AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başvuru no. 4133/16 ve 31542/16
Ahmet TUNÇ ve Zeynep TUNÇ / Türkiye
ve Ahmet TUNÇ ve Güler YERBASAN / TÜRKİYE
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6 Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda belirtilen sırasıyla 19 Ocak 2016 ve 11 Şubat 2016 tarihli başvuruları,
4133/16 no’lu davada 19 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme İçtüzüğünün 39. maddesi uyarınca davalı Hükümete bildirilen geçici tedbir kararını ve geçici tedbirin kaldırılmasına ilişkin 24 Şubat 2016 tarihli kararı,
Mahkeme İçtüzüğünün 41. maddesi uyarınca 4133/16 no’lu başvuruya öncelik verilmesine ilişkin kararı,
Davalı Hükümet tarafından 21, 22 ve 26 Ocak ve 15 Şubat 2016 tarihlerinde ve başvuranlar tarafından 20 ve 26 Ocak ve 3, 16 ve 22 Şubat 2016 tarihlerinde sunulan bilgileri dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR VE OLGULAR
1. 4133/16 no’lu başvuru, 1977 doğumlu olup, Cizre’de ikamet etmiş olan Türk vatandaşı Mehmet Tunç tarafından yapılmıştır. Mehmet Tunç, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Ramazan Demir tarafından temsil edilmiştir. Mehmet Tunç, erkek kardeşi Orhan Tunç adına başvuruda bulunmuştur.
2. Mehmet Tunç’un ve kardeşi Orhan Tunç’un 2016 yılının Şubat ayında vefat etmeleri üzerine, babaları Ahmet Tunç ve Zeynep Tunç isimli kişi 4133/16 no’lu davayı takip etmek istediklerini ifade etmiş ve bir başvuru formu ibraz etmişlerdir. Başvuru formunda Zeynep Tunç’un Orhan Tunç’un eşi olduğu beyan edilmiştir. Ancak, Zeynep Tunç’un Orhan Tunç’un değil, Mehmet Tunç’un eşi olduğu belirtilmelidir.
3. Orhan Tunç’un da aralarında bulunduğu 20 kişi, 12 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye ayrı bir başvuruda bulunmuştur (Koç ve Diğerleri/Türkiye, no. 8536/16). Orhan Tunç tarafından sunulduğu kadarıyla söz konusu başvuru, mevcut başvuruya konu olan aynı olay ve şikâyetlere ilişkindir. Orhan Tunç’un vefat etmesi üzerine, babası Ahmet Tunç ve partneri Güler Yerbasan 8536/16 no’lu davayı takip etmek istediklerini ifade etmiş ve bir başvuru formu sunmuştur. Pratik nedenlerden ötürü, söz konusu başvuruda Ahmet Tunç ve Güler Yerbasan tarafından ileri sürülen şikâyetler, akabinde 31542/16 no’lu başvuru altında kaydedilmiştir.
4. Mevcut başvurularda başvuranlar olarak anılacak olan Ahmet Tunç, Zeynep Tunç ve Güler Yerbasan sırasıyla 1943, 1980 ve 1999 doğumlu olup, Cizre’de ikamet eden Türk vatandaşlarıdır. Ahmet Tunç ve Zeynep Tunç 4133/16 no’lu başvuruda, Mahkeme önünde, Ramazan Demir tarafından temsil edilmektedir. Ahmet Tunç ve Güler Yerbasan 31542/16 no’lu başvuruda, Ankara Barosuna bağlı Avukat Öztürk Türkdoğan tarafından temsil edilmektedir.
A. Davaların Koşulları
1. Başvuranlar
5. Davalara konu olaylar, başvuranlar tarafından ileri sürüldüğü ve kendileri ile Mehmet Tunç tarafından ibraz edilen belgelerden görüldüğü kadarıyla aşağıdaki şekilde özetlenebilir.
a. Başvurulara Yol Açan Olayların Arka Planı
6. Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde yer alan bazı il ve ilçelerde, 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, yerel idari amirlerce birçok kez sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının belirtilen amacı, birtakım yasadışı örgütlerin mensupları tarafından kazılan hendekleri ve tuzaklanan bombaları temizlemek ve sivilleri şiddet olaylarından korumaktır. Söz konusu sokağa çıkma yasaklarının bazıları, farklı tarihlerde kaldırılarak tekrar uygulamaya konmuştur.
7. Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Söz konusu yasağa göre, insanların günün herhangi bir saatinde evlerinden ayrılmaları yasaklanmıştır. Cizre’de ilan edilen 24 saatlik sokağa çıkma yasağı, yasağın değiştirildiği 2 Mart 2016 tarihine kadar devam etmiştir. Söz konusu değişiklik uyarınca, vatandaşların 5:00 ile 19:30 arasındaki saatlerde evlerinden ayrılmalarına izin verilmiştir. Sokağa çıkma yasağı işleyişinde 28 Mart 2016 tarihinde yapılan diğer bir değişiklikle, vatandaşlara 4:30 ile 21:30 arasında evlerinden çıkma izni verilmiştir. 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan değişiklik ise, sokağa çıkma yasağı saatlerini 23:00 ile 2:30 saatleriyle sınırlandırmıştır.
8. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından 18 Mart 2016 tarihinde yayımlanan bir rapora göre, Cizre’de dâhil olmak üzere, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde Ağustos 2015 ile 18 Mart 2016 arasındaki dönemde en az 310 sivil öldürülmüştür. Vefat eden söz konusu 310 kişiden 72 tanesi çocuk, 62 tanesi kadın ve 29 tanesi 60 yaşında veya 60 yaş üzeri kişilerdir. Aynı dönemde bölgede 79 kişi daha öldürülmüş olup, henüz kimlikleri tespit edilmemiştir.
9. Aşağıda yer alan ifadeler, 21 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan “Türkiye: Belirsiz sokağa çıkma yasağı kapsamında kötü niyetli operasyonları sonlandırın” başlıklı Uluslararası Af Örgütü Brifinginde dile getirilmiştir (UA Endeks: EUR 44/3230/2016):
“[Sokağa çıkma yasağı] bölgesinde polis ve ordu tarafından yürütülen operasyonlarda, meskûn mahallerde ağır silahların kullanılması da dâhil olmak üzere, kötü niyetli güç kullanımı söz konusu olmuştur. Türk Hükümeti, her türlü ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu olmasını ve silahsız bölge sakinlerinin ölümlerine veya yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Güvenlik kuvvetlerinin, Kürdistan İşçi Partisinin (PKK) gençlik yapılanması olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile çatışmaya girmesi nedeniyle, 150’den fazla bölge sakininin öldürüldüğü söylenmektedir. Ölenler arasında kadınlar, küçük çocuklar ve yaşlılar bulunmaktadır. Bu durum, Hükümetin ölen kişilerden çok az bir kısmının silahsız olduğu yönündeki iddiasına şüphe düşürmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme Önündeki Yargılamalar
10. Söz konusu zamanda 21 yaşında olan Orhan Tunç 18 Ocak 2015 tarihinde erkek kardeşi Mehmet Tunç’un Cizre’deki evini ziyaret etmeye giderken zırhlı araçlardan ateş açılması sonucunda vurulmuştur. Yerel milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın da aralarında bulunduğu birtakım kişilerin acil servisi ambulans göndermesi için birçok kez aramasına ve emniyet müdürlüğünün olaydan haberdar edilmesine rağmen, güvenlik endişeleri nedeniyle Orhan Tunç’u almak üzere ambulans gönderilmemiştir. Acil servis görevlileri, arayan kişilere, Orhan Tunç’u yaklaşık bir buçuk kilometre mesafede bulunan Dörtyol’a götürmeleri halinde gelip buradan kendisini alabileceklerini bildirmişlerdir.
11. Ancak, civarda Orhan Tunç’u Dörtyol’a taşımaya istekli kimse bulunmamıştır. Geçmişte yaşanan birtakım benzer olaylarda, yaralı kişileri ambulanslara taşıyan siviller güvenlik güçleri tarafından vurulmuştur; dolayısıyla, insanlar Orhan Tunç’a yardım edemeyecek ölçüde korkmuşlardır. Bu tür bir vakada, bir mermiyle vurulan ve yaralanan üç aylık bir bebeğin büyükannesi ve büyükbabası, bebeği hastaneye götürme girişiminde bulundukları sırada ateş altında kalmıştır. Hem bebek, hem de büyükbabası öldürülmüş, büyükanne ise yaralı olarak kurtulmuştur.
12. Orhan Tunç’un kardeşi Mehmet Tunç, 19 Ocak 2016 gününün erken saatlerinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmuş ve Mahkeme’den, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, kardeşi Orhan Tunç’un derhal hastaneye erişimini sağlaması konusunda Türk Hükümetine bildirimde bulunmasını talep etmiştir.
13. Mahkeme, aynı gün talebi kabul etmiş ve Türk Hükümetine, Orhan Tunç’un yaşamının ve vücut bütünlüğünün korunması için yetkileri dâhilindeki bütün tedbirleri alması yönünde bildirimde bulunmuştur.
14. Sarıyıldız 20 Ocak 2016 tarihinde, Cizre Belediye Başkanıyla ve Cizre’de yaralanan veya öldürülen kişilerin yaklaşık 30 yakınıyla birlikte, aralarında Orhan Tunç’un da bulunduğu birtakım yaralıları ve ölen kişilerin cesetlerini almak üzere Cudi Mahallesine gitme niyetinde olduğunu Cizre Valisine bildirmiştir. Grup Cudi Mahallesine gittiğinde, aralarında Serhat Altun, Ahmet Tunç ve Mehmet Kaplan’ın (vefat eden bu kişiler hakkında yapılan başvurular halihazırda Mahkeme önünde derdesttir; bk. Cemil Altun/Türkiye, no. 4353/16; Adem Tunç/Türkiye, no. 4552/16, ve Abdullah Kaplan/Türkiye, no. 4159/16) da bulunduğu birtakım kişilerin cesetlerini bulmuş ve götürmüştür. Geri dönüş yolunda grup, zırhlı araçlardan açılan ateş altında kalmış olup, bu esnada grup üyelerinden ikisi ölmüş ve aralarında olayı kaydeden kameramanın da bulunduğu bazı diğer grup üyeleri yaralanmıştır.
15. Bu olay Birleşmiş Milletler (“BM”) İnsan Hakları Yüksek Komiserinin 1 Şubat 2016 tarihli raporunda eleştirilmiştir. BM Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad al Hussein “Türk yetkililerini güvenlik operasyonlarında sivillerin temel haklarına saygı göstermeye ve olaya ilişkin şoke edici video kaydının bir önceki hafta ortaya çıkmasının ardından, güneydoğudaki Cizre ilçesinde bir grup silahsız kişinin vurulduğu iddiasını derhal soruşturmaya teşvik etmiştir.”
16. Başvuranların yasal temsilcisi 3 Şubat 2016 tarihinde, Orhan Tunç’un halen hastaneye kaldırılmadığını ve Cizre’de Ömer Hayyam Sokak’ta bulunan bir konutun bodrum katına sığındığını Mahkeme’ye bildirmiştir. Başvuranların temsilcisi, yetkililerin Orhan Tunç’a veya aynı bodrum katına sığınan diğer yaralı kişilere yardım etmek üzere, binadan 400-500 metre mesafedeki yerlere ambulans göndermek ve yaralı kişileri bu ambulanslara kadar yürümeye davet etmek dışında herhangi bir adım atmadıklarını iddia etmiştir.
17. Orhan Tunç dâhil toplam 31 kişiyi temsil eden avukatlar 9 ve 10 Şubat 2016 tarihlerinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunarak, 31 kişinin yaralandığını ve Cizre’deki iki binanın bodrum katlarında tıbbi yardım almak için beklediklerini iddia etmişlerdir. Avukatlar Anayasa Mahkemesi’nden, 31 kişinin derhal tıbbi tesislere erişiminin sağlanması için geçici tedbir kararı vermesini talep etmişlerdir. Avukatlar, 31 kişinin ve aile fertlerinin birçok kez acil servisi arayarak ambulans talep ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Fakat acil servis görevlileri, her seferinde ambulansların gönderildiğini, ancak polis memurları tarafından durdurulduğunu kendilerine bildirmişlerdir.
18. Yukarıda açıklandığı üzere, Orhan Tunç dâhil 31 kişiden 20’si 12 Şubat 2016 tarihinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmuştur (Koç ve Diğerleri/Türkiye, no. 8536/16; geri kalan 11 kişi de Mahkeme’ye başvurularda bulunmuştur; Mehmet Balcal ve diğer 8 başvuran/Türkiye, no. 8699/16 ve Ferhat Karaduman ve Veli Çiçek/Türkiye, no. 6758/16). Koç ve Diğerleri başvurusundaki 20 başvuran, her birinin yaralandığını ve Cizre’deki bir binanın bodrum katında köşeye sıkıştığını iddia etmiş ve yaptıkları başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından hızlı bir şekilde incelenmediğini ileri sürmüştür. Başvuranlar Mahkeme’den, söz konusu başvuranların derhal hastanelere erişimlerinin sağlanması için Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca davalı Hükümete geçici tedbir bildiriminde bulunmasını talep etmişlerdir.
19. Mahkeme aynı gün, talebin Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca incelenmesini davalı Hükümetten bilgi alınana dek durdurmaya karar vermiş ve Hükümetten, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 2 (a) maddesi uyarınca, 15 Şubat 2016 tarihine kadar mevcut başvuruların koşullarıyla bağlantılı olduğu kadarıyla aşağıdaki hususlar da dâhil olmak üzere birtakım hususlarda bilgi sunmasını talep etmiştir:
“... Hükümetinize ayrıca, mevcut davadaki başvuranlardan biri olan Orhan Tunç’la ilgili olarak 19 Ocak 2016 tarihinde bildirilen geçici tedbir kararının (Tunç/Türkiye, no. 4133/16) halen geçerli olduğu hatırlatılmaktadır ve dolayısıyla Hükümetiniz, Orhan Tunç’un yaşamını ve vücut bütünlüğünü korumak üzere yetkisi dâhilindeki tüm adımları atmak suretiyle söz konusu tedbiri yerine getirmeye davet edilmektedir. ... Hükümetinizden ayrıca aynı tarihe kadar, 4133/16 no’lu Tunç/Türkiye davasında bildirilen geçici tedbirin yerine getirilmesi için işbu yazının alınmasının ardından yetkilileriniz tarafından atılacak adımlar hakkında Mahkeme’yi bilgilendirmesi talep edilmektedir.
20. Aynı gün, Mahkeme’nin Hükümetten yukarıda belirtilen bilgileri talep etmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi diğer hususların yanı sıra, yerel Vali tarafından kendisine sunulduğu anlaşılan bilgilere dayalı olarak 31 kişinin talebini reddetmiştir. Söz konusu bilgilere göre, sağlık görevlileri birçok kez bahse konu adreslere gitmiş; ancak yaralı kişileri bulamamışlardır. Bunun yerine sağlık görevlileri, birtakım kişilerin cesetlerini görmüşlerdir.
21. Hükümet 15 Şubat 2016 tarihinde Mahkeme’yi şu hususta bilgilendirmiştir: “[Cizre’de Akdeniz Sokak no. 16’da bulunan] binada güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen arama sırasında, üzerinde Orhan Tunç adına düzenlenmiş ehliyetin bulunduğu bir ceset bulunmuştur. Cesedin Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan muayenesi sonucunda Orhan Tunç’a ait olduğu anlaşılmıştır.”
22. Mahkeme’nin Hükümet tarafından sunulan yukarıda belirtilen bilgileri başvuranların yasal temsilcilerine iletmesinden önce, yasal temsilcilerden biri olan Demir 16 Şubat 2016 tarihinde Mahkeme’ye Orhan Tunç ve kardeşi Mehmet Tunç’la irtibat kuramadığını bildirmiştir. Yasal temsilci Mahkeme’ye ayrıca, Orhan Tunç ve kardeşi Mehmet Tunç’un kaldığı bölgede 100’den fazla kişinin cesedinin bulunduğunu bildirmiştir.
23. Başvuranların yasal temsilcisi Demir 22 Şubat 2016 tarihli yazısı ile Mahkeme’ye, kendisinin ve Orhan Tunç’un ailesinin, Mahkeme’nin Hükümet tarafından 15 Şubat 2016 tarihinde sunulan bilgileri kendilerine ilettiği esnada Orhan Tunç’un öldüğünü öğrendiklerini bildirmiş ve yetkililerin aileyi doğrudan bilgilendirmediğini iddia etmiştir. Yasal temsilci ayrıca Mahkeme’ye, Orhan Tunç’un kardeşi Mehmet Tunç’un da öldürüldüğü konusunda ailenin bilgilendirildiğini bildirmiştir (Mehmet Tunç ve diğer 12 kişinin bir binanın bodrum katında köşeye sıkıştıklarından ve söz konusu binanın güvenlik güçleri tarafından bombardımana tutulduğundan şikâyetçi oldukları 23 Ocak 2016 tarihli başvuru da Mahkeme önünde derdesttir; bk. Yavuzel ve Diğerleri/Türkiye, no. 5317/16).
24. Başvuranın yasal temsilcisi yazısı ile Mahkeme’yi, yaralanmış olan ve Orhan Tunç ve kardeşi Mehmet Tunç gibi Cizre’deki birtakım binaların bodrum katlarına sığınmış olan 170’ten fazla kişinin öldürüldüğünü bildirmiştir. Söz konusu kişilerin aileleri cesetleri bulma ve teşhis etmeye çalışırken, söz konusu binaların tamamının yıkılmış olması ve binaların molozlarının bazı cesetlerle birlikte bir çöp sahasına atılmış olması nedeniyle zorlanmışlardır. Cesetlerden bazıları ayrıca yakılmış ve tanınmayacak hale gelmiştir. Yasal temsilci, birtakım ceset parçalarının bir çöp sahasına atılan molozun içerisinde görülebildiği fotoğrafları Mahkeme’ye ibraz etmiş ve yetkililerin güvenlik güçlerini öldürme olaylarıyla ilgili olarak töhmet altında bırakan delilleri yok etmek amacıyla binaları yıktıklarını iddia etmiştir (Bu bağlamda, bk. aşağıda “İlgili Uluslararası Belgeler”).
25. Mahkeme, Orhan Tunç’un ölümüne ilişkin olarak taraflarca sunulan bilgilerin ışığında, 24 Şubat 2016 tarihinde, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca 4133/16 no’lu davada 19 Ocak 2016 tarihinde bildirilmiş olan geçici tedbirin kaldırılmasına karar vermiştir.
26. Orhan Tunç ve kardeşi Mehmet Tunç’un cesetleri, yetkililerin Cizre’ye gömülmesine izin vermeleri nedeniyle 1 Mart 2016 tarihinde Şırnak’a gömülmek zorunda kalmıştır.
c. 4133/16 No’lu Başvurudaki Başvuranların Yasal Temsilcisinin Yakalanması ve Tutuklanması
27. 16 Mart 2016’nın erken saatlerinde birinci ve ikinci başvuranların yasal temsilcisi Ramazan Demir’in İstanbul’daki evine Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü polis memurları tarafından baskın yapılmış ve Ramazan Demir gözaltına alınmıştır.
28. Bir Cumhuriyet savcısı 17 Mart 2016 akşamı Ramazan Demir’i karakolda sorgulamak istemiştir. Demir, geçerli usule göre karakolda değil, ancak adliyede sorgulanabileceğini belirterek Cumhuriyet savcısının sorularını yanıtlamayı reddetmiştir.
29. Cumhuriyet savcısı sorgu esnasında Demir’e PKK’yla bağlantılı bir suçtan dolayı kendisine hiç hapis cezası verilip verilmediği, PKK’yla bağlantısı olan veya PKK’yla bağlantılı faaliyetlerden ötürü cezaevinde olan herhangi bir akrabasının olup olmadığı, cezaevinde bulunan herhangi bir akrabasını veya müvekkilini ziyaret edip etmediği, herhangi bir derneğe üye olup olmadığı ve sosyal medyayı kullanıp kullanmadığı gibi sorular yöneltmiş ve sahip olduğu tüm telefon hatlarının bilgilerini istemiştir.
30. Demir söz konusu soruların hiçbirine yanıt vermemiştir. Cumhuriyet savcısı aynı ifadede Demir’e şu ithamda da bulunmuştur: “... [Demir’in] propaganda ve kışkırtma faaliyetlerinin bir parçası olarak ve işkence iddiaları ile insan hakları ihlalleri iddialarını ileri sürerek ülkemizi içeride ve uluslararası sahada zayıflatmaya yönelik faaliyetlerinin bir parçası olarak, adının Delegasyon olduğunu belirttiği şahısla görüşeceği ve mülakatlarda bulunacağı değerlendirilmektedir.”
31. Yukarıda belirtilen sorgusunun ardından Demir, 19 Mart 2016 tarihinde hâkim önüne çıkarılıncaya ve söz konusu hâkim tarafından kefaletle serbest bırakılmasına hükmedilinceye dek karakolda tutulmaya devam etmiştir. Hâkim tarafından sorgulandığı sırada Demir ve kendisini temsil eden avukatlar, Cumhuriyet savcısının yukarıda belirtilen ithamına atıfta bulunmuş ve Demir’in yakalanmasının asıl amacının Demir’i sokağa çıkma yasağına ilişkin davalarda başvuranları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde temsil etmekten alıkoymak olduğunu ileri sürmüştür. Demir ve avukatları, bu durumun Sözleşme’nin 34. maddesine aykırı olduğunu iddia etmiştir.
32. Demir’in serbest bırakılmasının ardından Cumhuriyet savcısı serbest bırakma kararına itiraz etmiş ve 22 Mart 2016 tarihinde Demir hakkında yakalama müzekkeresi çıkarılmıştır.
33. Demir 6 Nisan 2016 tarihinde adliyeye gitmiş ve birtakım başvuru formlarını tamamlaması ve Mahkeme’ye ibraz etmesi gerekmesi, bunun da müvekkillerine karşı ödevi olması nedeniyle 22 Mart 2016 tarihinde çıkarılan yakalama müzekkeresinin hemen akabinde teslim olmadığını hâkime bildirmiştir. Hâkim, Demir’in aleyhine ceza davası açılana kadar kendisinin cezaevinde tutulmasına karar vermiştir.
34. Demir 20 Nisan 2016 tarihinde yasal temsilcisi Ayşe Demir-Bingöl’ü, mevcut başvuru dâhil olmak üzere toplam 16 başvuruyla ilgili olarak Mahkeme önünde kendi adına hareket etmesi için yetkilendirmiştir. Demir 7 Eylül 2016 tarihinde kefaletle serbest bırakılmıştır.
2. Hükümet
35. Hükümet, 21, 22 ve 26 Ocak 2016 ve 15 Şubat 2016 tarihlerinde, başvuranların iddialarına ve Mahkeme tarafından bildirilen geçici tedbir kararına ilişkin bilgi ve görüşlerini sunmuştur.
B. İlgili Uluslararası Belgeler
36. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 2 Aralık 2016 tarihinde, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkileri” başlıklı bir memorandum yayınlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandum’un sonuçlar ve tavsiyeler kısmı aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hakimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (Bk. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyaloğunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
ŞİKÂYETLER
37. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, yetkililerin Orhan Tunç’un konumunu bilmelerine ve ulusal hukuk uyarınca kendisine karşı özen yükümlülüklerinin bulunmasına rağmen, Orhan Tunç’un hayatını kurtarmak için müdahalede bulunmadıklarından şikâyet etmektedir. Bu bağlamda başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüğe atıfta bulunmakta ve yetkililerin, bir kişinin yaşamına yönelik tehlikenin varlığını bildikleri veya biliyor olmaları gerektiği halde söz konusu tehlikenin gerçekleşmesini engellemek için gerekli tedbirleri almamaları halinde, yaşam hakkını ihlal eder şekilde davranmış olacaklarını ileri sürmektedirler.
38. Başvuranlar aynı madde kapsamında ayrıca, Orhan Tunç’un köşeye sıkıştığı binadayken Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğünü iddia etmektedirler.
39. Başvuranlar aynı madde kapsamında ayrıca, Cumhuriyet savcılarının Orhan Tunç’un ölümünü soruşturmak için herhangi bir adım atmadıklarını ileri sürmektedirler.
40. Başvuranlar, Orhan Tunç’un cesedinin haftalarca bodrum katında tutulması ve bu sırada cesedin bozulması ve bütünlüğünü kaybetmesi, kendilerinin ve ailelerinin Orhan Tunç’u defnedememesi ve son olarak, Orhan Tunç’un cesedinin alınması için yaptıkları yardım çağrılarına ulusal makamların haftalarca kayıtsız kalması gibi etkenler nedeniyle yaşadıkları ıstırabın Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı muamele teşkil ettiğinden şikâyet etmektedirler.
41. Başvuranlar aynı madde kapsamında ayrıca, Orhan Tunç’un köşeye sıkıştığı bodrum katının yakınlarındaki sürekli bombalama seslerini duyması nedeniyle hissetmiş olması gereken ölüm korkusunun kötü muamele teşkil ettiğini iddia etmektedirler.
42. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının, Orhan Tunç’un tıbbi yardım almak üzere bodrum katından ayrılmasına izin verilmeyecek derecede katı bir şekilde uygulandığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, güvenlik güçlerinin sokaklarda görülen herkesi vurup öldürmesi nedeniyle tüm ilçe sakinlerinin fiilen evlerine hapsedildiklerini eklemektedirler.
43. Başvuranlar, Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında özel hayata saygı hakkına aykırı olarak, Orhan Tunç’un cesedinin haftalarca kendilerine teslim edilmediğinden, kendilerine cenazesini düzenleme ve cenazede hazır bulunma imkânının verilmediğinden şikâyet etmektedirler.
44. Başvuranlar Ahmet Tunç ve Zeynep Tunç, Sözleşme’nin 1 ve 34. maddelerine dayanarak, davalı Devletin, Orhan Tunç’un vücut bütünlüğünü ve yaşamını korumak için herhangi bir adım atmaması ve diğer kişilerin Orhan Tunç’a yardım etmelerini engellemesi nedeniyle 4133/16 no’lu başvuruda Mahkeme tarafından bildirilen geçici tedbir kararına riayet etmediğinden şikâyet etmektedirler.
45. Son olarak, başvuranlar Ahmet Tunç ve Zeynep Tunç, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamında ayrıca, yasal temsilcileri Ramazan Demir’in yakalanmasının ve tutuklanmasının asıl gerekçesinin sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerdeki başvuranları temsil etmesi olduğunu iddia etmekte ve Demir’in yakalanması ve tutuklanmasının bireysel başvuru haklarına yönelik ciddi bir müdahale teşkil ettiğinden şikâyet etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Başvuruların Birleştirilmesi
46. Mahkeme, başvuruların benzer fiili ve hukuki arka plana sahip olması nedeniyle, Mahkeme İçtüzüğü’nün 42 § 1 maddesi uyarınca başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 2, 3, 8 ve 34. Maddeleri Kapsamındaki Şikâyetler
47. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, Orhan Tunç’un sadece ulusal yetkililerin, vurulmasının ve ciddi şekilde yaralanmasının ardından kendisini hastaneye götürmemeleri sonucunda değil, ayrıca güvenlik güçleri tarafından öldürülmüş olması sonucunda hayatını kaybettiğinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, aynı madde kapsamında ayrıca, ulusal yetkililerin Orhan Tunç’un ölümüne ilişkin etkin bir soruşturma yürütmediklerinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Orhan Tunç’un sürekli bombalama seslerini duyduğunda hissetmiş olması gereken korkunun Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında kötü muamele teşkil ettiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Orhan Tunç’un cesedinin alınması için yaptıkları yardım çağrılarına ulusal makamların kayıtsız kalması nedeniyle kendilerinin Sözleşme’nin 3 ve 8. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler.
48. Başvuranlar son olarak, Hükümetin geçici tedbir kararına riayet etmemesi ve ilk iki başvuranın yasal temsilcisini yakalaması ve tutuklaması nedeniyle Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı davrandığından şikâyet etmektedirler.
49. Mahkeme, bu şikâyetlerin kabul edilebilirliğini dava dosyası temelinde belirleyemeyeceği ve dolayısıyla, Mahkeme İçtüzüğünün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca söz konusu şikâyetlerin davalı Hükümete bildirilmesi gerektiği kanaatindedir.
C. Sözleşme’nin 5. Maddesi Kapsamındaki Şikâyet
50. 4133/16 no’lu başvurudaki başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının, yakınları Orhan Tunç’un tıbbi yardım almak üzere bodrum katından ayrılmasına izin verilmeyecek derecede katı bir şekilde uygulandığından şikâyet etmektedirler. Söz konusu başvurudaki başvuranlar ayrıca, güvenlik güçlerinin sokaklarda görülen herkesi vurması ve öldürmesi nedeniyle tüm ilçe sakinlerinin fiilen evlerine hapsedildiğini eklemektedirler.
51. 31542/16 no’lu başvurudaki başvuranlar, “sürekli sokağa çıkma yasaklarının Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı ev hapsi olarak değerlendirilmesi gerektiğini” ileri sürmektedirler.
52. Mahkeme, elindeki tüm belgeleri dikkate alarak ve mevcut şikâyetin yetkisi dâhiline girdiği kadarıyla, ileri sürülen maddeye ilişkin herhangi bir ihlal tespitinin söz konusu olmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme oy birliğiyle
Başvuruların birleştirilmesine karar vermiştir.
Başvuranların Sözleşme’nin 2, 3, 8 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerinin incelenmesini ertelemeye karar vermiştir.
Başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu beyan etmiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy