AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 2272/11
İbrahim TEKER ve diğerleri / TÜRKİYE
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Julia Laffranque
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 20 Haziran 2017 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 3 Şubat 2011 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranların cevaben sunduğu görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1.Başvuranlar, İzmir’de ikamet eden Türk vatandaşlarıdır. Başvuranların adı, soyadı ve doğum tarihlerinin yer aldığı tablo ekte yer almaktadır. Başvuranlar, İzmir Barosu’na bağlı Avukat Z. Erener tarafından temsil edilmiştir.
2.Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşuları başvuranlar tarafından ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibidir.
4.Başvuranlar, 25 Mayıs 1982 tarihinde doğan Sedat Teker’in yakınlarıdır. Başvuranların, Sedat Teker ile olan akrabalık bağları ekte yer almaktadır.
1. Başvuranların yakının ölümü
5. Sedat Teker, 20 Nisan 2003 tarihinde saat 12.30 civarında, devletin televizyon kanalı olan TRT’nin (“TRT’) verici istasyonunu korumakla sorumlu olan Kılkoçan Jandarma Karakolunda askerlik hizmetini yerine getirdiği sırada boş mermi kovanı toplamak için eski bir atık su deposuna girmiştir. Sedat Teker, girdiği bu depoda üzerine beton tablanın düşmesi sonucu ağır bir şekilde yaralanmıştır.
6.Arkadaşları, Sedat Teker’i depodan çıkardıktan sonra hemen yemekhaneye götürmüşler ve yardım çağrısında bulunmuşlardır.
7.Doktor M.K. yaklaşık yirmi dakika sonra tıbbi malzeme ile birlikte Solhan’dan gelmiştir. Doktora göre, askere yapılan ilk muayenede askerin üzerinde spor kıyafeti vardı, bilinci yerindeydi fakat acı çekmekteydi. Doktor, bir iç kanama olabileceği şüphesiyle Sedat Teker’in ambulansla Solhan Devlet Hastanesine sevk edilmesine karar vermiştir.
8.Solhan Devlet Hastanesindeki doktorlar, yaptıkları muayenenin ardından, yaralının acil olarak Bingöl Asker Hastanesine sevk edilmesine karar vermişlerdir. Sedat Teker, hastane yolunda kardiyopulmoner areste (kalp ve solunum durması) girmiş, yapılan kalp masajlarına ve adrenalin enjekte edilmesine rağmen hayata döndürülememiştir.
2. Ceza davaları
9. Ölümün gerçekleştiği gün cesedin dış muayenesi gerçekleştirilmiştir. Doktor, tam otopsi yapılması için cesedi Elazığ Adli Tıp Kurumuna göndermiştir.
10.Söz konusu otopsi, 21 Nisan 2003 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Otopsi raporunda, ölümcül bir iç kanamanın meydana geldiği ve ceset üzerinde herhangi bir darp veya cebir izine rastlanılmadığı sonucuna varılmıştır.
11.Aynı gün içerisinde, bir bilirkişi ekibi olay yerini incelemiş ve tespitlerde bulunmuştur. Bilirkişi raporuna, kaza dışında bir ihtimalin olduğuna yönelik herhangi bir unsur olmadığı ve müteveffanın vücudunda herhangi bir darp izine rastlanılmadığı eklenmiştir. Son olarak raporda, olay günü tutulan tutanağa göre komutanın, bilirkişiler gelene kadar olay yerine kimsenin girmemesini emrettiği yer almaktadır.
12. 20 Nisan 2003 tarihinde soruşturmacılar tarafından alınan ifadesinde asker Y.K., yemek yedikten sonra her zamanki gibi İ.Ö. ile birlikte biraz yürüyüş yaptığını; nöbet tutan Sedat Teker’in, depoya inip boş bir mermi kovanını almak için hizmet silahını kendilerine emanet ettiğini beyan etmiştir. Y.K.’ye göre beton blok, Sedat Teker eski su deposuna girdikten hemen sonra çökmüştür. İ.Ö. söz konusu ifadeyi doğrulamıştır.
13.Sedat Teker’e yardıma giden Çavuş Ö.C. görgü tanıklarının anlattıklarına göre, ilgilinin nöbette olduğunu ve boş bir mermi kovanını almaya çalıştığını teyit etmiştir. Asker O.K. de benzer yönde ifade vermiştir.
14.Başvuran İbrahim Teker, 27 Haziran 2003 tarihinde askeri savcı önünde verdiği ifadede, askerlerin beyanlarına göre Jandarma Karakol Komutanının askerlerine su deposuna yaklaşılmamasına dair bir talimat verdiğini açıklamıştır. Başvurana göre, yukarıdaki açıklamadan, komutanın, yapının tehlike arz ettiğini bildiği ve söz konusu depoya erişimi fiziksel olarak engellemek için gerekli önlemleri alması gerektiği sonucunun çıkarılması gerekir. İbrahim Teker, bahse konu tedbirlerin alınmaması nedeniyle TRT ve jandarma karakolu yetkilileri hakkında şikâyette bulunmayı düşündüğünü belirtmiştir. Başvuran, öte yandan, sağlık durumunun aciliyeti göz önünde bulundurulduğunda oğlunun, niçin helikopter ile hastaneye kaldırılmadığının açıklanması gerektiğini belirtmiştir.
a) TRT yetkililerine karşı açılan ceza yargılaması
15. Sivil mahkeme ve askeri mahkeme arasındaki yetki çatışmasının ardından dava dosyası son olarak Solhan (sivil) Savcılığına gelmiştir.
16.Savcılık soruşturma esnasında, iki kez bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmiştir.
17.İlk rapor, belirtilmeyen bir tarihte, üç bilirkişi tarafından düzenlenmiştir. Raporda sorumluluklar aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:
- Deponun yapımını üstlenen firmanın ve şantiye şefinin, her birinin 1/8 oranında;
- TRT’nin dört yetkilisi olan H.K., O.G., H.O. ve T.T.nin, her birinin 1/8 oranında;
- Jandarma Karakol Komutanının deponun bulunduğu alanı güvenli hale getirmediği ve askerlerinin depoya girmesini engellemediği için 1/8 oranında;
- ve müteveffanın ise, aldığı risk nedeniyle 1/8 oranında kusurlu olduğu belirtilmektedir.
18.3 Mart 2006 tarihli ikinci rapor, İstanbul Teknik Üniversitesinde görev yapan beş kişilik bir bilirkişi heyeti tarafından düzenlenmiştir. Raporda, sorumluluğun yarısı TRT’nin dört yetkilisine ve diğer yarısı ise müteveffaya atfedilmiştir.
19.Solhan Savcılığı, 26 Kasım 2006 tarihinde, taksirle başkasının hayatını tehlikeye attıkları için aynı ilçede bulunan Asliye Ceza Mahkemesi önünde, H.K., O.G., H.O. ve T.T. hakkında suçlamalar yöneltmiştir. Dava dosyası, söz konusu mahkeme ile Bingöl Ağır Ceza Mahkemesi arasında meydana gelen yetki çatışmasının ardından, 17 Kasım 2008 tarihli Yargıtay kararı üzerine ilk mahkemeye gönderilmiştir.
20.İ.Ö., 26 Mart 2007 tarihinde istinabe yoluyla alınan ifadesinde olay günü, öğle yemeğini yedikten sonra komutanlarının talepleri doğrultusunda birçok arkadaşıyla birlikte boş mermi kovanı toplamaya başladığını beyan etmiştir. İ.Ö. beton bloğun, Sedat Teker depoya girdiği anda çöktüğünü belirtmiştir. İ.Ö., Y.D. ile birlikte ilgiliyi çıkarmaya çalıştığını ve diğer askerleri yardıma çağırdığını belirtmiştir.
21.Başvuranlar, 6 Eylül 2007 tarihli mektupta, müteveffaya sorumluluk atfedilen bilirkişi raporlarına itiraz etmişlerdir. Başvuranlara göre, bilirkişilerin tutumu, inceleme yapıldığı sırada bilirkişilerin İ.Ö.nün 26 Mart 2007 tarihli beyanlarından haberdar olmadığı durumuyla açıklanabilir.
22.Kılkoçan Jandarma Karakol Komutanı M.Y. tanık olarak mahkeme huzuruna çıktığında, deponun TRT’ye ait olduğunu ve tel örgüleriyle çevrili karakol sınırları içerisinde yer almasına rağmen nöbet mevzilerinin dışında ve bu mevzilere gidilen yolların dışında kaldığını belirtmiştir. Komutan M.Y., askerlerin kendisine yaptığı açıklamalara göre, Sedat Teker’in deponun içerisinden çıkarıldıktan sonra arkadaşlarına sırtındaki ağrı dışında kendisini iyi hissettiğini söylediğini belirtmektedir. Askerler yine de, ilgilinin iyi olmadığını düşündükleri için ilk yardım ekiplerine haber vermişlerdir.
23.Er Ö.C. ise, komutanın askerlerin kendisine boş mermi kovanları getirmeleri halinde onlara dolu mermiler vereceğini söylediği için Sedat Teker’in boş mermi kovanı toplamaya çalıştığını beyan etmiştir. Ö.C., askerlerin bir önceki gün atış yaptıklarını belirtmiştir.
24.Ulusal mahkeme 9 Nisan 2009 tarihinde, sanıklardan üçünü suçlu bulmuş ve bir yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, sanıkların sosyal ve ekonomik durumlarını, sabıkasız geçmişlerini ve mahkemede bir daha suç işlemeyeceklerine dair kanaat uyandırmalarını dikkate alarak söz konusu cezayı ertelemeli olarak 2.985 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 1.490 avro) para cezasına çevirmiştir. Mahkeme, cezalandırılan kişilerin sebep oldukları zararı gidermediklerini tespit ederek Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörüldüğü gibi hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını reddetmiştir.
25.Yargıtay 21 Mart 2012 tarihli bir kararda, söz konusu hükmü bozmuş ve davanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmesine karar vermiştir.
b) Jandarma karakol komutanı hakkındaki şikâyet
26. Bu arada, başvuranlar 4 Nisan 2009 tarihinde, yakınlarının hayatını kaybetmesi nedeniyle sorumlu tuttukları jandarma karakol komutanı hakkında da şikâyette bulunmuşlardır.
27. Solhan Savcılığı, 9 Eylül 2009 tarihinde, iddia edilen suçun askeri mahkemelerin görev alanına girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir.
28.Elazığ Askeri Savcılığı, 25 Aralık 2009 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Askeri savcılık, Komutan M.Y.’ye herhangi bir kusur atfedilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Savcılığa göre, boş mermi kovanlarının toplatılması, mühimmat kayıtlarının düzgün bir şekilde tutulmasına yarayan yaygın bir uygulama olup, bu durum hiçbir şekilde suç teşkil etmemektedir. Her halükarda, olayların 20 Nisan 2008 tarihinden itibaren zamanaşımına uğradığını belirtmek gerekir.
29.Başvuranların, söz konusu karara yaptıkları itiraz Malatya Askeri Mahkemesi tarafından 15 Mart 2010 tarihinde reddedilmiştir.
3. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Önündeki Tazminat Davası
30. Başvuranlar 18 Eylül 2009 tarihinde, tazminat elde etmek amacıyla TRT’ye zorunlu olan ön müracaatta bulunmuşlardır.
31.Başvuranlar, Jandarma Genel Komutanlığının bağlı olduğu İçişleri Bakanlığına da 23 Eylül 2009 tarihinde müracaatta bulunmuşlardır.
32.Başvuranlar, 2 Aralık 2009 tarihinde, başvurdukları idarelerden olumlu bir cevap alamamaları üzerine, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde tam yargı davası açmışlardır.
33.Yüksek Mahkeme, başvuru dilekçesini, gerekli tüm bilgilerin yer almaması gerekçesiyle iki kez reddetmesinin ardından, son olarak başvuruyu 21 Nisan 2010 tarihli kararı ile süre aşımı nedeniyle reddetmiştir. Yüksek Mahkeme, kanun metinlerinde, ön müracaatların olayın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her halde zarar görülen eylem tarihinden itibaren beş yıllık süre geçmeden yapılması gerektiğinin öngörülmüş olmasına rağmen söz konusu başvuruların ölüm olayının üzerinden altı yıldan daha fazla bir süre geçtikten sonra yapıldığını tespit etmiştir. Yüksek Mahkeme, kuşkusuz başvuranların Asliye Ceza Mahkemesinin verdiği karardan ancak 9 Nisan 2009 tarihinde haberdar olduklarını belirtiklerini, fakat ceza davasının açılmış olmasının, idari başvuru süresini durduracak nitelikte olmadığı gerekçesiyle, bu durumun konuya bir etkisinin olmayacağını kaydetmiştir. Her halükarda, Yüksek Mahkeme, olayın üzerinden altı yıl beş aydan daha fazla bir süre geçtikten sonra yapılan başvurunun beş yıllık süreye riayet edilmemesi nedeniyle süresinde yapılmadığına kanaat getirmiştir.
34.Başvuranlar, başvuru süresinin, kusurun idareye yüklenemeyeceğinin öğrenildiği andan itibaren başlaması gerektiğini düşünerek karar düzeltme talebinde bulunmuşlardır. Oysa başvuranlar, kendilerine göre, jandarma karakol komutanın, askerlerine boş mermi kovanlarını toplama emri verdiğini ancak Asliye Ceza Mahkemesinin kararının ardından öğrenmişlerdir ve bu nedenle olay, kamu hizmeti göreviyle ilgilidir.
35.Öte yandan başvuranlar, 15 Kasım 2006 tarihli bir kararda (2. Daire, 2006/1299 E – 2006/1179 K; aşağıdaki “ İlgili iç hukuk ve uygulaması” başlığı kısmına bakınız”), Yüksek Mahkemenin bir yıllık süreyi, yakınlarının ölümünde idareye atfedilebilir bir kusurun olmadığının öğrenildiği tarihten itibaren başlattığını belirtmektedir.
36. Son olarak başvuranlar, somut olayda uygulanabilir sürenin, idare hukukunda öngörülen bir ve beş yıllık değil, özel hukuk alanındaki Borçlar Kanunu’nda öngörülen on yıllık süre olduğu kanaatindedirler.
37.Yüksek Mahkeme, başsavcının uygun görüşü üzerine 27 Ekim 2010 tarihli karar düzeltme talebini reddetmiştir. Bu yargılamada, 21 Nisan 2010 tarihli kararı veren üç hâkim, karar düzeltme talebi için oluşturulan kurulda da yer almışlardır.
38.Söz konusu karar 22 Kasım 2010 tarihinde başvuranlara tebliğ edilmiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulaması
39. 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 43. maddesi şu şekildedir:
“İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır.”
40. Yüksek Mahkeme, bir yıllık sürenin işlemeye başladığı tarihe ilişkin birçok defa karar vermiştir.
41.Temyiz başvurusunda bulunan ilgililerin yakınının ölümüne ilişkin 3 Aralık 2003 tarihli kararı ile (E.2003/98 – K.2003/897) Yüksek Mahkeme, itirazı süresinde yapılmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. İlgililer, ölüm koşullarını öğrenmiş olmaları gereken, Savcılık tarafından sorumlular hakkında dava açıldığı tarihten itibaren, en geç bir yıllık süre içinde yetkili makamlara başvurmamışlardır.
42. 2 Nisan 2003 tarihli bir kararda (E.2002/190 - K.2003/264), Yüksek Mahkeme, başka bir asker tarafından verilen ve envantere kayıtlı olmayan bir silahın patlaması sonucunda davacıların yakınının ölümüne ilişkin yargılamada bir yıllık başvuru süresinin başlangıcını ölüm tarihi olarak dikkate almıştır.
43.Başka bir askerin ihmali ve talimatlara riayet etmemesi sonucu ilgililerin yakınının hayatını kaybetmesine ilişkin 16 Şubat 2000 tarihli bir kararda (E.2000/114 - K.2000/120) Yüksek Mahkeme, müracaat süresinin başlayacağı tarihi (dies a quo), ilgililerin ceza davasına müdahil olarak katıldıkları ve dosyadaki unsurları öğrendikleri tarih olarak dikkate almıştır.
44. Yüksek Mahkeme’nin 25 Aralık 1991 tarihli kararından (E.1990/249-K.1990/446) söz etmek gerekir. Bu davada askeri idare, başvuru sahibini, 27 Şubat 1986 tarihinde zorunlu askerlik hizmetini yerine getiren oğlunun 17 Şubat 1986 tarihinde doğal bir ölümle hayatını kaybettiğine dair bilgilendirmiştir. Başvuru sahibi ancak, bir astsubay aleyhinde yürütülen ve daha önce kendisinin haberinin olmadığı ceza yargılaması çerçevesinde 19 Ocak 1990 tarihinde gerçekleştirilen bir duruşmaya tanık olarak çağırıldıktan sonra oğlunun, başka bir asker tarafından vurulması sonucunda öldüğünü anlamıştır. Yüksek Mahkeme, başvuru sahibinin, oğlunun ölümünde idarenin bir görevlisinin kusurunun olduğunu bu duruşma esnasında öğrendiği gerekçesiyle bir yıllık sürenin söz konusu duruşma tarihinden itibaren başlaması gerektiğine kanaat getirmiştir.
ŞİKÂYETLER
45. Başvuranlar, yakınlarının ölümüyle ilgili olarak yapılan yargılamaların etkin bir şekilde yürütülmediği, iç hukuk kurallarının göz ardı edildiği kanaatindedirler. Başvuranlar bu bağlamda özellikle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından tazminat başvurularının reddedilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Yüksek Mahkemenin başvuru süresine ilişkin kuralları doğru uygulamadığını ve bağımsız ve tarafsız bir şekilde hareket etmediğini iddia etmektedirler. Başvuranlar ceza yargılamasıyla ilgili olarak söz konusu yargılamanın aşırı uzun sürdüğü kanaatindedirler.
46. Başvuranlar, bu durumun Kürt kökenli olmalarından kaynaklandığını ileri sürmektedirler.
47.Öte yandan başvuranlar, karar düzeltme taleplerinin daha önce temyiz edilen kararın verildiği kurulda yer alan ve çoğunlukla Yüksek Mahkeme hâkimlerinden oluşan bir kurul tarafından incelenmesini eleştirmektedirler.
48.Başvuranlar şikâyetlerini desteklemek için Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2. maddesiyle ilgili şikâyetler
49. Başvuranlar, yakınlarının ölümüne ilişkin yürütülen ceza yargılamasının yeteri kadar etkin olmadığını ve aşırı uzun sürdüğünü iddia etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, söz konusu ölüm sebebiyle tazminat elde edemediklerinden şikâyet etmektedirler. Bu bağlamda, başvuranlar, Yüksek Mahkeme’nin davanın düşürülmesi kararı vermesine yol açan gerekçeyi eleştirmektedirler. Başvuranlara göre başvuru süresi, ölüm tarihi yerine davanın cezai bakımdan sonuçlandığı tarihten itibaren başlaması gerekmektedir. Başvuranlar, tazminat taleplerinin reddedilmesinin ayrımcılık teşkil ettiğini ileri sürmektedirler.
50.Hükümet, söz konusu iddialara karşı çıkmaktadır.
51.Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin tamamının Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğine kanaat getirmektedir. Söz konusu Sözleşme maddesinin ilgili bölümü aşağıdaki gibidir.
“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. (...)”
52.Mahkeme, ölüme kasten sebebiyet verildiği veya ölümün bir saldırı ya da kötü muamele sonucu meydana geldiği iddiasına ilişkin davalarda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşam hakkının korunmasına ilişkin yükümlülüğün, cezai nitelikli, etkin ve resmi bir soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], No. 24014/05, §§ 169-170, 14 Nisan 2015).
53.Buna karşın, ölüme kasten sebebiyet verilmediğinde ve ölüm ihmal sonucu meydana geldiğinde, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan ve etkili bir yargısal sistem kurma yönündeki pozitif yükümlülük, her türlü durumda, mutlaka cezai yargı yoluna başvurulmasını gerektirmemektedir. Benzer yükümlülük, söz konusu hukuk sisteminin, ilgililere sorumlulukların tespit edilmesi, gerektiğinde tazminat ödenmesi veya kararın yayımlanması gibi duruma uygun olan tüm hukuki yaptırımların uygulanması amacıyla tek başına ya da ceza mahkemeleri önünde bir başvuruyla birlikte hukuk mahkemelerine başvuruda bulunma imkânı tanınması halinde yerine getirilebilmektedir. Ayrıca disiplin tedbirleri de öngörülebilir (Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], No. 32967/96, § 51, AİHM 2002-I, Vo/Fransa [BD], No. 53924/00, § 90, AİHM 2004-VIII ve Šilih/Slovenya [BD], No. 71463/01, § 194, 9 Nisan 2009; bk. ayrıca, Centre de ressources juridiques au nom de Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], No. 47848/08, § 132, AİHM 2014 ve yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararı, § 170).
54.Somut olayda Mahkeme, başvuranların yakının hayatını kaza sonucunda kaybetmiş olduğu konusunda bir anlaşmazlık olmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, olası sorumlulukların kabulüne ve ilgililerin zararının giderilmesini sağlayacak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önündeki tam yargı davası gibi tazminat elde edilmesine yönelik bir başvuru yolunun bulunması Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği yükümlülükleri karşılamaktadır. Sonuç olarak söz konusu yükümlülüğe riayet edilip edilmediğini kanıtlamak için ceza yargılamasını incelemeye gerek yoktur.
55.Nitekim Mahkeme, başvuranların Yüksek Mahkeme önünde tazminat davası açma imkânına sahip olduklarını ancak ilgililerin kanunların öngördüğü süreler içinde bu haklarını kullanmadıkları için Yüksek Mahkemenin davayı zamanaşımı nedeniyle reddettiğini not etmektedir.
56.Başvuranlar, Yüksek Mahkemenin usule ilişkin kuralları uygulama şeklinden ve başvurularının esası hakkında inceleme yapılmamasından şikâyet etmektedirler.
57.Başvuru yolu, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerekliliklerini karşılamak için sadece teoride değil, aynı zamanda uygulamada da etkili olması gerektiği için Mahkeme, somut olayda başvuranların gerçekten söz konusu hukuk yolunu kullanabilmelerinin mümkün kılınıp kılınmadığı ya da usul kurallarıyla bu haktan mahrum bırakılıp bırakılmadığını inceleyecektir.
58.Bu bağlamda Mahkeme, başvuru hakkının, mutlak bir hak olmadığını ve bu hakkın doğası gereği, belli bir takdir yetkisine sahip olan Devlet tarafından bazı düzenlemeler yapılmasını gerektirdiği için özellikle kabul edilebilirlik koşullarına dair zımnen izin verilmiş kısıtlamalara tabi olabileceğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte bu sınırlamalar, dava açmak isteyen bir kişinin başvuru hakkının özüne zarar verecek şekilde veya ölçüde açık erişim yollarını kısıtlayamaz. Öte yandan Mahkeme, başvuru süresinin, kişinin geçerli şekilde hareket edebileceğini ileri sürdüğü günden itibaren, yani haklarını ihlal eden işlem veya karardan haberdar olduğu veyahut da haberdar olabileceği ve bu işlem veya karara karşı hareket edebileceği andan itibaren başlayabileceğinin altını çizmektedir (bk. Eşim/Türkiye, No. 59601/09, § 20, 17 Eylül 2013, Yabansu ve diğerleri/Türkiye, No. 43903/09, § 68, 12 Kasım 2013 ve Sefer Yılmaz ve Meryem Yılmaz/Türkiye, No. 611/12, § 70, 17 Kasım 2015).
59. Somut olayda Mahkeme, ulusal hukuka göre, askeri hizmetin yerine getirildiği sırada ölümün meydana gelmesi halinde, kaza tarihinden ya da ilgili kişinin idareye atfedilebilecek bir kusurun olduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde ön idari müracaatın yapılması gerektiğini gözlemlemektedir. Her halükarda, bir yıllık sürenin hesaplanması için kabul edilen başlangıç tarihi ne olursa olsun, müracaatın ölümün ardından en geç beş yıl içerisinde yapılması gerekmektedir.
60.Mahkeme, olayın 23 Nisan 2003 tarihinde meydana geldiğini ve ilk idari müracaatın, altı yılı aşkın bir süre sonra 18 Eylül 2009 tarihinde, yani kanun tarafından öngörülen süreler dolduktan sonra yapıldığını tespit etmektedir.
61.Başvuranlar, ancak idareye atfedilebilir bir kusurun olduğunu öğrendikleri tarihten itibaren Yüksek Mahkeme önünde geçerli bir şekilde dava açabildiklerini belirtmektedirler. Başvuranlara göre, söz konusu kusur jandarma karakol komutanının boş mermi kovanlarının toplatılması emriyle ilgilidir. Oysa başvuranların söz konusu olgusal unsur ve idarenin kusuru hakkında ancak 9 Nisan 2009 tarihli mahkeme kararının ardından bilgileri olmuştur. Başvuranlar, yalnızca söz konusu tarihten itibaren fiilen idari başvuruda bulunabilecekleri kanaatindeler. Oysa söz konusu tarihte, müracaatta bulunmak için zamanaşımı süresinin zaten dolmuş olması nedeniyle başvuranlar başvuru hakkından mahrum edildiklerini düşünmektedirler.
62.Mahkeme söz konusu düşünceye katılmamaktadır.
63.Öncelikle Mahkeme, başvuranların, yakınlarının hayatına mal olan eski deponun risk teşkil ettiğini ve bu alanın güvenli hale getirilmesine veya girişlerin yasaklanmasına yönelik herhangi bir tedbir alınmadığını öğrendikleri andan itibaren uğradıkları zarar ile idari olgu arasında nedensellik bağının olduğunu anlamak ve mahkemeler önünde bahse konu idarenin sorumluluğunu araştırmak için yeterli kanıtlara sahip oldukları kanaatindedir. İlgililer bu bilgilere, en geç 27 Haziran 2003 tarihinde sahip olmuşlardır (başvuran İbrahim Teker’in savcıya verdiği beyanlara bakınız, yukarıdaki 14. paragraf). Mahkeme, komutanın boş mermi kovanlarının toplatılmasına ilişkin talebiyle ilgili Asker İ.Ö.’nün beyanlarının, idarenin sorumluluğunu anlamak için hangi hususta gerekli olacağını tespit edememiştir. Dolayısıyla, her ne iddia ederse etsinler, başvuranların, idari dava açmak için ceza mahkemesinin kararını beklemeye ihtiyacı yoktur. Oysa başvuranlar, söz konusu tarihten itibaren bir yıl içinde dava açmamışlardır.
64.Akabinde Mahkeme, başvuranların ileri sürdüklerinin aksine, söz konusu beyanların gerekli olduğu varsayıldığında dahi, başvuranların bu beyanları en geç 6 Eylül 2007 tarihinde öğrenmiş olduklarını ve 9 Nisan 2009 tarihli karardan öğrenmediklerini tespit etmektedir (yukarıda 21. paragraf). Nitekim başvuranlar, idari başvurularını söz konusu tarihin ardından bir yıl içerisinde yapmamışlarıdır.
65.Kısacası başvuranların geçerli bir şekilde dava açabileceği tarih olarak, 27 Haziran 2003 veya 6 Eylül 2007 tarihlerinden herhangi birisi dikkate alınsa dahi, ilgililerin iç hukuk tarafından öngörülen süreler içinde müracaat etmediklerini kabul etmek gerekir. Öte yandan başvurunlar, her halde yakınlarının ölüm tarihinden itibaren başlayan beş yıllık süreye riayet etmemişlerdir.
66.Sonuç olarak Mahkeme, başvuranların, idari dava açmayı sebepsiz yere geciktirdiklerini ve bu davanın zamanaşımı nedeniyle reddedilmesinin ilgililerin başvuru hakkını ihlal edecek nitelikte olmadığı kanaatindedir.
67.Yargılama sistemi başvuranlara, sorumluların belirlenmesi ve tazminat elde edilmesini mümkün kılacak bir hukuk yolunu kullanma imkânı sunduğundan, Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki söz konusu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile ilgili şikâyetler
68. Başvuranlar, Yüksek Askeri İdare Mahkemesinin üyelerinin asker olduğu için bağımsız bir mahkeme olmadığı kanaatindedirler. Başvuranlar karar düzeltme taleplerinin, daha önce temyiz edilen kararda yer alan hâkimlerin çoğunluğundan oluşan bir kurul tarafından incelendiğinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar şikâyetlerini desteklemek için Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
69. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının “hukuk” yönü bakımından uygulanabilmesi için iç hukukta tanınmış en azından savunabilir ve Sözleşme tarafından korunsun veya korunmasın bir “hakka” ilişkin “uyuşmazlık” olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Söz konusu uyuşmazlık, gerçek ve ciddi olmalı; uyuşmazlık, sadece bir hakkın varlığı ile değil, bu hakkın kapsamı veya uygulanma şekliyle de ilgili olabilir. (Bochan/Ukrayna (No. 2) [BD], No. 22251/08, § 40, AİHM 2015).
70.Bir mahkeme, kabul edilebilirlik koşulları yerine getirilmediği gerekçesiyle bir başvuruyu reddettiğinde (örneğin süre aşımının tespit edildiği bir kararda) medeni hak ve yükümlülükler hakkında karar vermez (NeshevBulgaristan (kabul edilebilirlik hakkında), No. 40897/98, 13 Mart 2003, Nicholas/Kıbrıs (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 37371/97, 14 Mart 2000, Berler/Almanya, No.12624/97, 10 Temmuz 1989 tarihli Komisyon kararı, Karar ve Raporlar (KR) 62, s. 207 ve Blay/Almanya, No.10865/84, 12 Mayıs 1986 tarihli Komisyon kararı, KR 47, s. 188).
71.Mahkeme, iç hukuk başvurularının usuli gerekçelerle reddedildiği birçok davada (ön müracaat yapılmadığında veya yetkisiz bir mahkemeye başvurulduğunda), başvuranların ulusal mahkemeler önünde öne sürdüğü “uyuşmazlığın” Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının uygulanmasına yer olmayacak şekilde gerçek ve ciddi olmadıklarına kanat getirmiştir. Mahkeme bu kanaate, davanın reddedilmesinin öngörülebilir olduğunu ve başvuranların şikâyet ettikleri durumu herhangi bir şekilde değiştirme şanslarının olmadığını belirterek varmıştır (bk. Astikos Oikodomikos Synetairismos Nea Konstantinoupolis/Yunanistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 37806/02, 20 Ocak 2005 ve de Avranitakis ve diğerleri Yunanistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), [komite], No. 21898/10, 26 Ağustos 2014 ve Stavroulakis/Yunanaistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), [komite], No. 22326/10, 28 Ocak 2014).
72. Somut olayda Mahkeme, Yüksek Mahkemenin, davanın esasını incelemediğini ve ilgililerin başvuru yapmak için ölüm olayının ardından beş yıldan fazla bir süre bekledikleri gerekçesiyle başvuranların başvurusunu zamanaşımı nedeniyle reddettiğini tespit etmiştir.
73.Mahkeme, Yüksek Mahkemenin sadece beş yıllık zorunlu süreye riayet edilip edilmediğine dair karar verdiğini ve zararın öğrenildiği tarihten itibaren başlayan bir yıllık sürenin hesaplanması konusuna dair karar vermediğini gözlemlemektedir.
74.Ulusal hukukta dava zamanaşımı süresinin ölümün ardından beş yıl olarak açıkça öngörüldüğü ve bu sürede herhangi bir istisna olmadığı dikkate alındığında -bir yıllık süre için kabul edilen başlangıç tarihi ne olursa olsun başvuranların davası bariz bir şekilde belirlenen sürenin dışında açılmıştır. Dolayısıyla başvurunun reddedilmesi tahmin edilebilirdi ve başvuranların hiçbir şekilde haklı çıkma ihtimalleri bulunmamaktaydı.
75. Diğer bir ifadeyle, başvuranlar, ulusal mevzuatın kendilerine, yakınlarının hayatını kaybetmesinin üzerinden beş yıl geçtikten sonra yapılan bir tazminat talebini inceletme hakkı tanıdığını savunabilir bir şekilde iddia edemezlerdi.
76.Mahkeme, öte yandan, davanın reddedildiği koşulların başvuranların mahkemeye erişim haklarını ihlal edecek nitelikte olmadığını kaydetmektedir (58 - 66. paragraflar).
77.Dolayısıyla somut olaya özgü koşullarda başvuranlar tarafından öne sürülen uyuşmazlık “gerçek” ve “ciddi” değildir.
78.Nitekim başvuranların, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca Sözleşme hükümleriyle konu bakımından “ratione materiae” bağdaşmaması sebebiyle kabul edilemezdir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme,
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna;
Oyçokluğuyla, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; 13 Temmuz 2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
EK
No.
Ad Soyad
Doğum tarihi
Sedat Teker ile olan akrabalık bağı
İbrahim TEKER
01.02.1955
Baba
Fatma TEKER
17.07.1949
Anne
Beşir TEKER
01.03.1979
Erkek kardeş
Coşkun TEKER
17.04.1994
Erkek kardeş
Bahar TEKER
10.05.1990
Kız kardeş
Serkan TEKER
15.06.1988
Erkek kardeş
Şükran TEKER
15.04.1984
Kız kardeş
Vedat TEKER
10.06.1986
Erkek kardeş
Yonca TEKER
24.07.1992
Kız kardeş
Zeynep TEKER
01.05.1975
Kız kardeş
Full & Egal Universal Law Academy