AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 46514/15
TMMOB ve Tezcan KARAKUŞ CANDAN/TÜRKİYE
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Diana Sârcu,
Gediminas Sagatys,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 11 Haziran 2024 tarihinde Daire halinde toplanarak,
Yukarıda belirtilen 15 Eylül 2015 tarihinde yapılan başvuruyu,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranlar tarafından cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Dava, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından sunulan, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin, Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan bir arazinin Başbakanlık resmi binasının inşası için Cumhurbaşkanlığına tahsis edilmesini öngören bir kararının yürütmesinin durdurulmasına ilişkin olarak verilen bir yargı kararının, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve diğer yetkili idari makamlarca icra edilmediği iddiasıyla ilgilidir (söz konusu bina daha sonra “Cumhurbaşkanlığı Külliyesine” dönüştürülmüştür).
OLAY VE OLGULAR
2. Birinci başvuran (“TMMOB”, “Mimarlar Odası Ankara Şubesi” veya “başvuran Mimarlar Odası”) bir meslek kuruluşudur. Dolayısıyla birinci başvuran, merkezi Ankara’da bulunan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin Ankara Şubesidir. İkinci başvuran Tezcan Karakuş Candan, 1967 doğumlu olup, olayların meydana geldiği dönemde başvuran meslek odasının başkanıdır. Başvuranlar, Ankara Barosuna bağlı Avukat G. Bolat ve R.D. Yıldırım Çobanoǧlu ile Strazburg Barosuna bağlı Avukat Ümit Kılınç tarafından temsil edilmektedir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi yetkilisi Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, 13 Ağustos 2010 tarihli bir kararla (“13 Ağustos 2010 tarihli karar”), Atatürk Orman Çiftliği Alanları Nazım İmar Planı ile bu alana ilişkin plan ve projeleri (1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı, 1/10000 Ölçekli Ulaşım Şeması ile 1/10000 Ölçekli Ulaşım Uygulama Projesi) kabul etmiştir. Bu planlarda özellikle bu alanın bir bölümü, “kamu kurum ve kuruluşlarına ayrılan bölge” olarak nitelendirilmiştir; bu ibare, söz konusu taşınmaz üzerinde kamu kurum veya kuruluşlarına tahsisli binaların yapılabileceğini göstermektedir. Bu bölgede özellikle, Başbakanlık resmi binasının inşa edilmesi öngörülmüştür.
4. Başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde, Ankara’da bulunan Atatürk Orman Çiftliği’nde yer alan bir arazinin Başbakanlık resmi binasının inşasına tahsis edilmesine itiraz etmişler ve halen Mahkeme önünde itiraz etmektedirler. Başvuranlar özellikle, 5 Mayıs 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün özel mülkiyeti olarak kurulan Atatürk Orman Çiftliği’nin, tarihi ve doğal sit alanı olarak tescil edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 11 Haziran 1937 tarihinde, bu geniş alanı tarım arazisi olarak korunması şartıyla bağışlayarak Türkiye Cumhuriyetine emanet ettiğini hatırlatmaktadırlar. Başvuranlar, şartlı bağışın vasiyet olarak kabul edildiği ve tarım arazilerinin, 24 Mart 1950 tarih ve 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’na uygun olarak işletildiğini belirtmektedirler. Başvuranlara göre, Atatürk Orman Çiftliği, mekânlarıyla yeni bir kültürü ortaya çıkarmayı amaçlayan ve kültürel peyzaj niteliği teşkil eden bir ulusal hafıza alanı haline gelmiştir.
5. Mevcut başvuruya konu olan dava, Ankara İdare Mahkemesi önünde görülmüş ve başvuran Mimarlar Odasının da aralarında bulunduğu diğer davacılar tarafından açılan iptal isteminin reddedilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu dava, aşağıda 1. başlık altında açıklanmaktadır. Bu geniş alanla ilgili çok sayıda imar planı kabul edilmiş olup, bu planlar da birçok davaya konu olmuştur. Söz konusu davalar da, aşağıda 2. başlık altında özetlenmektedir. Hükümet, söz konusu iptal istemlerinin bazılarının reddedildiğini vurgulamaktadır; başvuranlar ise, Hükümetin, yetkili makamların yargı kararlarını uygulamasını engellemeye yönelik birçok mevzuat metni kabul ettiğini iddia etmektedirler.
Mevcut Başvuruya Konu Olan Davaa) Diğer davacılarla birlikte başvuran Mimarlar Odası tarafından açılan iptal davası
6. Başvuran Mimarlar Odası ve merkezleri Ankara’da bulunan, şehir planlama, çevre koruma ve tarihi ve kültürel miras alanlarında faaliyet gösteren dört meslek kuruluşu, 13 Ağustos 2010 tarihli kararın iptali istemiyle Ankara İdare Mahkemesine (“İdare Mahkemesi”) başvurmuşlardır. Davacılar aynı zamanda, bu kararın yürütmesinin durdurulmasını da talep etmişlerdir.
7. Ankara İdare Mahkemesi, 10 Şubat 2014 tarihinde, 13 Ağustos 2010 tarihli kararın yürütmesinin durdurulmasına karar vermiştir. İdare Mahkemesi bu kararı verirken, özellikle söz konusu kararın imar esaslarına, şehir planlama kurallarına ve imar hükümlerine uygun olmadığı; kamu menfaatine aykırı olduğu; tarihi ve doğal alanların ilgili kanunda belirtilen şartlara uygun olarak korunmadığı ve son olarak, itiraz konusu kararda öngörüldüğü şekliyle bu alanların geliştirilmesinde, Ankara Orman Çiftliği’nin tarihi niteliğinin göz ardı edildiği kanaatine varmıştır.
8. 10 Şubat 2014 tarihli karar, 2014 yılının Mart ve Nisan aylarında ilgili bakanlıklara ve Ankara Büyükşehir Belediyesine tebliğ edilmiştir.
9. Kültür ve Turizm Bakanlığı Hukuk Müşavirliği, söz konusu kararın tebliğ edilmesinin ardından, 20 Mart 2014 tarihinde, yargı kararının gerektirdiği işlem ve tedbirlerin uygulanacağını bir yazıyla bildirmiştir. Diğer taraftan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 3 ve 17 Nisan 2014 tarihlerinde, 13 Ağustos 2010 tarihli kararın yürütmesinin durdurulmasına hükmeden karara uyulmasına karar vermiştir.
10. Öte yandan, İçişleri Bakanlığı, 4 Aralık 2014 tarihinde, başvuran Meslek Odasının, kendisine göre yürütmenin durdurulması kararını icra etmeyen Devlet görevlilerine karşı yaptığı bir suç duyurusunun işleme alınmamasına karar vermiştir.
11. Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 2010 yılı koruma planının uygulanması kararının ardından 2014 yılında, yeni bir geçici plan kabul etmiştir.
12. Ankara İdare Mahkemesi, 13 Temmuz 2015 tarihinde, 10 Şubat 2014 tarihli kararında açıklanan gerekçelerle 13 Ağustos 2010 tarihli kararın iptal edilmesine karar vermiştir (yukarıda 7. paragraf).
13. İdarenin temyiz başvurusu üzerine, Danıştay, 2 Mart 2016 tarihinde, 13 Temmuz 2015 tarihli kararı bozmuştur. Yüksek Mahkeme bu kararı verirken, özellikle Başbakanlık resmi binasının inşası planlanan arazinin “birinci derece doğal ve tarihi sit alanı” olan sınıflandırmasının, 10 Ağustos 2011 tarihinde verilen bir kararla, “üçüncü derece doğal ve tarihi sit alanı” olarak değiştirildiğini dikkate almıştır.
14. Ankara İdare Mahkemesi, 23 Mayıs 2018 tarihinde, Danıştayın 2 Mart 2016 tarihli kararını dikkate alarak, iptal davasını reddetmiştir.
15. Danıştay, 10 Aralık 2018 tarihli bir kararla, 23 Mayıs 2018 tarihli kararı onamıştır. Bu bağlamda sunulan karar düzeltme talebi de, 22 Haziran 2022 tarihinde reddedilmiştir.
b) Başvuran Tezcan Karakuş Candan tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan bireysel başvuru
16. Diğer taraftan, başvuran Tezcan Karakuş Candan ve diğer meslek kuruluşlarının başkanları, 29 Nisan 2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. İlgililer, Anayasa Mahkemesi önünde, İdare Mahkemesi tarafından verilen 10 Şubat 2014 tarihli yürütmenin durdurulması kararının icra edilmediğinden ve Atatürk Orman Çiftliği alanındaki bina ve eklentilerinin inşaatına hızla devam edildiğinden şikâyetçi olmuşlardır. İlgililer, yürütmenin durdurulması kararının icra edilmemesinin, adil yargılanma haklarını ve sağlıklı bir çevreden yararlanma haklarını ihlal edecek nitelikte olduğunu iddia etmişlerdir.
17. Anayasa Mahkemesi, 10 Aralık 2014 tarihli bir kararla, bireysel başvurunun kişi yönünden (ratione personae) uygun olmadığı gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, bu bağlamda açmış oldukları davayı bir “halk davası” (actio popularis) olarak nitelendiren başvuranların, ihtilaf konusu karardan ve söz konusu kamu binalarında inşaat çalışmalarının devam etmesinden bireysel olarak önemli ölçüde etkilendiklerini kanıtlamadıkları kanaatine varmıştır. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“10. Başvurucular şahısları adına bireysel başvuruda bulunmakla birlikte birinci başvurucu [Tezcan Karakuş Candan] TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı, (...) olduğunu belirtmiştir.
(...)
20. Bireysel başvuruda “mağdur” kavramı, davada menfaat veya dava ehliyeti gibi kurallardan bağımsız bir şekilde yorumlanır (Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, B.no: 62543/00, 10/11/2004, § 35). Ayrıca mağdur kavramının yorumu, günümüzde toplumun koşulları ışığında değişime tabi olup, bu kavram aşırı biçimcilikten uzak bir şekilde uygulanmalıdır (...).
21. Kendilerinin belirli bir işlemden doğrudan etkilenme tehdidiyle ya da tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını (...) iddia eden başvurucular ile yalnızca ulusal hukuku değiştirmeyi veya toplumun menfaatinin korunmasını amaçlayan başvurucular arasında dikkatli bir ayrım yapılmalıdır. Bu son bahsedilen türdeki ve içtihatta “halk davası” (actio popularis) olarak isimlendirilen başvurular, bireysel başvuru hakkı kapsamında kabul edilmemiştir (Klass ve diğerleri/Almanya, B.no: 5029/71, 6/9/1978, §33). Dolayısıyla bireylerin, kendi bireysel haklarının ihlal edildiğini ileri sürmeksizin, toplumun menfaatlerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakları bulunmamaktadır (...).
22. Somut olayda, başvurucuların ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri kamu gücü işlemi, Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerinde uygulanması kararlaştırılan nazım imar planları, ulaşım şeması ve ulaşım uygulama projesinin kabul edilmesine ilişkin Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 13/8/2010 tarihli işlemi olup, bu işlem nedeniyle başvurucuların mağdur statüsüne sahip olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir.
23. Başvurucular tarafından, AOÇ arazisinin tarımsal amaçla kurulduğu, başvuruya konu planlarda öngörüldüğü gibi kentsel yeşil alan-rekreasyon alanı olarak tasarlanmadığı, başvuruya konu plan ve projelerin AOÇ’nin kuruluş amacına aykırı olduğu, çevrenin tüm insanların ortak varlığı olduğu, korunmasının gelecek kuşakların haklarını da etkilediği; Ankara’da yaşayan bir yurttaş ve başvuru konusu meclis kararının iptali istemiyle dava açan kamu tüzel kişiliklerinin temsilcileri olarak anayasal haklarının ihlal edildiği ileri sürülmüştür.
24. Görüldüğü üzere başvurucular tarafından kamu yararı temelli genel ifadelere yer verilmiş, ancak, ihtilaf konusu meclis kararı ile uygulamaya geçirilen plan ve projeler nedeniyle bireysel olarak doğrudan maruz kalınan sağlık, mülkiyet, özel hayat vb. hususlara yönelik somut bir etkiden ise bahsedilmemiştir.
25. Başvurucular, başvuruya emsal teşkil etmek üzere AİHM tarafından esastan incelenmiş olan Taşkın ve diğerleri/Türkiye, Okyay ve diğerleri/Türkiye, Lopez Ostra/İspanya ve Öneryıldız/Türkiye kararlarından bahsetmiş (...); söz konusu kararlarda, ihlal iddiasında bulunanlar tarafından yaşadıkları yerin yakınında bulunan tesislerin faaliyetlerinin (siyanürle altın çıkarma; termik santralden yayılan tehlikeli gaz; deri atığı arıtma tesisinden çıkan duman, koku ve kirlilik; çöp toplama alanında meydana gelen metan gazı patlaması) kendi sağlık ve yaşamları açısından risk oluşturduğunun ileri sürüldüğü (...), dolayısıyla söz konusu faaliyetler ile başvurucuları arasında doğrudan ve kişisel bir bağın kurulduğu, somut başvuru açısından ise böyle bir bağın kurulamadığı görülmektedir.
26. Buna göre, başvuruya konu meclis kararı ile AOÇ arazisi üzerinde uygulamaya geçirilen plan ve projelerin başvurucuları (...) kişisel olarak doğrudan etkilediğinin başvurucular tarafından ortaya konulamadığı görüldüğünden başvurucuların mağdur statülerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
27. Açıklanan nedenlerle, başvurucuların ihlale neden olduğunu ileri sürdükleri hususların mağduru olmadıkları anlaşıldığından, başvurunun (...) “kişi yönünden yetkisizlik” (ratione personae) nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir. ”
Tarafların açıkladığı ilgili diğer davalar ve kararlar18. Hükümet, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Ankara Bölge Kurulunun, 2 Haziran 1992 tarihli bir kararla, Atatürk Orman Çiftliği alanının tamamının “koruma bölgesi” olarak sınıflandırdığını, daha sonra 7 Mayıs 1998 tarihli bir kararla söz konusu alanı “birinci derece doğal ve tarihi sit alanı” olarak sınıflandırdığını açıklamaktadır.
19. Hükümet, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Ankara Bölge Kurulunun, 10 Ağustos 2011 tarihli bir kararla, bu alanın, daha sonra Başbakanlık resmi binasının inşa edileceği alana tekabül eden kısmının, “üçüncü derece doğal ve tarihi sit alanı” olarak sınıflandırıldığını eklemektedir. Hükümet, ilgili bölgenin sınıflandırma kategorisi ve derecesine ilişkin bu değişikliklerin ardından, 2012 ve daha sonra 2013 yıllarında, Başbakanlık resmi binasının inşaat alanını “Başbakanlık yerleşkesinin resmi kurum alanı” olarak nitelendiren yeni imar planlarının kabul edildiğini ve bu planların yürütmesinin durdurulmasına veya iptal edilmesine yönelik bir yargı kararı bulunmadığını belirtmektedir. Hükümet ayrıca, Başbakanlık Gazi yerleşkesi binalarının, 2012 yılında kabul edilen imar planına göre verilen yapı ruhsatına uygun olarak inşa edildiğini ve bu izne karşı yapılan itirazların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedildiğini açıklamaktadır.
20. Hükümet, ilgili bölgenin daha sonra “sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı” olarak tescil edildiğini ve 2012 ve 2013 yıllarında, bölgeye ilişkin imar planlarının ilgili mevzuata uygun olarak kabul edildiğini eklemektedir. Hükümet, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Ankara Bölge Kurulunun, 28 Kasım 2013 tarihinde, geçici koruma ilkeleri ve bu bölgenin kullanım koşullarına ilişkin bir kararı kabul ettiğini açıklamaktadır. Hükümete göre, böylece Başbakanlık resmi yerleşkesinin söz konusu alanda inşa edilmesine izin verilmişti ve 2014 yılında, söz konusu alanda bu kamu binasının inşaat çalışmalarının devam etmesi önünde herhangi bir hukuki engel bulunmamaktaydı.
21. Başvuranlar ise özellikle, kültür varlıklarının korunmasından sorumlu Yüksek Kurulun, birinci derece doğal ve tarihi koruma alanlarında kamu binalarının inşasına izin veren 271 sayılı ve 16 Ocak 2014 tarihli ilke kararının, uzun bir hukuki sürecin ardından 21 Ekim 2020 tarihinde Danıştay tarafından iptal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, bu iptal kararından kısa bir süre sonra 11 Mart 2021 tarihinde 1700 sayılı yeni bir ilke kararının verildiğini ve bu kararın bir defa daha korunan tarihi alanlarda kamu binalarının inşa edilmesinin yolunu açtığını eklemektedirler. Başvuranlar, Danıştay Genel Kurulunun 23 Aralık 2021 tarihli kararıyla, bu kararın yürütmesinin durdurulduğunu belirtmektedirler. Başvuranlara göre, bugüne kadar icra edilmemiş olan bu yargı kararları, Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin, Atatürk Orman Çiftliği’nin özel statüsünün korunmasını amaçlayan yürürlükteki mevzuata aykırı olarak inşa edildiğini göstermektedir.
İLGİLİ ULUSAL HUKUKİ ÇERÇEVE
22. Anayasa’nın ilgili maddelerine ve 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kanunu’nun ilgili hükümlerine, TMMOB MİMARLAR ODASI/Türkiye ((k.k.), no. 10515/18, 12 Ekim 2021) kararının 27 ila 29. paragraflarında yer verilmiştir. Mevcut davanın amaçları doğrultusunda, bu hükümlerden bazıları aşağıda hatırlatılmaktadır.
23. Anayasa’nın ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 135
“Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak maksadı ile kanunla kurulan (...) kamu tüzel kişilikleridir.
(...)
Bu meslek kuruluşları, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.
(...)”
Madde 138 § 4
“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. ”
24. 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 1
“Türkiye sınırları içinde meslek ve sanatlarını icraya kanunen yetkili olup da mesleki faaliyette bulunan yüksek mühendis, yüksek mimar, mühendis ve mimarları teşkilatı içinde toplayan tüzel kişiliğe sahip Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği kurulmuştur.
(...)”
Madde 2
“Birliğin kuruluş amacı ile yapamayacağı faaliyetler ve işler aşağıda gösterilmiştir.
Birliğin kuruluş amacı:
a) Bütün mühendis ve mimarları ihtisas kollarına ayırmak ve her kol için bir oda kurulmasına karar vermek;
(...) ;
b) Mühendislik ve mimarlık mesleği mensuplarının, müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplinini ve ahlakını korumak için gerekli gördüğü bütün teşebbüs ve faaliyetlerde bulunmak;
c) Meslek ve menfaatleriyle ilgili işlerde resmi makamlarla işbirliği yaparak gerekli yardımlarda ve tekliflerde bulunmak, meslekle ilgili bütün mevzuatı normları, fenni şartnameleri incelemek ve bunlar hakkındaki görüş ve düşünceleri ilgililere bildirmektir.
Birlik ve organları, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.
(...)”
25. Türk idare hukuku kapsamında, kamu tüzel kişileri, belirli yetki ve imtiyazlara sahiptir ve sıkı bir denetime tabidir. Kuruluşları, organları, görev ve yetkileri, işleyiş ve amaçları, çalışma yöntemleri ve kapatılmaları yasal veya idari usullere göre düzenlenmektedir. Meslek odaları, özellikle dava açma ehliyetlerine ilişkin olarak, kendilerini ilgilendiren kanunlar kapsamında amaçlarına ilişkin düzenleyici işlemlere karşı iptal davası açma imkânına sahiptirler.
26. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 46. maddesinin 2. fıkrasına göre kamu tüzel kişileri bireysel başvuruda bulunamazlar.
27. Mevcut davada, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 28. maddesinin ilgili bölümleri, olayların meydana geldiği tarihte aşağıdaki gibidir:
“1. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.
(...)
3. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir.
4. Mahkeme kararlarının, [verildiği tarihten itibaren] otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir.”
28. Yukarıdaki son hüküm 6 Şubat 2014 tarih ve 6518 sayılı Kanun’un 18. maddesi ile değiştirilmiştir. Bu hüküm söz konusu değişikliğin ardından aşağıdaki gibidir:
“4. Mahkeme kararlarının süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi hâlinde tazminat davası ancak ilgili idare aleyhine açılabilir.”
ŞİKÂYET
29. Başvuranlar mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuşlardır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiası hakkında
30. Başvuranlar, mevcut davada idare mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararının, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ve Hükümet yetkilileri tarafından icra edilmemesi nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler ve bu maddenin mevcut davayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) görülmesini isteme hakkına sahiptir. ”
Tarafların İddialarıa) Hükümet
31. Hükümet öncelikle, başvurunun Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmadığını ileri sürmektedir. Hükümet bu amaçla, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin (TMMOB) yerel şubesi olan, Ankara Mimarlar Odasının, Anayasa’nın 135. maddesi anlamında kamu hukukuna tabi bir meslek kuruluşu ve tüzel kişilik olduğunu ve hükümet dışı bir kuruluş olmadığını ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, Mahkeme önünde başvuruda bulunma hakkına sahip olmadığını ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuran Mimarlar Odası, özel bir kanun ile kurulan, kamu gücünün kullanılmasına katılan ve Devletin denetimi altında kamu hizmetini yöneten bir tüzel kişiliktir. Hükümet, başvuran Mimarlar Odasının başlıca görevlerinin, mimarlık mesleğinin düzenlenmesini sağlamak ve ilgili makamlar nezdinde bu mesleğin temsilcisi olarak hareket etmek olduğunu ifade etmektedir; hâlbuki bu kamu hizmetinin yerine getirilmesi bağlamında, başvuran Mimarlar Odasına gerçek kişilerin ve özel hukuka tabi tüzel kişiliklerin sahip olduklarından daha geniş imtiyaz ve yetkiler verilebilecektir. Hükümet bu bağlamda, başvuran Mimarlar Odasının ilgili mesleğin yerine getirilmesine ilişkin koşulları düzenlediğini ve bu mesleğin üyelerinin görevlerini belirleyen “mesleki kuralları” hazırladığını; Mimarlar Odasının kuruluşa üyelik talepleri hakkında karar vermeye yetkili olduğunu ve bu imtiyazın kendisine üyeliğin mimarlık mesleğinin bütün kollarında görev yapmak için zorunlu olması nedeniyle daha da önemli olduğunu; son olarak, üyeleri hakkında disiplin cezaları uygulama yetkisine sahip olduğunu ifade etmektedir. Hükümet, başvuran Mimarlar Odası tarafından yetkilerinin kullanılması kapsamında verilen bireysel veya düzenleyici kararların idare mahkemeleri önünde itiraz edilebilecek nitelikte idari kararlar olduğunu eklemektedir.
