AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 72858/12
Yeliz TUFAN / TÜRKİYE
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Gilberto Felici,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 29 Mart 2022 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1988 doğumlu bir Türk vatandaşı olan, Denizli’de ikamet eden ve Denizli Barosuna bağlı Avukat Y. Tufan tarafından temsil edilen Yeliz Tufan’ın (“başvuran”), 8 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu 72858/12 no.lu başvuruyu,
Başvurunun, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı ve tarafların görüşlerini dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Mevcut dava, Eskişehir garında üniversite ziyareti sırasında meydana gelen bir kazayla ilgilidir. Fotoğraf çekmek için bir konteynerin üzerine çıkan başvuranı yüksek gerilim hattı çarpmıştır. Hayati tehlikesi bulunan başvuran hastaneye kaldırıldıktan sonra doktorlar, ilgilinin vücudunun yüzde 63’ünü kaplayan yanıklara yenik düşmesini önlemek amacıyla sol kolunu ve iki bacağı dizlerinden kesmek durumunda kalmıştır.
Bu olay, beş farklı davaya neden olmuştur.
2. İlk olarak, 18 Kasım 2008 tarihinde yapılan şikâyet üzerine, taksirle yaralama nedeniyle, garın Müdür Vekili olan A.Y. hakkında Eskişehir Asliye Ceza Mahkemesi nezdinde bir dava açılmıştır. Dördüncüsü 24 Mayıs 2011 tarihli olan bilirkişi raporlarına göre, başvuran %30 oranında birinci dereceden sorumluyken, ziyaretten sorumlu olan Öğretim Görevlisi Ü.Ö ve Müdür Vekili A.Y. sırasıyla % 40 ve % 30 oranında ikinci dereceden sorumluydular. Müdür Vekili A.Y. ise konteynerler için ayrılmış hatların tehlikeli bölgelerini ve sabit vagonlara erişimini güvence altına almakta ihmalde bulunmuştur. Bu dava, Müdür Vekili A.Y.nin on beş ay hapis cezasına mahkûm edilmesi ve hükmün açıklanmasının ertelenmesini onayan 26 Mayıs 2014 tarihli kararıyla sonuçlanmıştır.
3. İkinci olarak, 15 Aralık 2011 tarihinde, yukarıda belirtilen dördüncü bilirkişi raporunu hazırlayan beş bilirkişi hakkında görevi kötüye kullanma nedeniyle bir şikâyette bulunulmuştur. Bu dava, 18 Haziran 2013 tarihinde, Adalet Bakanlığının savcılığın kovuşturmaya yer olmadığına dair kararını kanun yararına bozmayı reddettiğinin tebliğ edilmesiyle sonuçlanmıştır.
4. Üçüncü olarak, Öğretim Görevlisi Ü.Ö. hakkında bir idari soruşturma prosedürü yürütülmüştür (Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, §§ 37 ila 39, 30 Ağustos 2016). dosya Öğretim Görevlisi Ü.Ö.nün bağlı olduğu rektörlüğe iletilmiştir. Rektörlük, öğretim görevlisi hakkında bir soruşturma başlatılmasına izin verilmesini reddetmiştir. Nihai karar, 2 Mayıs 2012 tarihinde, Danıştay tarafından onanmıştır.
5. Dördüncü olarak, raporları yukarıda belirtilen rektörlük reddine dayanak oluşturan okul müfettişleri R.K. ve A.Ş. hakkında şikâyette bulunulmuştur. Savcılık, yine 4483 sayılı Kanun uyarınca, müfettişler hakkında soruşturma başlatılmasının gerekli olmadığına karar veren rektörlük lehine yargı yetkisini reddetmiştir. Dava, 14 Ekim 2020 tarihinde, Danıştay tarafından bu kararın onanmasıyla sonuçlanmıştır.
6. Son olarak, 31 Temmuz 2009 tarihinde Devlet Demir Yolları Genel Müdürlüğü ve rektörlük hakkında Eskişehir İdare Mahkemesi önünde açılan tam yargı davasında, başvuranın talepleri, uyarı levhalarına rağmen bilerek park halindeki konteynerin üstüne çıktığı ve dolayısıyla kazanın tek temel nedeninin kendi dikkatsizliği olduğu gerekçesiyle, 31 Aralık 2012 tarihli kararla reddedilmiştir.
Bu karar, 13 Mart 2013 tarihinde, başvurana tebliğ edilmiş ve başvuran Danıştay önünde temyiz talebinde bulunmuştur. Görünüşe göre, bu dava halen derdesttir.
7. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, Devletin hayatını koruma görevini yerine getirmediğini zira kazanın kamu hizmeti kapsamına giren bir üniversite faaliyeti sırasında ve kendi denetimi altında olan bir garda, öğrencileri korumaya yönelik yönetmelik ve güvenlik tedbirleri olmaksızın meydana geldiğini iddia etmektedir.
8. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi açısından, mahkemeye erişim hakkı göz ardı edilerek, yalnızca kendilerinin adaletten kaçmalarını amaçlayan bir yerel soruşturma mekanizmasından yararlanan söz konusu üniversite üyelerinin cezasız kalmasından şikâyet etmektedir. Dahası başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, Sözleşme’nin 2 ve 6. maddelerine ilişkin şikâyetlerini ileri sürmek amacıyla kullandığı hukuk yollarının etkin olmadığından şikâyet etmektedir. Son olarak, başvuran, Sözleşme’nin 14. maddesi açısından, Müdür Vekili A.Y.’nin cezaya mahkûm edilmesine karşın Öğretim Görevlisi Ü.Ö. ve rektörlüğün müfettişlerinin ayrıcalıklı statülerinden yararlanarak adalet önüne çıkarılmamalarını ayrımcılık olarak nitelendirmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
9. Mahkemenin daha önce potansiyel olarak tehlikeli şeklinde nitelendirdiği demir yolu taşımacılığı faaliyetleriyle bağlantılı olarak ihtilaf konusu kazanın başvuranın hayatında gerçek bir tehdit oluşturması nedeniyle (Kalender/Türkiye, no. 4314/02, §§ 42, 43 ve 52, 15 Aralık 2009 ve Cavit Tınarlıoğlu/Türkiye, no. 3648/04, §§ 63-69, 2 Şubat 2016), somut olayda Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilirliği tartışma konusu değildir; hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) (Radomilja ve diğerleri/Macaristan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), ilkesi gereğince, diğer şikâyetlerin bu aynı hükmün usuli yönünden incelenmesi gerekmektedir (Engin ve diğerleri/Türkiye, No. 74941/12, § 33, 15 Ekim 2019).
10. Bu şekilde tanımlanan çerçevede, Hükümet, başvuranı tam yargı davası sonuçlanmadan önce Mahkemeye başvurmakla suçlamakta ve ardından başvuranın Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunu tüketmediği konusunda itiraz etmektedir.
11. Başvuran, hayati tehlike arz eden bir faaliyet bağlamında, belirleyici olmayan ve aşırı süresi nedeniyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin usule ilişkin yönü ışığında etkin olarak kabul edilemeyecek idari prosedürü bir kenara bırakarak, Sözleşme’nin 2. maddenin ihlaline yol açması gereken hususun (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Öneryıldız/Türkiye [BD], no. 48939/99, § 93, AİHM 2004‑XII), kusurlu üniversite personelinin cezalandırılmaması olduğunu belirtmektedir.
Anayasal başvuruyla ilgili olarak, başvuran, başvurusunu yaptığı tarihte bu hukuk yolunun bulunmadığını ileri sürmektedir.
12. Mahkeme, Cavit Tınarlıoğlu davasındaki (yukarıda belirtilen karar, §§ 117-119) incelemesine bağlı kalarak, somut olayda gereken adli müdahalenin niteliğini belirlemek amacıyla, mevcut davada, ceza soruşturmasının kaza koşullarına ilişkin yeterince kesin bilgi sağladığını, öyle ki kazanın, “şüpheli” koşullarda meydana geldiğinin kabul edilemeyeceğini ve başvuranın hayatına yönelik gerçek ve doğrudan bir risk karşısında yetkililerin eylemsizliğinden kaynaklandığının söylenemeyeceğini tespit etmektedir.
Dolayısıyla, başvuranın sandığının aksine, mevcut dava, söz konusu pozitif yükümlülüklerin zorunlu olarak ceza hukukunun -bu durumda suçlanan Ü.Ö. ve diğer memurlar hakkında- resen bir müdahalesini gerektirdiği ve ceza yargılamalarının başarısız olmasının tek başına Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlaline yol açabileceği bir dava değildir (yukarıda belirtilen Öneryıldız kararıyla karşılaştırınız, § 111).
13. Somut olayda olduğu gibi, eksiklikler veya ihmallerden kaynaklanan olaylarla ilgili olarak Devlet, pozitif yükümlülükleri gereğince, başvurana, ilgili memurların ve yetkililerin idari sorumluluğunun incelenmesini ve gerektiği takdirde, tazminat ödenmesi gibi uygun herhangi bir yaptırım uygulanmasını sağlayabilecek bir hukuk yolu sunmakla yükümlüdür.
Dolayısıyla öncelikle, 30 Temmuz 2009 tarihinde açılan ve muhtemelen Danıştay önünde halen derdest olan tam yargı davasına yönelmek uygun olacaktır (yukarıda 6. paragraf).
14. Hükümetin belirttiği gibi, 8 Eylül 2012 tarihinde yani Eskişehir İdare Mahkemesi 31 Aralık 2012 tarihinde karar vermeden önce yapılan mevcut başvuru, davanın bu yönüyle ilgili olarak, vaktinden önce yapılmıştır. Bununla birlikte, temyiz başvurusunun son aşamasına başvuru yapıldıktan sonra ulaşılabilmesine her daim müsamaha göstermiş olan Mahkeme (Bulaç/Türkiye, no. 25939/17, § 41, 8 Haziran 2021), başvuran gibi, bu yargılamanın ivedilikle yürütülmediğini ve hâlihazırda on iki yılı aşan süresinin makul olmadığını gözlemlemektedir. Bu tür bir sürenin, Müdür Vekili A.Y.nin ve Öğretim Görevlisi Ü.Ö.nün sorumluluklarının daha önce tespit edildiği davanın koşullarıyla haklı gösterilmediği anlaşılmaktadır. Özellikle ilk derece mahkemesinin karar alması yaklaşık üç yıl sürmüş olmasına rağmen, dosyanın söz konusu tarihten bu yana Danıştay önünde olması ve akıbetinin belirsizliğini koruması dikkat çekicidir (Tülay Yıldız/Türkiye, no. 61772/12, §§ 70 ve 71, 11 Aralık 2018).
15. Ancak burada Anayasa Mahkemesine sunulmuş olması gereken bir sorun söz konusudur.
Söz konusu anayasal başvuru yolu, Türk Anayasası ve Sözleşme ile korunan temel hak ve özgürlüklerin ihlallerinden dolayı mağdur olduğunu düşünen bireylerin, 35. maddede belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı uyarınca kullanmaları gereken bir başvuru yoludur (Uzun/Türkiye (k.k.), no. 10755/13, §§ 52, 62-64 ve 69, 30 Nisan 2013). Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkının usuli yönünün ihlal edildiği sonucuna varması halinde, bu mahkemenin ihlali sona erdirebilecek bir telafi yolunu belirttiğini ve bu noktanın, özellikle kişinin, somut olayda olduğu gibi, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülüğünü yerine getirmediğini iddia etmesi durumunda, kilit taşı olduğu unutulmamalıdır (Şefika Ak/Türkiye (k.k.), no. 38628/10, § 43, 27 Kasım 2010, Mehmet Kaya/Türkiye, no. 9342/16, §§ 39-43, 20 Mart 2018 ve Kırbayır/Türkiye (k.k.), no. 11947/12, § 60, 28 Nisan 2020).
16. Şüphesiz, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, ilke olarak başvurunun yapıldığı tarihte değerlendirilse de bu kural, davanın kendine özgü özellikleriyle haklı gösterilebilecek istisnaları kabul etmektedir (Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (k.k.) [BD], no. 46113/99 ve diğer 7 başvuru, § 87, AİHM 2010). Böylelikle, anayasal başvuru yolu, başvuranın altını çizdiği gibi başvurunun yapıldığı tarihte mevcut değilse de, kurulduğu tarih olan 23 Eylül 2012 tarihinden beri mevcuttur ve söz konusu tarihten beri ihtilaf konusu yargılamanın ne kadar süredir devam ettiğini ve yakında ulaşılabilecek sonucu bilmek yeterlidir.
17. Mahkeme, mevcut davanın taşıdığı trajik boyutun bilincindedir. Bununla birlikte, hem başvuranın menfaatleri hem de Sözleşme mekanizmasının etkinliği açısından ve ikincillik ilkesine uygun olarak, davaların soruşturulması ve ileri sürdükleri sorunların çözümünün öncelikle ulusal düzeyde gerçekleşmesi kesinlikle tercih edilir zira Anayasa Mahkemesinin kararının başvuranın endişelerini gidermemesi halinde, başvuranın Mahkemeye tekrar başvurabileceği göz önünde bulundurulduğunda (yukarıda belirtilen Uzun kararı, § 71, Korkmaz ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 64200/13, § 31, 25 Mart 2014, Ceylan/Türkiye (k.k.), no. 22261/10, § 176, 6 Ocak 2015 ve Berker ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 54769/13, § 14, 20 Ekim 2015), Sözleşme’nin iddia edilen ihlallerini gidermek için en iyi konumdaki makamlar yerel makamlardır (yukarıda anılan Kırbayır kararı, § 62 ve karardaki atıflar).
18. Kısacası, başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 5 Mayıs 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan