AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 36675/07
Tokay TOZKOPARAN / Türkiye
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 11 Şubat 2020 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 15 Ağustos 2007 tarihinde yapılan yukarıda belirtilen başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAY
1. Başvuran tarafların isim listesi ekte bulunmaktadır.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Davaya ilişkin olay ve olgular, taraflarca ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir:
4. İdare, 1954 yılında, Aydın İli’nin Koçarlı İlçesi’nde bulunan mülklere ilişkin bir kadastro çalışması yapmıştır.
5. Kadastro planı, birçok tarafın itirazları nedeniyle, Koçarlı Kadastro Mahkemesi önünde dava konusu olmuştur.
6. Kadastro Mahkemesi, 14 Ocak ve 3 Haziran 1957 tarihlerinde kesinleşen kararlarla, 949 nolu (32.200 m2) ve 973 nolu (146.200 m2) taşınmaz parsellerinin, başvuran Tokay Tozkoparan’ın murisi (de cujus) Şevki Tozkoparan adına tarım arazileri olarak tapu kütüğüne tescil edilmesine karar vermiştir. Kadastro Mahkemesi, bu karara varırken, özellikle 1901 ve 1902 yıllarına tekabül eden, Hicri Takvime göre 1319 yılına ait asıl tapu senedine ve 5 Eylül 1933 tarihli diğer bir tapu senedine dayanmıştır.
7. Bununla birlikte, 1954 yılında yapılan bir kadastro çalışması sırasında, toplam alanı 112.786 m2 olan bir taşınmaz, tapu kütüğüne tescil edilmemiştir, zira bu taşınmaz, Büyük Menderes Nehri yatağında ve söz konusu tarihte sular altında bulunmaktaydı.
8. Söz konusu taşınmazın çevresinde:
- Doğusunda Dedeköy 973 nolu parsel,
- Batısında Germencik İlçesi, Turanlar Köyü 233 nolu parsel,
- Kuzeyinde Turanlar Köyü 108 ada - 233 nolu parsel,
- Güneyinde Dedeköy Köyü 949 ve 950 nolu parseller bulunmaktaydı.
9. Hazine, 9 Ekim 1984 tarihinde, Büyük Menderes Nehri yatağında bulunan taşınmazların tapu kütüğünde kendisi adına tescili için Koçarlı Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur.
10. Başvuran Tokay Tozkoparan ve erkek kardeşi Faik Tozkoparan, 6 Ocak 1997 tarihinde, karşı dava açmışlar ve taşınmazın 78.700 m2’lik kısmının tapu kütüğüne kendileri adına tescil edilmesini talep etmişlerdir. İlgililer, bu tarım arazisinin yıllardır murisleri (de cujus) Şevki Tozkoparan’a ait olduğunu ve 949 ile 973 nolu taşınmaz parsellerinin uzantısı olduğunu iddia etmişlerdir. İlgililer, taşınmazın 1954 yılında yapılan kadastro çalışması sırasında tapu kütüğüne kendileri (murisleri mi?) adına tescil edilmediğini, zira 1954 ile 1957 yılları arasında Büyük Menderes Nehri’nden dolayı geçici olarak sular altında kaldığını belirtmişlerdir.
11. İki dava birleştirilmiştir. Yargılama sırasında, söz konusu mahkeme özellikle taraflar eşliğinde mahallinde keşifler yapmış, tanıkları dinlemiş ve birçok bilirkişi incelemesi yaptırmıştır.
12. Bilirkişiler, şu tespitlerde bulunmuşlardır: Söz konusu taşınmaz değişken bir toprak yapısına sahiptir. Bu taşınmazın yüzeyi, kumlu, alüvyonlu ve düşük bir su tutma kapasitesine sahiptir. Bu nedenle, Büyük Menderes Nehri’nin akış yönü sık sık değişmekte ve bu nehrin çevresinde bulunan taşınmaz parselleri belirli bir süre sular altında kalmaktadır. 1954 yılında, bu nehrin akış yönü tamamen değişmiştir. İdare ardından, söz konusu taşınmazı yeniden kullanılabilir hale getirmiş ve bu nehrin çevresindeki taşınmaz parselleri, böylelikle ekilebilir tarım toprakları haline gelmiştir.
13. Mahallinde başka keşifler de yapılmıştır. Bilirkişiler, söz konusu yerde yeniden incelemelerde bulunmuşlardır. Bilirkişilere göre, söz konusu bölge 114.425 m2’lik bir alanı kapsamakta, başvuran Tokay Tozkoparan ve erkek kardeşi Faik Tozkoparan’ın sahibi olduklarını iddia ettikleri taşınmazın alanı 80.352 m2’dir ve Büyük Menderes Nehri’nin eski yatağında yer almaktadır.
14. Jeolog bilirkişi ayrıca, Büyük Menderes Nehri’nin zaman zaman akış yönünü değiştirdiğini ve taşkın sebebiyle, çevresinde bulunan tarım arazilerine zarar verdiğini belirmiştir. Jeolog bilirkişisi, bu olayın jeomorfolojiden, nehir havzasının alüvyal toprağından ve nehrin düzensiz akışından kaynaklandığını dile getirmiştir. Jeolog bilirkişisi, bu nehir taşkınlıklarının Devlet makamları tarafından yapılan çalışmalarla kademeli olarak kontrol altına alındığını, ancak taşkınların özellikle yağmurlu dönemlerde ve şiddetli yağışlarda halen meydana geldiğini eklemiştir. Jeolog bilirkişi, ihtilaf konusu taşınmazın, yirmi beş yıl önce geçici olarak sular altında kaldığı ve ardından bu nehrin mevcut yatağına yöneldiği sonucuna varmıştır.
15. 16 Mayıs 2003 tarihinde, nehir kıyısının bulunduğu yerin belirlenmesi amacıyla, bilimsel, tarım ve jeolog bilirkişiler eşliğinde, mahallinde yeni bir keşif yapılmıştır. Bilirkişilerin hesaplamasına göre, ihtilaf konusu taşınmazın 79.165 m2’lik bir alanı, nehir yatağının dışında bulunmaktadır.
16. Koçarlı Asliye Hukuk Mahkemesi, 20 Mayıs 2004 tarihinde, kararını vermiş ve 79.165 m2’lik taşınmazın, her biri yarım pay olarak başvuran Tokay Tozkoparan ve erkek kardeşi Faik Tozkoparan adına tapu kütüğüne tescil edilmesi yönünde karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, Hicri Takvime göre 1319 yılına ait tapu senedinin ve 5 Eylül 1933 tarihli tapu senedinin, davacıların talep ettikleri taşınmazı kapsadığı ve Tozkoparan ailesinin 1960 yılından beri taşınmazın zilyetliğini elinde bulundurduğu kanaatine varmıştır.
17. Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, İdare’nin temyiz başvurusu üzerine, 10 Şubat 2005 tarihli bir kararla, ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararı bozmuştur.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi öncelikle, ihtilaf konusu taşınmazın tapu kütüğüne tescil edilmediğini ve davacıların bu taşınmaz ile ilgili olarak, tapu senetlerinin bulunmadığını gözlemlemiştir.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi ardından, bilirkişilerin beş defa olmak üzere, 23 Haziran 1996, 12 Temmuz 2000, 21 Haziran 2001, 21 Haziran 2002 ve 16 Mayıs 2003 tarihlerinde mahallinde keşif yaptıklarını ve söz konusu taşınmazın aslında Menderes Nehri yatağında bulunduğunu saptadıklarını tespit etmiştir.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, bilirkişi raporlarının, bu taşınmazın Büyük Menderes Nehri yatağının değişmesi sırasında, 1955 ve 1960 yılları arasında oluştuğunun ve nehrin taşkın dönemlerinde asıl yatağına yeniden ulaşmasının halen mümkün olduğunun anlaşılmasına imkân sağladığını eklemiştir.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi son olarak, Türk Medeni Kanunu’nun 708. maddesine göre, “birikme, dolma, toprak kayması veya kamuya ait suların yatağında ya da seviyesinde değişme gibi sebeplerle sahipsiz yerlerde yeniden oluşan yararlanmaya elverişli arazinin Devlete ait” olduğunu ve bu maddenin özellikle taşınmaz mülkiyetinin taşınmazın tamamen yok olmasıyla sona erdiğini belirten, aynı Kanun’un 717. maddesiyle birlikte okunması gerektiğini hatırlatmıştır.
Yargıtay ayrıca, ihtilaf konusu taşınmazın, nehir yatağında bulunması ve yasal olarak Devletin mülkiyetinde kalması nedeniyle, yasal olarak zaman aşımı yoluyla kazanılamayacağını belirtmiştir.
18. İlk derece mahkemesi, 9 Şubat 2006 tarihinde, Yargıtay kararına uymuş ve taşınmazın Hazine mülkiyeti olarak tapu kütüğüne tescil edilmesine karar vermiştir.
19. Yargıtay, 19 Haziran 2006 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını düzelterek onamıştır. Yüksek Mahkeme, toplam 112.786 m2’lik bir alana sahip olan Büyük Menderes Nehri yatağında bulunan bütün taşınmazların (taşınmaz A2: 25.428 m2, - başvuran Tokay Tozkoparan tarafından talep edilen - taşınmaz B2: 79.165 m2 ve taşınmaz C: 8.193 m2), tapu kütüğüne Hazine adına tescil edilmesi gerektiğine karar vermiştir.
20. Yargıtay, 29 Aralık 2006 tarihinde, karar düzeltme talebini reddetmiştir. Bu karar, 22 Şubat 2007 tarihinde, başvurana tebliğ edilmiştir.İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
21. Eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesinde (ETMK) bulunan ifadeleri yeniden ele alan, yeni Türk Medeni Kanunu’nun 705. maddesi (YTMK) aşağıdaki gibidir:
“ B. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması
I. Tescil
Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. ”
22. Eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesinin 1. fıkrasını yeniden ele alan, Yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesinin 1. fıkrası uyarınca:
“ B. Mülkiyetin Kazanılması
(...)
II. Kazanım Koşulları
(...)
Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. ”
23. Aynı hükmün 5. fıkrasının son cümlesi (in fine) şunu öngörmektedir:
“ Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.”
24. Yeni Türk Medeni Kanunu’nun 708. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ 3. Yeni Arazi Oluşması
Birikme, dolma, toprak kayması veya kamuya ait suların yatağında ya da seviyesinde değişme gibi sebeplerle sahipsiz yerlerde yeniden oluşan yararlanmaya elverişli arazi Devlete ait olur (...). ”
25. Yeni Türk Medeni Kanunu’nun 717. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ Taşınmaz mülkiyeti, terkin veya taşınmazın tamamen yok olmasıyla sona erer. (...) ”
ŞİKÂYETLER
26. Başvuran, ihtilaf konusu taşınmazın Hazine adına tapu kütüğüne tescil edilmesinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, mülkiyetine saygı hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, başvurusunun Yargıtay 20. Hukuk Dairesi tarafından değil, 8. Hukuk Dairesi tarafından incelenmiş olması halinde, verilen kararın farklı olacağını ifade etmekte ve bu bağlamda, söz konusu içtihadi farklılığın, kendi görüşüne göre, Sözleşme’nin 6. maddesini ihlal ettiğini eklemektedir.
HUKUKi DEĞERLENDİRME başvuranın HAYATINI KAYBETMESİNİN ARDINDAN başvuranın mirasçılarının başvuruyu takip etme yetkisi (LOCUS STANDİ) hakkında
27. Hükümet, Mahkemeyi, başvuran Tokay Tozkoparan’ın 2 Nisan 2016 tarihinde hayatını kaybettiği gerekçesiyle, davayı kayıttan düşürmeye davet etmektedir.
28. Mahkeme, başvuranın eşi Merih Tozkoparan ve oğulları Harun Şevki Tozkoparan ve Hakan Şevki Tozkoparan’ın Mahkemeyi, başlangıçta başvuran tarafından yapılan başvuruyu takip etmek istedikleri konusunda Mahkeme’yi bilgilendirdiklerini gözlemlemektedir. İlgililer ayrıca, mirasçılık belgelerini sunmuşlardır. Mahkeme dolayısıyla, mevcut davada ilgililere başvuranın yerine geçme imkânını vermekte ve Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir. Bununla birlikte, uygulamaya ilişkin nedenlerle, mevcut kararda, başvuran sıfatının başvuranın eşine ve iki çocuğuna hâlihazırda verilmesinin gerekmesine rağmen, M. Tozkoparan “başvuran” olarak belirtilmeye devam edilecektir (özellikle bk., Dalban/Romanya [BD], No. 28114/95, § 1, AİHM 1999‑VI ve Çakar/Türkiye, No. 42741/98, § 2, 23 Ekim 2003). sözleşme’ye ek 1 no.lu protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
29. Başvuran, dava koşullarının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.
30. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir. Hükümet öncelikle, başvuranın mülkiyetine saygı hakkına ilişkin şikâyetinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığını iddia etmektedir. Hükümet özellikle, Yargıtay’ın başvuranın Büyük Menderes Nehri yatağında bulunan ihtilaf konusu taşınmaza ilişkin tapu senedinin bulunmadığını ve ilgilinin iddialarını yalnızca kazandırıcı zaman aşımına dayandırdığını tespit ettiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte Hükümete göre, ilgilinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, yasal olarak, mülkiyet hakkının tanınması yönünde meşru bir beklentisi bulunmamaktadır. Hükümet, bu bağlamda, Sarısoy ve diğerleri/Türkiye ((k.k.), No. 21303/07, 14 Ekim 2014) ve Basa/Türkiye (No. 18740/05 ve 19507/05, 15 Ocak 2019) davalarına atıfta bulunmaktadır. Hükümet ayrıca, ulusal bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hataları inceleme görevinin, ya da fiili unsurlara veya uygulanabilir kanunlara ilişkin kendi değerlendirmesini ulusal mahkemelerin değerlendirmelerinin yerine koyma görevinin Mahkemeye ait olmadığını belirtmektedir. Hükümet, ulusal mahkemelerin kendilerine sunulan bütün delilleri bağımsız bir şekilde değerlendirdiklerini ve ihtilaf konusu taşınmazın Büyük Menderes Nehri yatağının değişmesini sonucunda, 1955 ve 1960 yılları arasında oluştuğuna, bu nehrin taşkın dönemlerinde asıl yatağına yeniden ulaşmasının kuvvetle muhtemel olduğuna ve Türk Medeni Kanunu’nun hükümleri uyarınca, bu tür bir taşınmazın Devlete ait olduğuna karar verdiklerini belirtmektedir. Hükümet, bu kararın keyfi bir unsur içermediğini ileri sürmektedir. Hükümet sonuç olarak, Mahkemeyi şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.
31. Başvuran, murisinin (de cujus) ihtilaf konusu taşınmaz parselinin sahibi olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, Hicri Takvime göre 1319 yılına ait olan tapu senedine ve 1933 yılına ait bir diğer tapu senedine sahip olduğunu ve bu taşınmazı tarım arazisi olarak ekip biçtiğini belirtmektedir. Başvuranın ailesi, iddiaya göre ilgilinin hayatını kaybetmesinin ardından, taşınmazı ekip biçmeye devam etmiştir. Başvuran ayrıca, ilk derece mahkemesinin söz konusu mülk üzerindeki mülkiyet hakkını tanıdığını eklemektedir. Başvuran, bu taşınmazın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin kararının ardından Hazineye devredilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, bu kararın hatalı olduğu ve Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin içtihatlarına uygun olmadığı kanaatindedir. Başvuran, bu taşınmazın zilyetliğini yıllardır karşılıksız olarak elinde bulundurmasına rağmen, şimdi söz konusu taşınmazı tarım arazisi olarak ekip biçmek için her yıl işgal tazminatı ödediğini belirtmektedir.
32. Mahkeme, bir başvuranın yalnızca, ihtilaf konusu kararların, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında kendi “mülkleriyle” ilgili olması durumunda, bu hükmün ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, c), AİHM 2004‑IX ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018). “Mülk” kavramı, somut varlıkların mülkiyetiyle sınırlı olmayan ve ulusal hukukun biçimsel niteliklerine göre bağımsız olan özerk bir kapsama sahiptir: Varlıkları oluşturan bazı diğer hak ve menfaatler de, bu hüküm uyarınca malvarlığı değerleri ve dolayısıyla “mülk” olarak kabul edilebilmektedir (Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 171, AİHM 2012). Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, mülk edinme hakkını güvence altına almasa da (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 35, a)), “mülk” kavramı, hem mevcut mülkleri hem de malvarlığı değerleri olarak kabul edilmesi için yeterince kanıtlanan alacakları kapsayabilmektedir (yukarıda anılan Kopecký kararı, § 42 ve yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri kararı, § 142).
33. Mahkeme ardından, tapu kütüğüne mevzuata uygun olarak tescil edilmiş bir tapu belgesinin, uygulanabilir iç hukuk gereğince, söz konusu mülk üzerinde bir mülkiyet hakkı bulunduğuna dair delil teşkil edebileceğini hatırlatmaktadır (bk., iç hukuk ile ilgili olarak, Riemer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009, Doğancan/Türkiye (k.k.), No. 17934/10, § 22, 15 Ekim 2013 ve Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 19258/07, § 71, 30 Ocak 2018).
34. İlgili malvarlığı menfaati alacak niteliğinde olması halinde, söz konusu menfaat yalnızca, iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunması halinde, örnek olarak ulusal mahkemelerin yerleşik bir içtihadıyla doğrulanmış olması, yani alacakla ilgili olarak hak talebinde bulunmak için yeterince dayanak gösterilmiş olması durumunda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan bir malvarlığı değeri olarak değerlendirilebilmektedir (yukarıda belirtilen Kopecký kararı, §§ 49 ve 52, yukarıda belirtilen Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano kararı, § 173 ve yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri kararı, § 142). Bu bağlamda başvuranın en azından somutlaştırabileceği, yani mülkiyet hakkından etkin bir şekilde yararlanılması yönünde “meşru bir beklentisi” olduğunu iddia edebileceği alacaklar, malvarlığı değerlerini teşkil edebilmektedir (diğer kararlar arasında, bk., Malhous/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 33071/96, AİHM 2000-XII, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII ve yukarıda belirtilen Kopecký kararı, § 35, c)). Bununla birlikte, meşru bir beklenti bağımsız bir şekilde var olamaz: Meşru beklenti, ulusal hukukta yeterli bir hukuki dayanağa sahip olan bir malvarlığı menfaatine bağlı olmalıdır (yukarıda belirtilen Kopecký kararı, §§ 45-53 ve yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri kararı, § 143). Ayrıca bir başvuranın, ilke olarak, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışma söz konusu olduğunda, başvuranın bu bağlamda ileri sürdüğü iddialar ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmişse, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi gereğince malvarlığı değeri olarak değerlendirilen yeterince kesin bir alacağa sahip olduğu kabul edilemez (bk., örneğin, yukarıda belirtilen Kopecký kararı, § 50 ve yukarıda belirtilen Centro Europa 7 s.r.l. ve Di Stefano kararı, § 173; yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri kararıyla karşılaştırınız, § 149).
35. Mahkeme somut olayda, başvuranın mülkiyet hakkı iddiasının, biri Hicri Takvime göre 1319 yılına ait ve diğeri 1933 yılına ait olan iki tapu senedine dayandığını gözlemlemektedir.
36. Tapu kütüğüne kayıtlı bir tapu senedi, Türk hukukunda mülkiyet hakkına ilişkin tartışılmaz bir delil teşkil etmektedir. Bununla birlikte, somut olayda, ortaya çıkan temel sorun, söz konusu tapu senetlerinin talep edilen taşınmazı kapsayıp kapsamadığıdır.
37. Mahkeme, tapu kütüğüne kayıtlı tapu senetlerinin değerine bağlı bu sorunun, ulusal hukuk kapsamına girdiğini değerlendirmektedir (yukarıda belirtilen Basa kararı, § 87). Mahkeme, 1954 yılında yapılan kadastro çalışması sırasında, bu sorunun Büyük Menderes Nehri’nin yol açtığı taşkın nedeniyle askıda kaldığını kaydetmektedir. 949 nolu (32.200 m2) ve 973 nolu (146.200 m2) taşınmaz parsellerinin tapu kütüğüne tarım arazisi olarak başvuranın murisi (de cujus) Şevki Tozkoparan adına tescil edilmesine hükmeden, 14 Ocak ve 3 Haziran 1957 tarihli kararlar da bu soruna cevap vermeyi amaçlamamıştır (yukarıda belirtilen 5. ve 6. paragraflar).
38. Ancak Hazinenin, 9 Ekim 1984 tarihinde, Büyük Menderes Nehri yatağında bulunan taşınmazların tapu kütüğüne kendisi adına tescil edilmesi talebinde bulunmak için Koçarlı Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmasının ardından, başvuran taşınmazın 78.700 m2’lik kısmının mülkiyetini talep etmek amacıyla 6 Ocak 1997 tarihinde karşı dava açmıştır (yukarıda 9. ve 10. paragraflar). Başvuran daha sonra, Hicri Takvime göre 1319 yılına ve ayrıca 1933 yılına ait olan tapu senetlerinin bu taşınmazı kapsadığını, ancak 1954 yılında yapılan kadastro çalışması sırasında, taşınmazın kendi ailesi adına tapu kütüğüne tescil edilmediğini, zira bu taşınmazın 1954 ile 1957 yılları arasında Büyük Menderes Nehri nedeniyle geçici olarak sular altında kaldığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, bu taşınmazı tarım arazisi olarak ekip biçtiğini eklemiştir. Mahkeme dolayısıyla, ilgilinin 43 yıl boyunca bu taşınmaz üzerinde herhangi bir mülkiyet talebinde bulunmadığını gözlemlemektedir.
39. Ardından, dava dosyasını inceleyerek, Türk hukukunu yorumlayan ve uygulayan ulusal mahkemeler, ihtilaf konusu taşınmazın Büyük Menderes Nehri yatağında bulunduğunu ve Türk Medeni Kanunu’nun hükümlerine göre, bu tür bir taşınmazın, özel mülkiyete konu edilemeyeceği ve Devlete ait olduğu kanaatine varmışlardır.
40. Mahkeme, bu tür bir taşınmazın özel mülkiyete konu edilip edilemeyeceği hususunda iç hukukta şüphesiz bir tartışmanın söz konusu olduğunu kaydetmektedir. Koçarlı Asliye Hukuk Mahkemesi başlangıçta başvuranın lehine konuyu incelemiş olsa da, bu mahkemenin kararı, Yargıtay tarafından bozulmuş ve ulusal mahkemeler, son olarak ihtilaf konusu taşınmazın mülkiyetinin Hazineye ait olduğu kanaatine varmışlardır. Hâlbuki iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği hususunda bir tartışmanın bulunması ve başvuran tarafından bu bağlamda ileri sürülen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi durumunda, “meşru bir beklentinin” var olduğu sonucuna varılamaz (yukarıda belirtilen Kopecký kararı, § 50, yukarıda belirtilen Basa kararı, § 89, ve ulusal mevzuatın yorumlanması hakkında Károly Nagy/Macaristan [BD], No. 56665/09, § 62, 14 Eylül 2017 ve Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], No. 13279/05, §§ 49‑50, 20 Ekim 2011).
41. Mahkeme öte yandan, ulusal kanunların yorumlanmasında ulusal mahkemelerin yerine geçmekle görevli olmadığını; ulusal mevzuatı yorumlama görevinin öncelikle ulusal makamlara, özellikle de mahkemelere ve yüksek yargı organlarına ait olduğunu hatırlatmaktadır (16 Aralık 1997 tarihli Tejedor García/İspanya kararı, § 31, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1997-VIII ).
42. Mahkeme, ihtilaf konusu taşınmazın tapu kütüğüne tescil edilmediğini, başvuranın bu taşınmaza ilişkin tapu senedinin bulunmadığını, bu taşınmazın Büyük Menderes Nehri yatağında bulunduğunu ve ilgili Kanun’a göre, birikme, dolma, toprak kayması veya kamuya ait suların yatağında veya seviyesinde değişme gibi sebeplerle sahipsiz yerlerde yeniden oluşan yararlanmaya elverişli arazinin Devlete ait olduğu kanaatine varan Yargıtayın değerlendirmesinde, keyfi veya açıkça makul olmayan herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
43. Mahkeme, başvuranın, tapu senetlerinin dışında, ayrıca mülkiyet taleplerini kazandırıcı zaman aşımına dayandırdığını tespit etmektedir. İlgili, bu bağlamda, tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebileceğini belirten (yukarıda 22. paragraf), eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesine (hâlihazırda yeni Türk Medeni Kanunu’nun 713. maddesi) dayanmaktadır. Bu açıdan, başvuranın Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin korumasını talep ettiği “zilyetlik”, mevcut bir mülkten ziyade bir alacak niteliğindedir (bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) bk., Majcan/Hırvatistan (k.k.), No. 45366/14, § 26, 18 Eylül 2018).
44. Ulusal mahkemeler, başvuranın uzun bir süreden beri ihtilaf konusu mülkün zilyetliğini elinde bulundurduğunu ileri sürebilmiş olmasına rağmen, Türk hukukunun, bir nehir yatağını oluşturan taşınmazların zaman aşımı yoluyla kazanılması imkânını içermediği sonucuna varmışlardır (yukarıda belirtilen 17. ve 24. paragraflar; bk., ayrıca, benzer bir durumla ilgili olarak, yukarıda belirtilen Basa kararı, §§ 37 ve 96).
45. Mahkeme yine bu noktada, ulusal hukukun doğru bir şekilde yorumlanıp yorumlanmadığının ve uygulanıp uygulanmadığının denetlenmesiyle ilgili olarak sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu; ulusal mahkemelerin kararları keyfi veya açıkça mantıksız olmadığı sürece, kendisini bu mahkemelerin yerine koymakla görevli olmadığını hatırlatmaktadır.
46. Hâlbuki somut olayda, Mahkeme, ulusal mahkemelerin değerlendirmesinde keyfi veya açıkça makul olmayan herhangi bir unsur tespit etmemektedir. Dolayısıyla Mahkemenin, başvuranın iddialarını reddeden ve ilgilinin yasal olarak kazandırıcı zaman aşımından yararlanamayacağı kanaatine varan ulusal mahkemelerin ulaştığı sonuçlardan uzaklaşmasını gerektiren herhangi bir neden bulunmamaktadır.
47. Mahkeme, başvuranların taleplerinin aynı zamanda kazandırıcı zaman aşımı kurallarına dayandırıldığı birçok davada, iç hukukta yeterli hukuki dayanağın bulunmaması sebebiyle, “mülkten” yararlanmaya devam edebilme veya söz konusu mülkün sahibi olma yönünde bir meşru beklentinin, başvuranlar açısından hukuki yönden doğamayacağı kanısına vardığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Sarısoy ve diğerleri kararı, §§ 26 - 36). Mahkeme, mevcut davada farklı bir sonuca varmak için herhangi bir sebep görmemektedir (ayrıca bk., yukarıda belirtilen Basa kararı, § 99).
48. Sonuç olarak, mülkiyete saygı hakkına ilişkin şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
49. Başvuran, Yargıtay 8. ve 20. Hukuk Daireleri olmak üzere, iki Hukuk Dairesi arasında içtihat çelişkilerinin bulunduğunu iddia etmektedir. Başvuran bu bağlamda, başvurusunun Yargıtay 20. Hukuk Dairesi tarafından değil, 8. Hukuk Dairesi tarafından incelenmiş olması durumunda, davayı kazanabileceğini ileri sürmektedir. Başvuran, talebini desteklemek amacıyla, özellikle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 11 Mart 1999 tarihli kararını sunmaktadır.
50. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir. Hükümet, kazandırıcı zaman aşımı koşullarının, ulusal mahkemeler tarafından duruma göre değerlendirildiğini iddia etmektedir. Hükümet, nehir, ırmak ve dere gibi hareket halinde olan akarsuların eski yataklarının yasal olarak Devlete ait olduğuna ve bu yerlerde bulunan taşınmazların kullanıma uygun hale getirme ve aralıksız zilyetlik uygulamalarıyla kazanılamayacağına karar veren Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin birçok kararını sunmaktadır. Hükümet, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 11 Mart 1999 tarihli kararında, kazandırıcı zaman aşımından yararlanan kişilerin, şüphesiz bir taşkın alanında bulunan, ancak bir akarsu yatağının veya alanının içinde bulunmayan taşınmazlara sahip olduklarını ve bu taşınmazların kesin olarak tarım arazisi niteliği kazandığını eklemektedir. Hükümete göre, mevcut davanın kendine özgü koşulları, dolayısıyla başvuran tarafından iddialarını desteklemek için sunulan 11 Mart 1999 tarihli kararın koşullarıyla benzer nitelikte değildir. Hükümet bu bağlamda, mevcut davada, ihtilaf konusu taşınmazın Büyük Menderes Nehri’nin eski yatağında yer aldığını belirtmektedir. Hükümet sonuç olarak, herhangi bir içtihat çelişkisinin bulunmadığını iddia ederek, Mahkemeyi, başvuranın şikâyetini açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.
51. Başvuran, iddialarını yinelemekle yetinmekte ve temyiz başvurusunun Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından incelenmiş olması halinde, davayı kazanabileceğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, 20. Hukuk Dairesinin 10 Şubat 2005 tarihli kararı, içtihat farklılığı olarak incelenmelidir, zira verilen karar, 8. Hukuk Dairesi tarafından yapılan yorumlamaya aykırı olacaktır.
52. Mahkeme, Nejdet Şahin ve Perihan Şahin (yukarıda belirtilen karar, §§ 49-58 ve 61) Büyük Daire kararında, içtihat farklılıklarına ilişkin davalara uygulanabilir önemli ilkeleri hatırlatmıştır. Bu ilkeler aşağıdaki şekilde özetlenebilmektedir.
a) Mahkeme, kendisini ulusal mahkemelerin yerine koymakla görevli değildir: Ulusal mevzuatı yorumlamak öncelikle ulusal makamların, özellikle de mahkemelerin ve yüksek yargı organlarının görevidir (Saez Maeso/İspanya, No. 77837/01, § 22, 9 Kasım 2004). Mahkemenin görevi, bu türden bir yorumlamanın etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını incelemekle sınırlı kalmaktadır (Kouchoglou/Bulgaristan, No. 48191/99, § 50, 10 Mayıs 2007) ve Mahkeme, makamlar tarafından yapılan değerlendirmede açıkça keyfiliğin ortaya çıkması dışında, bu mahkemeler tarafından yapılan ulusal mevzuata ilişkin yorumlamayı sorgulamaya yetkili değildir (bk., örneğin, Ādamsons/Letonya, No. 3669/03, § 118, 24 Haziran 2008).
b) İlke olarak, bağımsız olmaları gereken mahkemeler tarafından - ilk bakışta benzer veya bağlantılı olan davalarda bile - verilen farklı kararları karşılaştırma görevi Mahkemeye ait değildir (Engel ve diğerleri/Hollanda, 8 Haziran 1976, § 103, A serisi No. 22, Gregório de Andrade/Portekiz, No. 41537/02, § 36, 14 Kasım 2006, ve yukarıda belirtilen Ādamsons kararı, § 118).
c) İçtihat farklılıkları, doğası gereği, kendi bölgelerinde yargı yetkisine sahip olan ve davanın esasına bakan mahkemelerin bulunduğu yargısal sistemin getirdiği bir sonuçtur. Bu tür farklılıklar, aynı mahkeme bünyesinde de ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, tek başına, Sözleşme’ye aykırı olarak değerlendirilemeyecektir (Santos Pinto/Portekiz, No. 39005/04, § 41, 20 Mayıs 2008 ve Tudor Tudor/Romanya, No. 21911/03, § 29, 24 Mart 2009).
d) Son olarak karar veren farklı ulusal mahkemelerin çelişkili kararlarının, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile güvence altına alınan, adil yargılanma hakkının ihlaline yol açtığı koşullara ilişkin kendi değerlendirmesi çerçevesinde Mahkemeyi yönlendiren kriterler, ulusal mahkemelerin içtihatlarında “derin ve süreklilik arz eden farklılıkların” bulunup bulunmadığını, iç hukukun bu tutarsızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik mekanizmaları öngörüp öngörmediğini, bu mekanizmaların uygulanıp uygulanmadığını ve gerektiğinde, söz konusu mekanizmaların uygulanmasının ne gibi etkiler doğurduğunu tespit etmekten ibaret olmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, Iordan Iordanov ve diğerleri/Bulgaristan, No. 23530/02, §§ 49-50, 2 Temmuz 2009 ; bk., ayrıca Beian/Romanya (No. 1), No. 30658/05, §§ 34‑40, AİHM 2007–XIII (özetler)).
e) Mahkemenin değerlendirmesi, sürekli olarak, Sözleşme maddelerinin tamamında zımni olarak yer alan ve hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından birini oluşturan hukuki güvenlik ilkesine dayanmaktadır (bk., diğer kararlar arasında, yukarıda belirtilen Beian (No. 1) kararı, § 39, yukarıda belirtilen Iordan Iordanov ve diğerleri kararı, § 47 ve Ştefănică ve diğerleri/Romanya, No. 38155/02 , § 31, 2 Kasım 2010).
f) Hukuki güvenlik ilkesi bilhassa, hukuki durumlarda belirli bir istikrarın sağlanmasını ve toplumun adalete olan güvenini desteklemeyi amaçlamaktadır. Birbirinden farklı yargı kararlarının devamlılık arz etmesi, toplumun yargısal sisteme olan güveninin hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri olmasına rağmen, bu güveni azaltacak nitelikte bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilecektir (Paduraru/Romanya, No. 63525/00, § 98, AİHM 2005-XII (özetler), Vinčić ve diğerleri/Sırbistan, No. 44698/06 ve diğer 30 başvuru, § 56, 1 Aralık 2009 ve yukarıda belirtilen Ştefănică ve diğerleri kararı, § 38).
g) Son olarak, iki dava arasında yapılan inceleme farklılığı, söz konusu fiili durumlarda bulunan bir farklılık ile haklı gösterildiği takdirde, bir içtihat farklılığı olarak anlaşılamayacaktır (bk., bu anlamda, Uçar/Türkiye (k.k.), No. 12960/05, 29 Eylül 2009).
53. Mahkeme, mevcut dava çerçevesinde, başvuranın, iddialarını desteklemek amacıyla, özellikle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 11 Mart 1999 tarihli kararını sunduğunu ve bu karar ile talebini reddeden 10 Şubat 2005 tarihli 20. Hukuk Dairesi kararı arasındaki bir farklılıktan şikâyet ettiğini kaydetmektedir. Hâlbuki Mahkeme, başvuranın şikâyet ettiği farklılığın, maddi hukukun uygulanmasından ve bundan kaynaklanan “içtihatlardan” değil, esasen ulusal mahkemelerin incelediği fiili durumlardan kaynaklandığını tespit etmektedir. Böylelikle Hükümetin iddia ettiği gibi, Mahkeme, başvuran tarafından sunulan kararda, ihtilaf konusu bölgenin şüphesiz taşkın alanı olduğunu, ancak somut olayda olduğu gibi, Büyük Menderes Nehri’nin eski yatağında yer almadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, her hâlükârda, bu tespitin dışında, kazandırıcı zaman aşımı koşulları duruma göre değerlendirilmektedir. Mahkeme dolayısıyla, bu davanın başvuranın davasına her bakımdan benzer olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır.
54. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, ihtilaf konusu davada benzer durumlarda izlenen adli uygulamaya ilişkin bir farklılık bulunmadığının görüldüğünü, ancak gözlemlenebilir çözüm farklılıklarının daha ziyade, her davanın kendine özgü olgusal koşullarına kanunun uygulanması hususundan kaynaklandığını değerlendirmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda belirtilen Uçar kararı ve Hüseyin Aşam/Türkiye ve diğer 7 başvuru, No. 51208/10 ve devamı, § 21, 8 Ekim 2013).
55. Mahkeme son olarak, başvuranın çekişmeli yargılamadan yararlandığını, kendisi lehine delilleri sunabildiğini, davasını özgürce savunabildiğini ve iddialarının karar vermeden önce birçok bilirkişi raporunun düzenlenmesine karar veren ulusal mahkemelerr tarafından gerektiği gibi incelendiğini tespit etmektedir. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın davasına ilişkin mahkeme kararlarının gerektiği gibi gerekçelendirildiğinin, ulusal mahkemelerin kendi incelemelerine sunulan koşul ile ilgili olarak yaptıkları yorumlamanın keyfi, mantıksız veya yargılamanın adilliğine zarar verecek nitelikte olduğunun değerlendirilemeyeceğinin, ancak bu yorumlamanın yalnızca iç hukukun uygulanmasına ilişkin özel koşulların kapsamına girdiğinin altını çizmektedir.
56. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, somut olayda yürütülen yargılamanın, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında, hakkaniyetten yoksun olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilmez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 19 Mart 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EK
Başvuranlar Listesi
No
Adı SOYADI
Doğum Tarihi
Uyruk
İkâmet Yeri
1.
Tokay TOZKOPARAN
29 Aralık 1940 (2 Nisan 2016 tarihinde hayatını kaybetmiştir)
Türk
İzmir
2.
Merih TOZKOPARAN (Tokay TOZKOPARAN’ın mirasçısı)
14 Mart 1954
Türk
İzmir
3.
Harun Şevki TOZKOPARAN (Tokay TOZKOPARAN’ın mirasçısı)
1 Mart 1971
Türk
İzmir
4.
Hakan Şevki TOZKOPARAN (Tokay TOZKOPARAN’ın mirasçısı)
2 Eylül 1983
Türk
İzmir
Full & Egal Universal Law Academy