32. Hükümet, ikinci olarak, başvuran Tezcan Karakuş Candan’ın iddia edilen ihlalden dolayı mağdur olduğunu ileri süremeyeceği ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 34. maddesi bakımından davacı olma sıfatına sahip olmadığını iddia etmektedir. Hükümet bu amaçla, her şeyden önce, başvuranın idare mahkemeleri önündeki yargılamaya taraf olmadığını ve öte yandan, ilgilinin bireysel başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildiğini ve Anayasa Mahkemesinin, başvuranın dava ehliyetinin (locus standi) bulunmaması nedeniyle bireysel başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini ileri sürmektedir. Ardından Hükümet, Anayasa Mahkemesinin kararına atıfta bulunarak, başvuranın kamu yararına dayalı genel açıklamalarda bulunduğunu, ancak ilgilinin, Belediye Meclisinin ihtilaf konusu kararıyla kabul edilen plan ve projelerin uygulanmasının kendisi açısından sağlık, mülkiyet, özel hayat vb. gibi alanlarda doğrudan ve kişisel olarak oluşturabileceği somut sonuçları dile getirmediğini belirtmektedir.
33. Üçüncü olarak, Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının mevcut davada uygulanabilir olmadığını ve başvurunun Sözleşme hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmadığını iddia etmektedir. Her şeyden önce Hükümet, iptal davası kapsamında ileri sürülen sorunun imar planının imar planı ilkelerine uygunluğu sorunu olduğunu ileri sürmektedir. Hükümete göre, bu koşullarda, söz konusu davanın başvuranlar hakkındaki bir suçlamayla ilgili bir karara ilişkin olmadığı ve başvuranların bizzat sahip olduklarını ileri sürebilecekleri medeni bir hakka ilişkin bir uyuşmazlığın söz konusu olmadığı da açıkça görülmektedir: İhtilaf konusu yargılamanın konusu, daha ziyade Hükümete göre kamu menfaatinin savunulmasıdır. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin somut olaya uygulanamaz olduğuna dair iddiasını haklı göstermek için, bir kararın yürütmesinin durdurulmasına hükmeden kararın, kendisine göre, medeni bir hakka ilişkin bir uyuşmazlığın esası hakkında bir karar olarak kabul edilemeyeceği yönünde ikinci bir iddia ileri sürmektedir.
34. Hükümet, dördüncü olarak, Mahkemeyi iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. İkinci yön, iki başvurandan herhangi birinin 2014 yılında yürütmenin durdurulmasına hükmeden karara rağmen, Hükümet, bu itirazı üç yönden geliştirmektedir. Birinci yön, başvuran Mimarlar Odasının temsilcisi olarak hareket ettiğini belirten başvuran Tezcan Karakuş Candan’ın, idare mahkemeleri önünde söz konusu karara kendisi adına itiraz etmediğinin ve dolayısıyla, iç hukuk yollarını tüketmediğinin söylenmesine dayanmaktadır. İkinci yön, iki başvurandan herhangi birinin 2014 yılında yürütmenin durdurulmasına hükmeden karara rağmen, Başbakanlık Gazi Yerleşkesinin inşaat çalışmalarının devamının yasaya aykırılığına ilişkin şikâyetlerini giderebilecek nitelikte iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki iddiaya dayanmaktadır. Hükümet bu bağlamda, Başbakanlık yerleşkesinin inşasının, 2012 ve 2013 yıllarında hazırlanan iki imar planına dayandığını; sit alanlarının statüsü ve çevresine yönelik 10 Ağustos 2011 tarihinde getirilen değişikliklerin ardından, Başbakanlık Gazi Yerleşkesinin bulunduğu alanın “üçüncü derece doğal sit alanı” olarak sınıflandırıldığını ve bunun tarihi sit alanı statüsünün kaldırıldığını; bu değişikliklerin 2010 yılı planın uygulanmasını imkânsız hale getirmesi nedeniyle, yeni planların 2012 ve 2013 yıllarında hazırlandığını ve bunların yalnızca Başbakanlık Gazi Yerleşkesinin inşaat alanında uygulanmaya yönelik olduğunu; son olarak, söz konusu alanda gerçekleştirilen çalışmalara dayanak teşkil eden inşaat ruhsatlarının bu planlara uygun olarak verildiğini ifade etmektedir. Hâlbuki Hükümet, 2012 yılı imar planına ilişkin olarak, başvuranlar tarafından bu işlem hakkında yapılan itirazın sürelere uyulmadığı gerekçesiyle ulusal mahkemeler tarafından kabul edilemez olduğuna karar verildiğini, bu bağlamda Danıştay tarafından onanan kararın sonuç olarak kesinleştiğini ve ilgililerin Anayasa Mahkemesi nezdinde bu yargılamaya itiraz etmek için herhangi bir bireysel başvuruda bulunmadıklarını; 2013 yılı planıyla ilgili olarak, herhangi bir itirazda bulunulmadığını; söz konusu yerleşkeye ilişkin inşaat ruhsatıyla ilgili olarak, bu işlem hakkında açılan iptal davasının da davacı olma sıfatının bulunmaması nedeniyle reddedildiğini ve kararın herhangi bir bireysel başvuruya konu edilmeyen bir yargılamanın sonunda Danıştay tarafından onandığını ifade etmektedir. Son olarak Hükümet, -bu itirazın üçüncü yönüdür-, başvuranların tazminat ödenmesi amacıyla tam yargı davası açabileceklerini ileri sürmekte, zira yürütmenin durdurulmasına veya idari işlemin iptal edilmesine hükmeden bir kararın icra edilmemesinin, 1947 yılından itibaren Danıştayın doktrini ve içtihadı çerçevesinde “ağır hizmet kusuru” olarak kabul edildiğini belirtmektedir.
35. Beşinci olarak, Hükümet başvurunun vaktinden sonra yapıldığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, başvuran Mimarlar Odasının, kamu hukuku tüzel kişisi olarak, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunamayacağını belirtmiş olması sebebiyle, bir meslek kuruluşu söz konusu olduğunda hukuk yollarının tüketilmesi amacıyla böyle bir adımın gerekli olmadığını, öyle ki, kanaatine göre, söz konusu yargılamanın altı aylık sürenin işleyişini durdurmadığı ifade etmektedir. Oysa söz konusu süre, başvuran Mimarlar Odasının, yürütmeyi durdurma kararını yerine getirmediğini düşündüğü Devlet görevlileri hakkında yapmış olduğu suç duyurusuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığının işleme koymama kararı verdiği 4 Aralık 2014 tarihinde işlemeye başlamıştır: Bu nedenle, 15 Eylül 2015 tarihinde yapılan mevcut başvuru, Hükümetin görüşüne göre, kabul edilebilir sürenin çok ötesinde sunulmuştur.
36. Esasa ilişkin olarak, Hükümet, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüşü desteklemek için, söz konusu alanla ilgili tedbirlerde daha sonrasında yaşanan gelişmelere atıfta bulunmuştur (yukarıda 18-20. paragraflar).
b) Başvuranlar
37. Başvuranlar, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedirler. Şikâyetlerinin kabul edilebilirliğine ilişkin olarak, başvuran Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı olduğunu, bu sıfatla TMMOB İç Tüzüğü’nün 64. maddesi gereğince başvuran Mimarlar Odasını temsil ettiğini ve dava açma kararlarının söz konusu Odanın Yönetim Kurulu tarafından alındığını belirtmektedir. Girişimlerinin, doğrudan hedef alınmasına ve hukuki tacize konu olmasına neden olduğunu da eklemektedir. Ayrıca, başvuran Mimarlar Odasının, Anayasa kapsamında kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olarak görevlerini yerine getirdiğini ve kendisinin de, bu Odanın Başkanı sıfatıyla bizzat yerine getirdiği görevlerin kamu hizmetinin bir parçası olduğunu ifade etmektedir. 6235 sayılı Kanun ile başvuran Mimarlar Odasına bir meslek kuruluşu olarak verilen görevler arasında mimarlık mesleği mensuplarını temsil etmek, itibarlarını korumak ve Türkiye’de bu mesleği geliştirmek olduğuna işaret etmektedir. Bu son hususla ilgili olarak, başvuran Mimarlar Odasının, ülkenin doğal kaynaklarının korunması ve yönetimi, çevrenin, tarihi varlıkların ve kültürel mirasın korunması, tarımsal ve endüstriyel üretimin artırılması ve ülkedeki sanat ve tekniklerin geliştirilmesi için gerekli görülen girişimlerde bulunmak ve faaliyetler yürütmek gibi TMMOB’nin İç Tüzüğü ve uygulamasıyla belirlenen ek amaçları da izlediğini belirtmektedir. Mimarlar Odası gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, denetleme görevleri ve kamu makamlarının olası suiistimallerine karşı kamu yararının koruyucusu rolleri nedeniyle sistematik olarak hukuki ve siyasi zulme konu olduklarını ileri sürmekte ve bu koşullar altında, -başvuran Mimarlar Odası da dâhil olmak üzere- kamu kurumu niteliğindeki bu meslek kuruluşlarının faaliyetlerini yürütme biçimlerinin demokratik bir toplumun düzgün işleyişi üzerinde önemli bir etkiye sahip olabileceğini ifade etmektedir. Bu kuruluşların, kamuoyunun evrensel hukuka olan güvenini yeniden tesis etmek için önemli denetleme rollerini yerine getirmelerine imkân vermenin demokratik bir toplumun menfaatine olduğu kanaatindedir. Başvuranlara göre, Atatürk Orman Çiftliği’nin korunması amacıyla TMMOB tarafından açılan 200 dava ve 330 diğer hukuki işlem, bu türden bir denetim görevi kapsamındadır.
38. Esasa ilişkin olarak, başvuranlar, Hükümetin, 2002 yılında iktidara gelmesinden bu yana, Cumhuriyet’in temsili ve hatırası bir yer olarak gördükleri Atatürk Orman Çiftliği arazisine sistematik olarak zarar verdiğini ileri sürmektedirler. Çeşitli kira sözleşmeleri ve mülkiyet devirleri haricinde, yeni imar planlarının söz konusu arazi üzerinde hastane, konut ve iş merkezleri inşa edilmesinin önünü açtığını belirtmektedirler. Başvuranlara göre, bu kadar çok yasal prosedürün devam etmesinin esas nedeni, Atatürk Orman Çiftliği arazisine, nazarlarında, Atatürk’ün şartlı bağışı ve kanun ihlal edilerek, ilk önce Başbakanlık Hizmet Binasını barındırması gereken daha sonrasında Cumhurbaşkanlığı Külliyesine dönüştürülen çok büyük binanın inşa edilmiş olmasıdır. Bu bağlamda ilgililer, Atatürk Orman Çiftliği alanının tamamını kapsayan büyük ölçekli koruma amaçlı imar planı hakkında 5. İdare Mahkemesi tarafından 2014 yılında verilen yürütmeyi durdurma kararının uygulanmadığına dikkat çekmektedirler.
Mahkemenin Değerlendirmesi39. Mahkeme ilk olarak, Hükümetin kabul edilemezliğe ilişkin şu itirazları ileri sürdüğünü kaydetmektedir: Başvuran Mimarlar Odasının bir hükümet dışı kuruluş olarak görülemeyeceği gerekçesiyle başvurunun Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmaması, başvurunun Sözleşme hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmaması, altı aylık süreye uyulmaması ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi. Mahkeme, aşağıda belirtilen gerekçelerden ötürü başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğinden, bu kabul edilemezlik itirazlarının tamamını incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.
40. Başvuranın, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlaline ilişkin bir şikâyet bağlamında mağdur olduğu iddiasında bulunabilmesi ve bu hüküm kapsamında usule ilişkin eksikliklerden şikâyet edebilmesi için, ulusal mahkemeler önünde açtığı davalarda taraf olarak etkilenmiş olması normalde yeterlidir. Bu durum hem bireyler hem de dernekler için geçerlidir (Verein KlimaSeniorinnen Schweiz ve diğerleri/İsviçre [BD], no. 53600/20, § 590, 9 Nisan 2024, burada yapılan atıflarla birlikte). Öte yandan, bir başvuranın dava açma ehliyeti ulusal düzeyde reddedildiğinde (örneğin bk. Bursa Barosu Başkanlığı ve diğerleri/Türkiye, no. 25680/05, §§ 114-116, 19 Haziran 2018), özellikle de dava açma menfaati gözetilmediğinde ve mahkemeye erişimin olmamasından veya konuyla ilgili başka bir usul hatasından şikâyetçi olduğunda, mağdur sıfatı konusunu, 6. maddenin söz konusu uyuşmazlığa uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi kapsamında incelemek daha uygun olabilir (bk. yukarıda anılan Verein KlimaSeniorinnen Schweiz ve diğerleri, § 591).
41. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının medeni hukuk alanına giren konularda uygulanabilmesi, Sözleşme tarafından korunup korunmadığına bakılmaksızın, en azından savunulabilir bir şekilde iç hukukta tanınmış olduğu iddia edilebilecek bir hakla ilgili “uyuşmazlığın” varlığına bağlıdır. Bu hüküm bizzat, (medeni nitelikteki) “hak ve yükümlülüklere” Sözleşmeci Devletlerin hukuk düzeni içinde herhangi bir belirli maddi içerik sağlamaz. Uyuşmazlık gerçek ve ciddi olmalıdır; ayrıca bir hakkın varlığının yanı sıra bunun kapsamı veya kullanılma şekilleriyle de ilgili olabilir. Ayrıca, yargılamanın sonucu söz konusu hak açısından doğrudan belirleyici olmalıdır; zayıf bir bağlantı veya uzak neticeler 6. maddenin 1. fıkrası devreye girmesi için yeterli değildir. Son olarak, hak “medeni” nitelikte olmalıdır (bk. yukarıda anılan Verein KlimaSeniorinnen Schweiz ve diğerleri, § 595, burada yapılan atıflarla birlikte).
42. Sözleşme halk davası (actio popularis) kavramını tanımamaktadır ve bu yasağın amacı, bir ülkenin her vatandaşı için geçerli olan bir kanunun veya taraf olmadıkları bir mahkeme kararının sadece varlığından şikâyet eden bireylerin Mahkemeye başvurmasını engellemektir (L’Erablière A.S.B.L./Belçika, no. 49230/07, § 29, AİHM 2009 (özetler)). Dolayısıyla, 6. maddeye dayanan bir çevre koruma derneği, ileri sürdüğü uyuşmazlık veya şikâyetin, kendisinin de kullanabileceği belirli bir medeni hak ile yeterli bir bağlantısı olduğunu göstermelidir (Association Burestop 55 ve diğerleri/Fransa, no. 56176/18 ve 5 diğer başvuru, § 55, 1 Temmuz 2021; ayrıca bk. yukarıda anılan Verein KlimaSeniorinnen Schweiz ve diğerleri, § 596).
43. Mahkeme, somut olayda, ilk olarak, bir yandan, başvuran Mimarlar Odasının, bir meslek kuruluşu olarak, İdare Mahkemesi önündeki yargılamada taraf olduğunu ancak başvuranın Anayasa Mahkemesi önünde açtığı bireysel davada yer almadığını diğer yandan, başvuran Mimarlar Odasının başkanı olan başvuranın idare mahkemeleri önündeki yargılamalara taraf olmadığını ancak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin iki yargılama arasında bağlantı gördüğü göz önüne alındığında, Mahkeme bu unsurlara ağırlık vermemesi gerektiğini değerlendirmektedir. Nitekim başvuran Mimarlar Odası, kamu tüzel kişisi olarak bireysel başvuru yoluna başvurmaktan kaçındıysa bunun nedeni, Anayasa Mahkemesini kuran 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesinin 2. fıkrasının (bk. yukarıda 26. paragraf) kamu tüzel kişilerinin böyle bir başvuruda bulunmasını yasaklamasıdır. Gerçek bir kişi olan başvurana ilişkin olarak ise Anayasa Mahkemesinin kararından anlaşıldığı üzere, başvuran mağdur statüsü talep edebilmek için söz konusu mahkeme önünde başvuran Mimarlar Odasının başkanı olduğunu ileri sürmüştür (bk. yukarıda 17. paragraf, Anayasa Mahkemesinin kararının 21. paragrafı). Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının söz konusu iki yargılamaya uygulanabilirliğini birlikte incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir, zira her iki yerel yargılamanın konusu da aynı menfaate, yani Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine bir kamu binası inşa edilmesine karşı protesto yapılarak söz konusu arazinin korunmasına dayanmaktadır. Mahkeme, bu şekilde ilerlemeye karar verirken, başvuranın kendi adına, başvuran Mimarlar Odasının başkanı sıfatıyla bağlantılı olandan farklı herhangi bir kişisel menfaate dayanmadığını da dikkate almıştır. Nitekim başvuran Mimarlar Odası ve başkanı başvuran Tezcan Karakuş Candan tarafından ileri sürülen menfaatler birbiriyle o kadar karışmıştır ki bunları birbirinden ayırmak yapay olacaktır (Albert ve diğerleri/Macaristan [BD], no. 5294/14, §§ 135-137, 7 Temmuz 2020 kararıyla karşılaştırınız).
44. Mahkeme, ikinci olarak, önündeki uyuşmazlığın, Ankara Belediyesi ve ilgili diğer idari makamların, belediye idaresinin bir kararının yürütmesinin durdurulmasına ilişkin 10 Şubat 2014 tarihli bir karara uymadıkları iddiasıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, söz konusu kararın, Ankara Belediye Meclisinin Atatürk Orman Çiftliği arazisine yönelik nazım imar planları ile bunlara bağlı plan ve projelere ilişkin 13 Ağustos 2010 tarihli kararına karşı açılan bir iptal davası bağlamında verildiğini tespit etmektedir. Başvuranlar, bu davayı ulusal mahkemeler (ve şimdi de Mahkeme) önünde açarken, kendilerine göre Cumhuriyet’in temsil edildiği ve anıldığı bir yer olan bu araziyi özellikle korumayı amaçlamışlardır ve amaçlamaktadırlar. Başvuranlar, başvuran Mimarlar Odasının, TMMOB iç düzenlemeleri ve uygulaması ile belirlenen, ülkenin doğal kaynaklarının korunmasında ve işletilmesinde, çevre ve tarihi değerlerin ve kültürel mirasın korunmasında, tarımsal ve sınai üretimin artırılmasında, ülkenin sanatsal ve teknik kalkınmasında gerekli görülen teşebbüs ve faaliyetlerde bulunma gibi ek amaçları izlediğini açıklamaktadırlar.
45. Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin, gerçek kişi başvuranın iddialarını inceledikten ve Mahkemenin konuyla ilgili içtihatlarını dikkate aldıktan sonra, ilgiliye mağdur statüsü vermediğini; bu kararı verirken, ilgili tarafın idare mahkemeleri önündeki yargılamalara taraf olmamasını cezalandırmadığını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi, bunun için, bireysel başvuru sahiplerinin kamu yararına dayalı genel ifadelerde bulunduklarını; ancak belediye meclisinin ihtilaf konusu kararında kabul edilen plan ve projelerin uygulanmasının sağlık, mülkiyet, özel hayat vb. alanlarda kendileri için doğrudan ve kişisel olarak herhangi bir somut etkisin göstermediklerini değerlendirmiştir (bk. yukarıda 17. paragraf, Anayasa Mahkemesi kararının 24. paragrafı).
46. Mahkeme, şüphesiz, Collectif national d’information et d’opposition à l’usine Melox – Collectif stop Melox et Mox/Fransa ((k.k.), no. 75218/01, 28 Mart 2006) davasında, 6. maddenin 1. fıkrasının, mevcut davada uygulanan Fransız nükleer atık yönetimi politikasının kendisi için oluşturduğu tehlikeye karşı kamu yararını savunma görevini üstlenen bir çevre koruma derneği tarafından açılan davaya uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır (bk. aynı yönde, yukarıda anılan Association Burestop 55 ve diğerleri, §§ 54-60). Bununla birlikte, somut olay, çevresel konularda bilgi edinme ve karar alma sürecine katılma hakkının başvuran derneğin iddialarının temelini oluşturduğu ve iç hukukta tanındığı söz konusu davadan ayırt edilmelidir. Nitekim başvuranların, kendi görüşlerine göre ulusal bir anma yeri haline gelen bir araziye kamu binası inşa edilmesine karşı çıkmaları nedeniyle somut olayda böyle bir durum söz konusu değildir.
47. Mahkemenin görüşüne göre, başvuranların açıklamalarından, kamu makamlarının Atatürk Orman Çiftliği arazisinde bulunan bir alanda bir Cumhurbaşkanlığı Kompleksi inşa etme projesi bakımından kendilerine kamunun menfaatlerini savunma misyonu yükledikleri anlaşılmaktadır. Bu açıklamalar, idare mahkemeleri önündeki yargılamaların, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında “medeni hak ve yükümlülükler” açısından doğrudan belirleyici olduğunu göstermek için yeterli değildir (bk. mutatis mutandis, Cangı ve Diğerleri / Türkiye, no. 48173/18, § 37 14 Kasım 2023).
48. Mahkeme, yukarıdakileri dikkate alarak, başvurunun Sözleşme hükümleri ile konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından 4 Temmuz 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan