AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 23831/19
Ekrem TARHAN / Türkiye
Başkan
Branko Lubarda
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 27 Eylül 2022 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
1959 doğumlu bir Türk vatandaşı olan ve İstanbul’da ikamet eden, Batman Barosuna bağlı Avukat O. Çelik tarafından temsil edilen Ekrem Tarhan’ın (“başvuran”), 22 Nisan 2019 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu 23831/19 no.lu başvuruyu dikkate alarak, gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, yargı makamlarının, iyi niyet ilkesine dayanarak, kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde, kamulaştırma işleminden haberdar olduğu tarihten sonraki bir tarihte mülk sahibi tarafından mülk üzerinde inşa edilen yapıların değerini dikkate almayı reddetmesiyle ilgilidir. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü (“SYGM”), 2011 yılında, bir hidrolik baraj projesi çerçevesinde Siirt’te bir dizi araziyi acele kamulaştırmaya karar vermiştir. SYGM, 31 Ekim 2011 tarihinde, tarım arazisinin kamulaştırma işlemlerine tabi olduğunu başvurana bildirmiş ve satış fiyatını görüşmek üzere kendisini bir toplantıya davet etmiştir. SYGM, fiyat konusunda herhangi bir görüşme yapılmaması veya anlaşmaya varılmaması halinde, kamulaştırma bedelinin belirlenmesi amacıyla Siirt Asliye Hukuk Mahkemesine (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) başvuracağını belirtmiştir. SYGM, 17 Temmuz 2013 tarihinde, bedelin belirlenmesi ve mülkün devri için söz konusu mahkemeye başvurmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişilere göre inşaatına bir yıldan daha kısa bir süre önce (yani 31 Ekim 2011 tarihinden çok sonra) başlanan ve inşaatı bitmemiş iki binanın başvuranın arazisinde bulunduğunu gözlemlemiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, bu inşaatların tarım arazisi olan ve üstelik yerleşim alanlarından uzak bir bölgede yer alan mülkün ekonomik amacıyla herhangi bir bağlantısı olmadığını tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesine göre binalar kullanılmak için değil, yalnızca arazinin değerini ve dolayısıyla kamulaştırma bedelini arttırmak amacıyla inşa edilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, sadakat ve iyi niyet ilkeleri ile hakkaniyetin, kamulaştırma bedelinin belirlenmesinde bu binaların dikkate alınmasına aykırı olduğu kanaatine varmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca, herkesin haklarını kullanırken ve yükümlülüklerini yerine getirtirken iyi niyetli olması gerektiğini ve hakkın kötüye kullanımının hukukun korumasından faydalanamayacağını hatırlatmıştır. Asliye Hukuk Mahkemesi, sonuç olarak, başvurana, binaları göz ardı ederek, bilirkişiler tarafından değerlendirildiği şekliyle mülkün değerine denk gelen bir tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Bununla birlikte, bu tazminatın belirlenmesinde yakın zamanda dikilmiş olan bazı ağaçların değerini de dikkate almıştır. Bu çözüm, nihayet 13 Aralık 2017 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır. Başvuran tarafından yapılan bireysel başvuru Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi, daha spesifik olarak yargılamanın süresine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, başvuranın Tazminat Komisyonuna başvurması gerektiği gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmediği nedeniyle bu şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Başvuran, tazminat miktarının hesaplanmasında binaların değerinin dikkate alınmasının reddedilmesinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyete saygı hakkının ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, 8 Kasım 2017 tarihinde aksi yönde bir karar vermiş olduğunu ve bunun adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvuran dahası, yargılamanın süresinin makul olmadığını değerlendirmektedir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.Maddesi Bağlamındaki Şikâyet Hakkında Mahkeme, mülkünün değeri ile makul ölçüde uyumlu bir tutar ödenmedikçe, mülkiyetten yoksun bırakmanın normal olarak 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca aşırı bir müdahale teşkil edeceğini hatırlatmaktadır (Papachelas/Yunanistan [BD], no. 31423/96, § 48, AİHM 1999 II). Mahkeme, mahkemelerin bir bilirkişi raporuna dayanarak ve mülkün bir tarım arazisi olduğunu değerlendirerek tazminata hükmettiklerini gözlemlemektedir. Mahkeme, ilke olarak, özellikle kamulaştırılan mülkün sınıflandırılmasına ilişkin olarak, mahkemelerin değerlendirmesinin keyfi olduğunun veya açıkça makul olmadığının ortaya çıktığı durumlar hariç, ulusal bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hataları tanımanın kendi görevi olmadığını hatırlatmaktadır (Kurtuluş/Türkiye (k.k.), no. 24689/06, 28 Eylül 2010). Mahkeme, kamulaştırma bedelinin belirlenmesi amacıyla, mahkemelerin arazi üzerindeki iki binayı göz ardı ederken, bu tür bir yaklaşımı gerekçelendiren nedenleri usulüne uygun bir şekilde açıkladıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuran tarafından sunulan gerekçelerin makul olmaktan uzak olduğu kanaatine varmaktadır. Nitekim başvuran, kamulaştırma prosedüründen tamamen haberdar olmasıyla birlikte arazisi üzerinde binaların inşasına başlamıştır. İlgili bu noktaya itiraz etmemiştir. Bununla birlikte başvuran, kullanılamayacağını bildiği söz konusu inşaatların yapılma nedenlerini açıklamaya yönelik bir gerekçe belirtmemiştir. Ayrıca başvuran, söz konusu inşaatların kullanım amacını ve kullanım şeklini de hiçbir zaman belirtmemiştir. Bu binalar, yerleşim bölgelerinden uzak bir tarım arazisine inşa edilmiştir ve binaların tarımsal faaliyetle herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır. Mahkeme, bu koşullar altında, ilgili tarafından izlenen tek amacın haksız bir şekilde kamulaştırma bedelini yükseltmek olduğu ve böyle bir davranışın iyi niyet ve sadakat ilkelerine aykırı olduğu kanaatine varan ulusal mahkemelerin yaklaşımını sorgulamasına imkân veren herhangi bir unsur görmemektedir. Mahkeme dolayısıyla başvurana ödenen tazminatın mülkünün değeri ile makul ölçüde uyumlu olduğunu ve mahkemelerin bu şekilde karar vererek, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin gerektirdiği âdil dengeyi ihlal etmediklerini değerlendirmektedir. Mahkeme, başvurunun bu kısmının, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğu sonucuna varmaktadır (Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası).Sözleşme’nin 6. Maddesi Bağlamındaki Şikâyetler Hakkında Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında içtihatlardan ayrılma iddiasına ilişkin şikâyetle ilgili olarak, konu hakkındaki içtihatlarından doğan ve Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye ([BD], no. 13279/05, §§ 49-58, 20 Ekim 2011) kararında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme öncelikle, başvuranın dayandığı 8 Kasım 2017 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararının davasına konu olan hususla tam olarak aynı olmadığını zira söz konusu kararın inşaatlara değil, dikime yönelik olduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Yargıtay içtihatlarından bir ayrılma olmuş olduğu varsayılsa bile bunun derin ve süregelen bir ayrılma olduğuna ilişkin bir belirti bulunmamaktadır. Nitekim başvuran yalnızca, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kendi davasında benimsenenin aksine bir çözüm benimsediği tek bir örnek sunmaktadır. Ayrıca, iddia edilen içtihat ayrılığına konu olan hususla ilgili bir kanunun kabul edildiği de belirtilmelidir (Kamulaştırma Kanunu’nun 25. maddesinde değişiklik yapan ve kamulaştırma prosedürünün ilanından sonra gerçekleştirilen inşaatların ve dikimlerin tazminatın belirlenmesinde dikkate alınmaması gerektiğini belirten 12 Temmuz 2013 tarihli ve 6495 sayılı Kanun). Son olarak, Türk hukuk sisteminin her halükârda içtihatlardan bu tür bir ayrılmayı telafi etmeye ve içtihatları standartlaştırmaya yönelik bir mekanizmaya sahip olduğunu belirtmek gerekir (Turan ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 31924/06 ve 9498/10, § 55, 13 Aralık 2016). Dolayısıyla başvuran tarafından bahsedilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğine dair bir delil teşkil edemez. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksundur ve bu kısım, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında yargılama süresine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, başvuranın Anayasa Mahkemesi tarafından belirtilen hukuk yolunu kullanmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, başvurunun bu kısmının, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğu sonucuna varmaktadır (Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları).Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 20 Ekim 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Branko Lubarda
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan