283. maddesindeki amir kurala aykırı olacaktır.
Nitekim Ceza Genel Kurulumuz da çeşitli kararları ile, hesap hatası yapılan hükme ilişkin lehe kanun yoluna başvuru davasında aleyhe düzeltmeme zorunluluğuna açıklık getirmiş ve öncelikle ... lehe veya aleyhe mi olduğu tespit edilerek, incelemenin buna göre yapılması gerektiği, sanık lehine tecelli edecek bir hatanın tazammun edeceği hukuki neticelerin aleyhte tevessülatta bulunmadıkça değiştirilemeyeceği’ (31.01.1949 gün ve 171-35), ‘hesap hatası sonucunda eksik tayin edilen hapis cezasının ceza miktarı yönünden kazanılmış hak oluşturacağı’ (07.10.2008 gün ve 198-211) vurgulamıştır.
Dairemizce açılan duruşmanın yapılan yargılamasında, sanık müdafii ile istinaf kanun yoluna başvuru yapan katılan vekili 18/09/2017 günlü dilekçe ile sanığın tüm zararlarını tazmin ettiğinden hakkındaki şikayet ve istinaf kanun yolu başvurusundan vazgeçtiklerini beyan etmesi nedeni ile 20/09/2017 günlü oturumda CMK.nın 243.maddesi gereğince katılan sıfatı kaldırılmış, 27/09/2017 tarihli celsede verdiği katılan vekili beyanı ile sanığın tüm zararlarını tazmin ettiğinden hakkındaki şikayet ve istinaf kanun yolu başvurusundan vazgeçtiklerini tekrarlamıştır. Dairemizce vaki şikayet ve istinaf kanun yoluna başvuru hakkından vazgeçme nedeni ile CMK.nın 243.maddesi gereğince katılan sıfatı kaldırılmasına bağlı olarak sadece sanık müdafii tarafından yapılan istinaf kanun yoluna başvurusuna istinaden yargılamaya devam edilmiş ve karşı istinaf başvurusu bu aşamada artık bulunmaması nedeni ile ilk dereceli mahkemece sanık lehine yapılan ve duruşma açılmasına gerekçe olan tüm nedenlerin kazanılmış hak teşkil ettiği hususu Dairemizce gözetilerek hüküm kurulmuştur.
İddia, sanık savunması, katılan beyanları ile tüm tüm dosya kapsamı ile tüm dosya kapsamı ve yukarıdaki teorik bilgiler birlikte değerlendirildiğinde;
Mesa Güvenlik isimli işyerinde muhasebeci olarak görev yapan ve suçlamayı kabul ederek ikrarda bulunan sanığın, katılan şirket müşterilerinden Sercan Aplan'ın gönderdiği 6730TL Sentez isimli firmanın gönderdiği 1.030TL ve 6.800TL, Biosis isimli şirketin gönderdiği 20.000 TL,12.000 TL ve 1.000TL, Akademi isimli şirketin gönderdiği 7600TL, Arge Onur isimli şirketin gönderdiği 3700TL, Med elektirik isimli şirketin gönderdiği 3.500 TL, İzay isimli şirketin gönderdiği 4.000TL ve 1.800TL karşılığındaki çekleri görevi gereği teslim alıp şirket kayıtlarına intikal ettirmeden ciro etmek suretiyle C. K. isimli arkadaşına vermesi şeklinde gerçekleşen eyleminin TCK.nın 155/2.maddesinde düzenlenen "Hizmet Nedeni İle Güveni Kötüye Kullanma " suçunu oluşturduğu Dairemizce de kabul edilerek sanığın üzerine atılı sübut bulan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan eylemine uyan TCK.nın 155/2 maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Temel cezanın belirlenmesinde TCK.nın 61/1.madde ve fıkralarında yer alan ölçütler nazara alınmak suretiyle TCK.nın 3/1.maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, suç konusunun önemi, meydana gelen zararın ağırlığı göz önünde bulundurularak sanık hakkında vicdanları rahatsız etmeyecek şekilde hakkaniyete uygun olarak alt sınırdan uzaklaşılarak hapis ve adli gün para cezasına hükmolunmuştur.
Yüklenen suçu bir suç işleme kararı cümlesinden olmak üzere değişik zamanlarda işlediği kabul edilen sanık hakkında zincirleme suç hükümlerini düzenleyen "TCK.nın 43/1.maddesinin uygulanarak temel cezasından arttım cihetine gidilmiştir.
Katılanın kovuşturma aşamasında tüm zararını gidermiş olması nedeniyle sanık hakkında şartları oluştuğundan TCK.nın 168/2 maddesi gereğince hükmolunan cezasından indirim yapılmıştır.
Hükmolunan sonuç cezanın 1 yıl 15 gün hapis olması sebebi ile kısa süreli olmaması, adli sicil kaydına göre daha önce hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi, gözlemlenen hal ve kişiliği itibari ile cezasının ertelenmesi halinde yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmaması, suçtan samimi pişmanlık duymaması nedeni ile şartları gerçekleşmeyen CMK.nın 231, TCK.nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığı Dairemizce takdir edilmiş ise de, ilk dereceli yargılama neticesinde sanığa verilen sonuç 10 ay hapis cezasının TCK.nın 51. maddesi uyarınca ertelenmiş olması ve bu durumun sanık lehine kazanılmış hakka konu teşkil etmesi gözetilerek, sanığa verilen sonuç hapis cezasının TCK.nın 51. maddesi uyarınca ertelenmesine karar verilmesi zorunluluğuna uyulmuştur.
Bu bağlamda, sanığın "hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma" suçu sabit görülerek, aşağıda yazılı şekilde karar verilmiştir.
HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
A-)Hizmet Nedeniyle Güveni Kötüye Kullanmak suçundan sanık H. D.'in mahkumiyetine dair İstanbul 53.Asliye Ceza Mahkemesince verilen 27/12/2016 gün, 2014/289 Esas, 2016/613 Karar sayılı hükmünün CMK.nın 280/2.maddesi gereğince KALDIRILMASINA,
B-)1-Sanık H. D.'in üzerine atılı eylemine uyan Hizmet Nedeniyle Güveni Kötüye Kullanmak suçundan TCK.nın 155/2. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, suç konusunun önemi, meydana gelen zararın ağırlığı göz önünde göz önüne alınarak takdiren ve teşdiden 2 YIL HAPİS ve 120 GÜN ADLİ PARA cezası ile cezalandırılmasına,
2-Yüklenen suçu bir suç işleme kararı cümlesinden olmak üzere değişik zamanlarda zincirleme şekilde işlediği kabul edilen sanık hakkında düzenleyen TCK.nın 43/1.maddesi uyarınca taktiren 1/4 oranında arttırılarak 2 YIL 6 AY HAPİS ve 150 GÜN ADLİ PARA cezası ile cezalandırılmasına,
3-Sanığın suçtan kaynaklanan maddi zararı kovuşturma başladıktan sonra pişmanlık göstererek ödediği anlaşılmakla verilen cezadan 5237 sayılı TCK.nın 168/2 maddesi gereğince takdiren 1/2 oranında indirim yapılarak 1 YIL 3 AY HAPİS ve 75 GÜN ADLİ PARA cezası ile cezalandırılmasına,
4-Sanığın duruşma sırasındaki tutum ve davranışları TCK.nın 62.maddesi uyarınca lehine takdiri indirim sebebi kabul edilerek verilen cezasından 1/6 oranında indirim yapılarak 1 YIL 15 GÜN HAPİS VE 62 GÜN ADLİ PARA cezası ile cezalandırılmasına,
5-Şartları oluşmadığından cezasında başkaca artırım veya indirim yapılmasına yer olmadığına
6-Sanık hakkında tayin olunan 62 gün adli para cezasının TCK 52/2-3.maddesi uyarınca günlüğü 20,00TL.den çevrilerek 1.240,00TL ADLİ PARA cezası ile cezalandırılmasına,
7-Sanığa verilen sonuç ceza miktarı, sanığın ekonomik durumu, paranın satın alma gücü dikkate alınarak verilen para cezasının TCK.nın 52/4.maddesi gereğince taksitlendirilmesine takdiren yer olmadığına,
8-Mağdur vekilinin şikayet ve istinaf başvurusundan vazgeçmesi nedeniyle ilk dereceli yargılama neticesinde verilen sadece 10 AY HAPİS cezasının CMK.nın 283. Maddesi uyarınca sanık lehine kazanılmış hakka konu teşkil etmesi gözetilerek, infazın adli gün para cezası olmaksızın sadece 10 ay hapis cezası üzerinden yerine getirilmesine,
9-Hükmolunan sonuç cezanın 1 yıl 15 gün hapis olması sebebi ile kısa süreli olmaması, daha önce hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi, gözlemlenen hal ve kişiliği itibari ile cezasının ertelenmesi halinde yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmaması, suçtan samimi pişmanlık duymaması nedeni ile şartları gerçekleşmeyen CMK.nın 231, TCK.nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığı Dairemizce takdir edilmiş ise de, ilk dereceli yargılama neticesinde sanığa verilen sonuç 10 AY HAPİS cezasının TCK.nın 51. Maddesi uyarınca ertelenmiş olması ve bu durumun sanık lehine kazanılmış hakka konu teşkil etmesi gözetilerek, sanığa verilen sonuç hapis cezasının TCK.nın 51. Maddesi uyarınca ERTELENMESİNE,
TCK.nın 51/3 madde uyarınca sanığa 1 yıl 15 gün süreli olarak denetim süresi belirlenmesine,
Denetim süresinin sanığın kişiliği, sosyal durumu göz önüne alınarak, herhangi bir yükümlülük belirlenmeden ve uzman görevlendirilmeden geçirilmesine,
TCK.nın 51/7. maddesi gereğince sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi halinde; ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesinin ihtarına, (ihtar edilemedi),
TCK.nın 51/8. maddesi gereğince denetim süresinin iyi halli olarak geçirildiği takdirde, cezanın infaz edilmiş sayılayacağına, (ihtar edilemedi),
10-Yargılama nedeni ile ilk dereceli mahkemece yapılan 67,10TL ile Dairemizce yapılan yargılama kapsamında hesap edilen 63TL olmak üzere toplam 130,10TL yargılama giderinin sanıktan alınarak, hazineye irat kaydına,
11-Sanığın sabıkasında bulunan Osmaneli Sulh Ceza Mahkemesinin 15/07/2011 gün, 2010/140 Esas, 2010/127 Karar sayılı ilamı ile sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olması nedeniyle hüküm kesinleştiğinde ilgili dosyaya ihbarda bulunulmasına,
Dair, sanık ve katılan vekilinin yüzüne, iddia makamında İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Oğuzhan MADEN'in huzuru ile talebe uygun olarak,
Yüzüne karşı hüküm açıklananlar yönünden; hükmün tefhiminden itibaren, CMK.nın 291.maddesi gereğince 15 gün içinde Dairemize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere yazmana (zabıt katibine) beyanda bulunmak veyahut da bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek suretiyle, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından incelenmek üzere temyiz yolu açık olmak üzere, oybirliğiyle verilen karar 5271 sayılı CMK.nın 231/1.maddesi uyarınca açıkça okunup, gerekçesi ana çizgileri ile anlatıldı. 27/09/2017 (¤¤)