AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 45801/19
Nuray TUNÇ ve Mustafa TUNÇ / Türkiye
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Carlo Ranzoni,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Gilberto Felici,
Saadet Yüksel,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 22 Şubat 2022 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 2 Eylül 2019 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile bunlara cevaben başvuranlar tarafından sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak, kapalı oturumda gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
Başvuranlar Nuray Tunç ve Mustafa Tunç, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1982 ve 1956 doğumludurlar. Başvuranlar, Ankara ve Adana’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Zaventem Barosuna bağlı Avukat S. Yıldırım tarafından temsil edilmişlerdir.Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. Başvuranların eşi ve oğlu olan Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019 tarihinde Ankara’da kaybolmuştur. Yusuf Bilge Tunç, yetkili Türk makamları tarafından “FETÖ/PDY” (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) adıyla belirtilen bir örgütle irtibat ve iltisakının bulunduğu iddiası nedeniyle görevinden ihraç edildiği 29 Ekim 2016 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bildirilene kadar, Savunma Bakanlığında mali hizmetler uzmanı olarak çalışmıştır. Yusuf Bilge Tunç’un görevinden ihraç edilmesinin ardından, ilgili hakkında iki ceza yargılaması başlatılmıştır. Başvuranlar tarafından sunulan bilgilere göre, Yusuf Bilge Tunç, yakalanmaktan ve kötü muameleye uğramaktan korkması nedeniyle, adresi yetkili makamlar tarafından bilinen evinde ikamet etmekten vazgeçmiştir. Kaybolmasından Önce Yusuf Bilge Tunç Hakkında Yürütülen ve Devam Eden Ceza Soruşturmaları Yusuf Bilge Tunç hakkında, 2017 yılının Nisan ayında, yasa dışı silahlı bir örgüt kurmak veya yönetmek suçundan ceza soruşturması açılmıştır. Soruşturma sırasında, ilgilinin Adana’daki evinde arama yapılmıştır. Birinci arama sırasında, ilgilinin annesi oğlunun Ankara’da yaşadığına dair polise bilgi vermiştir. İlgili hakkında birçok yakalama müzekkeresi çıkarılmış, ancak ilgili bulunamamıştır. Daha sonra, 2019 yılında, ilgili hakkında bir başka ceza yargılaması dizisi başlatılmıştır. İlgili özellikle, 2010 yılında kamu görevine ilişkin sınav sorularını çalmakla ve FETÖ/PDY örgütünün talimatları üzerine sınavı geçmekle suçlanmıştır. Bu yargılamalar, ilgilinin yokluğunda devam etmektedir. Yusuf Bilge Tunç’un Kaybolmasının Ardından Açılan Ceza Soruşturması Başvuran Nuray Tunç, Yusuf Bilge Tunç’un kaybolmasının ardından, 8 Ağustos 2019 tarihinde polise ve Cumhuriyet Savcısı’na başvurarak, eşinin 6 Ağustos 2019 tarihinden beri kayıp olduğunu bildirmiştir. Başvuran, eşinin son defa Ankara’nın Keçiören mahallesinde görüldüğünü ve eşinin erkek kardeşine ait olan bir arabayı kullandığını belirtmiştir. Başvuran, bu arabanın plakasını belirtmiş ve Yusuf Bilge Tunç’un cep telefonunu evde bıraktığını eklemiştir. Başvuranlar, 9 Ağustos 2019 tarihinde, Ankara Barosuna, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına ve İnsan Hakları Derneğine başvuruda bulunmuşlardır. Başvuranlar, aynı gün, Etimesgut Jandarma Komutanlığından bilgi talep etmişlerdir. Başvuranlar, Yusuf Bilge Tunç’un gözaltına alınmadığını öğrenmişlerdir. Yusuf Bilge Tunç’un erkek kardeşi F.T., 10 Ağustos 2019 tarihinde, ilgilinin Ankara’da kaybolduğu gün kullandığı arabayı Çamlıca mahallesinin yakınında bulmuş ve arabanın kilitli olduğunu belirterek, bu durumu polise bildirmiştir. Polisler, kaybolan arabanın aranması yönünde resmi bir talepte bulunulmadığını ifade etmişlerdir. F.T., Etimesgut Jandarma Komutanlığına gitmiş ve arabanın çalındığına dair şikâyette bulunmuştur. Polisler, olay yerine gitmişlerdir. Polisler, arabanın kilitli olduğunu, hasarlı olmadığını ve F.T.ye ait olduğunu tespit etmişlerdir. Başvuranlar ve F.T., 12 Ağustos 2019 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcılığına başvurarak, Yusuf Bilge Tunç’un kaybolması konusunda şikâyette bulunmuşlardır. F.T. aynı zamanda, kamuya açık bir yolun güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesini talep etmiştir. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, 19 Ağustos 2019 tarihinde, kayıp kişileri arama birimine bir yazı göndermiştir. Polis tarafından düzenlenen 24 Ağustos 2019 tarihli tutanağa göre, Yusuf Bilge Tunç kaybolmuştur. İlgili, seyahat etmek için herhangi bir bilet satın almamıştır. İlgili, herhangi bir otelde yer ayırtmamıştır. F.T.ye ait olan araba, 6 Ağustos 2019 tarihinde, saat 13.02’de güvenlik kamerası görüntülerinde görülmüştür. Araba, Dışkapı yönünde gitmiştir. Polis tarafından düzenlenen 12 Eylül 2019 tarihli tutanaktan, güvenlik kameralarındaki herhangi bir görüntünün arabanın şoförünün inişini göstermediği anlaşılmaktadır. Ankara Cumhuriyet Savcılığı, 5 Kasım 2019 tarihinde, Ankara Emniyet Müdürlüğüne bağlı Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne bir yazı göndermiş ve bu yazıda, güvenlik kameraları kayıtlarının ve arabanın bulunduğu yere ilişkin incelemenin kendisine iletilmesini ve ilgili araç için bir tutanağın düzenlenip düzenlenmediğinin belirlenmesini, Yusuf Bilge Tunç’un kaybolmasından beri banka kartını kullanıp kullanmadığının araştırılmasını ve son olarak, ilgilinin kaybolmasından önce bir bilgisayar kullanıp kullanmadığının belirtilmesini ve şayet bir bilgisayar kullandıysa, bunun incelenmesini talep etmiştir. Ankara Sulh Ceza Mahkemesi, 18 Kasım 2019 tarihinde, Yusuf Bilge Tunç’un cep telefonunun coğrafi konumunun belirlenmesi için onay vermiştir. Bilgi ve İletişim Teknolojileri Kurumu, 16 Aralık 2019 tarihinde, veri analiz raporunu sunmuştur. Yusuf Bilge Tunç’un kaybolmasından beri herhangi bir arama yapılmamış ya da çağrı alınmamıştır. Söz konusu hat, Yusuf Bilge Tunç’a ait değildir, ancak Cezayir doğumlu, M.B. isimli bir başka kişiye aittir. Bu hat, 17 Mart 2016 tarihinden beri aktiftir ve bu kişi adına kayıtlıdır. Terörle Mücadele Genel Müdürlüğü tarafından 3 Ocak 2020 tarihinde, soruşturmanın Asayiş Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmesi gerektiğini belirten bir tutanak düzenlenmiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü, 11 Şubat 2020 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcısı’na soruşturma raporunu göndermiştir. Cumhuriyet Savcısı, 11 Mayıs 2020 tarihinde, Asayiş Genel Müdürlüğüne yazı yazmış ve şu hususları talep etmiştir:- Soruşturma raporunda belirtilen parmak izlerinin karşılaştırılmasına ilişkin bilirkişi raporunun kendisine gönderilmesi,
- Parmak izlerinin moleküler ve genetik incelemesinin yapılması,
- Kamuya açık yolun güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesine ilişkin raporun kendisine iletilmesi,
- Kayıp kişilerin veri tabanlarının analiz edilmesi,
- Sosyal ağların düzenli aralıklarla incelenmesi,
- Hastane ve konut gibi yerlerde aramaların yapılması,
- Yusuf Bilge Tunç’un kaybolması hakkında olası bilgilere sahip olan kişilerin ifadelerinin alınması,
- Kayıp kişi bulunana kadar ailesiyle bağlantı halinde kalınması,
- İlgilinin yurt dışında ikamet edip etmediğinin belirlenmesi.
Asayiş Genel Müdürlüğü, bulunan arabadan alınan parmak izlerinin Yusuf Bilge Tunç’a ait olduğunu belirterek, Cumhuriyet Savcısı’na cevap vermiştir. 12 Haziran 2020 tarihli araştırma raporuna göre, ilgilinin sosyal ağlarda herhangi bir kaydı bulunmamaktadır. 16 Haziran 2020 tarihli araştırma raporu ise herhangi bir otel veya pansiyon rezervasyonu ya da kamu idarelerinde işlem yapıldığına dair ilgilinin izinin tespitine imkân vermemiştir. İlaveten Yusuf Bilge Tunç, Türkiye’de herhangi bir ceza infaz kurumunda bulunmamaktadır. İlgili aynı zamanda, FETÖ ile irtibatının bulunduğu iddiası nedeniyle Ankara Emniyet Müdürlüğüne bağlı Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından aktif olarak aranmıştır. İlgili yakın bölgenin güvenlik kameraları görüntüleri ise söz konusu arabanın geçişinin belirlenmesine imkân vermemiştir. Dosyadaki unsurlardan, Yusuf Bilge Tunç’un kaybolması hakkındaki soruşturmanın halen devam ettiği anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi Önündeki Yargılama Başvuranlar, 21 Ağustos 2019 tarihinde, Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2, 3 ve 5. maddelerinin, yakınlarının zorla kaybedildiği iddiası nedeniyle ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesinden, davalarına öncelik verilmesini ve ihtiyati tedbir kararı verilmesini talep etmişlerdir. Anayasa Mahkemesi, 15 Ekim 2019 tarihinde, ihtiyati tedbir talebini reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, 30 Haziran 2020 tarihinde, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Birleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu Önündeki Yargılama (“Çalışma Grubu”) Söz konusu Çalışma Grubu, 24 Eylül 2019 tarihli yazıyla, Yusuf Bilge Tunç’un zorla kaybedilmesi iddiasına ilişkin aldığı başvuruyu Hükümete bildirmiştir (Başvuru no.10010249). Çalışma Grubu, bu yazıda her şeyden önce, hükümetlere, acil bir eylem gerektiren, zorla veya irade dışı kaybetmelerle ilgili acil raporları iletme yetkisine sahip olduğunu hatırlatmıştır. Çalışma Grubu ardından, Hükümetten, Yusuf Bilge Tunç’un zorla kaybedildiği iddiasına ilişkin sahip olduğu bütün bilgileri kendisine sunmasını talep etmiştir. Bu bağlamda, Çalışma Grubu, başvuruda bulunan kişiyi ya da sivil toplum kuruluşunu (STK) belirtmeksizin, şu bilgileri aldığını ifade etmiştir:“Yusuf Bilge Tunç, 6 Ağustos 2019 tarihinde, Devletin istihbarat birimleri tarafından Ankara’da kaçırılmıştır. Tunç, 6 Ağustos 2019 tarihli günün sabahı, Keçiören çarşısında alışveriş yapmak üzere evinden ayrılmıştır. Tunç, akşam saat 20.00 sularında döneceğini yakınlarına bildirmiştir. Alınan bilgilere göre, Tunç, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından Savunma Bakanlığındaki görevinden ihraç edilmesinden itibaren perakendeci olarak çalışmaktaydı. Tunç’un yakınları, ilgilinin FETÖ/PDY örgütüne üye olması nedeniyle 2017 ve 2018 yıllarında yetkili makamlar tarafından hakkında yakalama müzekkeresinin çıkarıldığını öğrenmişlerdir. Tunç’un kaybolmasından kısa bir süre sonra, ilgilinin yakınları, soruşturma başlatılmasını talep etmek için polise başvurmuşlardır. Ankara Cumhuriyet Savcısı, buna cevap olarak, ilgilinin yakınlarına, ilgilinin 2019/127003 nolu adli soruşturma kapsamında polis tarafından arandığını bildirmiştir. Daha sonraki haftalarda, Tunç’un yakınları, İçişleri Bakanlığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Soruşturma Komisyonu ile bağlantı kurmuşlar, ancak ilgilinin akıbeti veya ilgilinin bulunduğu yer hakkında herhangi bir cevap alamamışlardır. Yetkili makamların Tunç’un yakınlarının taleplerini titizlikle incelemedikleri, bu durumun da Tunç’un yakınlarında ayrıca sıkıntıya neden olduğu iddia edilmektedir. Dahası, Tunç’un kaybolmasının ilgilinin aniden görevinden ihraç edilmesiyle, hakkında çıkarılan yakalama müzekkeresiyle ve bilhassa 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra işaret edilen benzer davalarla bağlantılı olabileceği iddia edilmektedir. Mevcut başvurunun bildirilmesi sırasında, Tunç’un başına ne geldiğini ve nerede bulunduğunu halen bilmemekteyiz.”
Çalışma Grubu, bu yazıda, ayrıca yaşam hakkına, kişinin özgürlük ve güvenlik hakkına, tüzel kişiliğin tanınması hakkına ve işkencenin yasaklanmasına ilişkin diğer uluslararası belgelerde ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtilen temel ilkeleri Hükümetin dikkatine sunmuştur. Çalışma Grubu, herhangi bir Devletin bu türden uygulamaları gerçekleştirmemesi, bunlara izin vermemesi veya müsamaha göstermemesi gerektiğini belirten, Birleşmiş Milletler Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunması Bildirgesi’ni Hükümetin dikkatine sunmuştur. Son olarak, Çalışma Grubu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, Yusuf Bilge Tunç’un durumunu aydınlatmak ve gerektiği takdirde, zorla kaybedilmenin söz konusu olduğunun tespit edilmesi halinde, bu durumun sorumlularının belirlenmesi ve mahkemeye sevk edilmesi amacıyla yetkili makamlar tarafından ivedi ve etkin soruşturmaların yürütülmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Hükümet, Çalışma Grubuna cevap vermiş ve bu dava hakkında görüşlerini bildirmiştir. Hükümet, Yusuf Bilge Tunç’un zorla kaybedildiği iddiasının ardından, ilgilinin eşinin 8 Ağustos 2019 tarihinde şikâyette bulunduğunu ve Ankara Cumhuriyet Savcılığının derhal bir soruşturma açtığını belirtmiştir. Aynı zamanda, Tunç’un babası da zorla kaybedilme nedeniyle şikâyette bulunmuştur. Ankara Cumhuriyet Savcısı, 20 Ağustos 2019 tarihinde, 2019/127003 numaralı soruşturma dosyalarını birleştirmeye karar vermiştir. Hükümet, Tunç’un eşinin Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezine (CİMER) başvuruda bulunduğunu ve bu başvurusunda, 2017 ve 2018 yıllarında eşi hakkında çıkarılan yakalama müzekkeresinden haberdar edildiğini ve Tunç’un bizzat teslim olmamaya karar verdiğini açıkça belirttiğini eklemiştir. Hükümet, aramaların ilgiliyi bulmak amacıyla aktif olarak devam ettiğini ve davanın halen derdest olduğunu belirtmiştir. Hükümet ayrıca, Tunç’un gözaltındayken ya da yetkili makamların sorumluluğu altında bulunduğu sırada kaybolmadığını vurgulamıştır. Hükümet aynı zamanda, endişe verici kaybolma nedeniyle soruşturmanın derhal açıldığını ve soruşturmanın yetkili makamlar tarafından etkin bir şekilde yürütüldüğünü hatırlatmıştır. Son olarak, Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün üyelerini gizleyerek ve ardından üyelerinin kaçırıldıkları iddiasıyla ulusal ve uluslararası makamlar nezdinde şikâyetlerini sunarak, benzer yöntemleri kullandığının bilindiğini kaydetmiştir. Hükümetin görüşüne göre, bu yöntemler uluslararası kamuoyunu yanıltmaya yönelik kasıtlı girişimlerdir ve açıkça başvuru hakkının kötüye kullanılmasını teşkil etmektedir. Ayrıca Hükümet, Çalışma Grubundan, başvuran tarafın iddialarını reddetmesini talep etmiştir. Ardından Çalışma Grubu, 11 Haziran 2020 tarihinde, Hükümete bir başka yazı göndermiştir ve Tunç’un başına ne geldiğini ve ilgilinin nerede bulunduğunu belirlemek için yetkili makamların olası bütün çabaları göstermeye devam etmeleri yönündeki beklentisini ifade etmiştir. Çalışma Grubu, her türlü yeni bilginin kendisine en kısa sürede iletilmesini talep etmiş ve davanın Çalışma Grubunun incelemesi altında olduğunu hatırlatmıştır. Dosyada yer alan bilgilere göre, dava, Çalışma Grubu önünde halen derdesttir. İlgili Uluslararası Hukuk ve UygulamasıBirleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu (“Çalışma Grubu”)
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından düzenlenen 6/Rev.3 sayılı Bilgi Notu, şu internet sitesinde bulunmaktadır: https://www.ohchr.org/Documents/Publications/FactSheet6Rev.3_fr.pdfa) Çalışma Grubunun Kurulması
İnsan Hakları Komisyonu, 29 Şubat 1980 tarihli kararla, “kişilerin zorla veya irade dışı kaybedilmelerine ilişkin sorunları incelemek için, kişisel olarak atanan uzmanlar olarak görev yapan beş üyesinden oluşan bir çalışma grubunun bir yıllık bir süreyle kurulmasına” karar vermiştir. Çalışma Grubunun görev süresinin yenilenmesine ilişkin son karar, 2020 yılının Ekim ayında İnsan Hakları Konseyi tarafından kabul edilmiştir.b) Çalışma Grubunun Oluşumu ve Görevi
Çalışma Grubu, dengeli coğrafi temsil ilkesine göre seçilen beş bağımsız uzmandan oluşmaktadır. Bu uzmanlar, birlikte, kişilerden gelen şikâyetleri incelemekte ve göreve uygun olarak rapor ve görüş hazırlamaktadırlar. Çalışma Grubu esasen, kayıp kişilerin ailelerine, kayıp kişinin başına ne geldiğini tespit etme ve kişinin bulunduğu yeri belirleme konusunda yardımcı olmakla görevlidir. Bu amaçla, Çalışma Grubu, kayıp kişilerin ailesinden veya kendileri adına hareket eden insan hakları savunma kuruluşlarından gelen kayıp bildirimlerini almakta ve incelemektedir.c) Bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) Tarafından Başvuru Prosedürü
Zorla kaybedilmeye ilişkin bilgilerin iletilmesiyle ilgili formda, bir sivil toplum kuruluşu tarafından sunulan bildirilerle ilgili olarak, söz konusu kuruluşun şunları yapması gerektiği belirtilmektedir:“a) Kayıp kişinin ailesinin rızasını alması ve;
b) Kayıp kişinin akıbeti belirlenene kadar, Çalışma Grubu tarafından gönderilen, Hükümetten alınan bilgileri kayıp kişinin ailesine ve aileden alınan bilgileri Çalışma Grubuna ileterek, gereken takibi yapabilmek”.
d) Çalışma Grubunun Faaliyeti
Çalışma Grubu, ilgili hükümetlere münferit davaları iletmekte ve hükümetlerden, soruşturmalar yapmalarını ve ardından bunların sonuçları hakkında kendisini bilgilendirmelerini talep etmektedir. Çalışma Grubu, genellikle Cenevre’de olmak üzere, yılda üç defa, beş ila sekiz iş günü boyunca toplanmaktadır. Her toplantının ardından, Çalışma Grubu, hükümetlere, yazılı olarak, kendi ülkelerinde meydana gelen kaybolmalar konusunda verilen kararları bildirmektedir. Yılda en az bir defa, Çalışma Grubu, hükümetlere, kendilerine geçmişte iletilen ve henüz aydınlatılmamış toplam dava sayısını hatırlatmaktadır. Yılda iki kez, Çalışma Grubu, herhangi bir açıklama almadığı, daha önceki altı aya ilişkin acil eylem davalarını hükümetlere hatırlatmaktadır. 1992 yılından beri, yani Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunması Bildirgesi’nin (“Bildirge”) Genel Kurul tarafından kabul edilmesinden itibaren, Çalışma Grubu, aynı zamanda, başlıca görevine ek olarak, Bildirge’den doğan yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde Devletler tarafından gerçekleştirilen gelişmeleri takip etmekle ve Devletlere bu Bildirge’yi uygulama konusunda yardımcı olmakla görevlendirilmiştir. Çalışma Grubu, faaliyetlerini, ülke ülke, yıl boyunca kendi bilgisine sunulan zorla kaybedilmeye ilişkin bütün davaları ve bunlara ilişkin verdiği kararları, her yıl İnsan Hakları Konseyine açıklamaktadır. Çalışma Grubu, her yıl, iletilen davalara, yapılan açıklamalara ve açıklama tarihinde ilgili kişilerin durumuna ilişkin bir istatistik raporunu Konseye göndermektedir. Çalışma Grubu, raporlarında sonuçlara ve tavsiyelere yer vermekte ve kaybolmalara ilişkin olarak farklı ülkelerdeki durum hakkında görüşler sunmaktadır. 1993 yılından beri, Çalışma Grubu, Bildirge’nin uygulanması ve karşılaşılan engeller hakkında raporlar sunmuştur. Ayrıca Çalışma Grubu, kaybolma olgusunun daha geniş yönleri hakkında düzenli aralıklarla raporlar sunmaktadır.e) Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu Prosedürleri
Söz konusu Çalışma Grubunun görevi, diğerlerinin yanı sıra, kanunun koruması kapsamında olmayan yakınlarının akıbetini veya yerini belirlemek üzere ailelere yardım etmeyi kapsamaktadır. Bu doğrultuda Çalışma Grubu, kaybedilen kişinin akıbetine veya yerine ışık tutmaya imkân veren, yeterince desteklenmiş ve açıkça tanımlanmış bireysel vakaların soruşturulması amacıyla, aile ve devlet arasında bir iletişim ağı kurmaya çalışmaktadır. Çalışma Grubu, aşağıdaki prosedürleri izlemektedir:- “Acil eylem prosedürü” ile ilgili olarak, Çalışma Grubu tarafından bildirinin alınmasından önceki üç ay içinde meydana gelen vakalar, doğrudan ilgili ülkenin dışişleri bakanının dikkatine sunulur. Çalışma Grubu, söz konusu davalarla ilgili olarak yetkililerle iletişime geçmelerine yardımcı olmak için acil eylem prosedürünü takiben sunulan vakalar hakkında kaynakları bilgilendirir.
- “Acil çağrılar” ile ilgili olarak, Çalışma Grubu, bir kişinin tutuklandığına, gözaltına alındığına, kaçırıldığına veya başka bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakıldığına ve kaybolduğuna veya kaybolma riski altında olduğuna dair güvenilir iddialar aldığında, bu iddiaları doğrudan ilgili hükümetin dışişleri bakanının dikkatine sunar ve bu hükümetten, ilgili kişinin akıbetini açıklığa kavuşturmak amacıyla araştırma yapmasını ve kendisini sonuçlar hakkında bilgilendirmesini talep eder. Acil çağrılar, Çalışma Grubunun yıllık raporuna kaydedilir.
- “Olağan prosedürler” ile ilgili olarak, üç aylık süre sonrasında bildirilen zorla kaybedilme vakaları, oturumları sırasında incelemek üzere Çalışma Grubuna sunulur. Bu vakalar, Çalışma Grubunun açık izniyle, ilgili kişilerin akıbetini veya yerini aydınlatmak üzere soruşturma yapması ve sonuçları hakkında Çalışma Grubunu bilgilendirmesi talep edilen ilgili Devletlere iletilir. Kaynakların aydınlatılmamış bir davaya ilişkin bildirdiği tüm önemli ek bilgiler, Çalışma Grubuna ve daha sonra Grubun onayı ile ilgili hükümete iletilir.
“Hızlı müdahaleler” ile ilgili olarak, kaybedilen kişilerin yakınlarını, kaybetmelerin tanıklarını veya ailelerini, akraba derneklerinin ve diğer STK’ların üyelerini, insan hakları savunucularını ve kaybetmelerle ilgilenen kişileri etkileyen gözdağı, zulüm veya misilleme vakaları, etkilenen kişilerin tüm temel haklarını korumak için derhal önlem almaları talep edilen ilgili hükümetlere bildirilir. Hızlı müdahale gerektiren bu nitelikteki bildiriler, en doğrudan ve en hızlı yollarla dış işleri bakanlarına iletilir. “Genel nitelikteki iddialar” ile ilgili olarak, Çalışma Grubu, Bildiri’nin kendi ülkelerinde uygulanmasında karşılaşılan engellere ilişkin olarak, kaybedilen kişilerin yakınlarından ve STK’lardan alınan iddiaların bir özetini düzenli olarak ilgili hükümetlere iletir ve hükümetleri, isterlerse bu konuda görüş bildirmeye davet eder.f) Vakaların Aydınlatılması, Kapatılması ve Sınıflandırılması
Bu noktada, Çalışma Grubuna ilişkin bilgi notunun ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:“Hükümetten alınan, kaybedilen kişinin akıbeti veya yeri hakkında ayrıntılı bilgi içeren herhangi bir yanıt kaynağa iletilir. Takip eden alt ay içinde kaynağın yanıt vermemesi veya Çalışma Grubu tarafından makul olmadığına karar verilen gerekçelerle hükümet tarafından sağlanan bilgilere itiraz etmesi halinde, vaka aydınlatılmış kabul edilir ve dolayısıyla, yıllık raporun istatistiksel özetinde “hükümetin yanıtı ile aydınlatılan vakalar” başlığı altında sınıflandırılır. Hükümetin yanıtına kaynak tarafından geçerli nedenlerle itiraz edilmesi halinde, hükümet bilgilendirilir ve hükümetten görüşlerini bildirmesi istenir.
Çalışma Grubu, ilgili ulusal kanunda belirtilen yetkili makamın, yakınlarının ve diğer ilgili tarafların rızasıyla, kaybolduğu bildirilen bir kişinin ölü olarak kabul edilmesine karar vermesi halinde, bir vakanın kapandığı kanaatine varabilir. Ölüm karinesi, her zaman, yeterli tazminat hakkına ve ölen kişinin akıbetine ilişkin gerçeği bilme hakkına saygı duymalıdır.
Çalışma Grubu, istisnai durumlarda, ailenin davayı takip etmeme isteğini serbestçe ve olası bir itiraz olmaksızın ifade etmiş olması halinde veya kaynağın artık bulunmadığı veya davayı takip edemediği durumlarda ve Çalışma Grubunun diğer kaynaklarla iletişim kurma çabaları sonuçsuz kaldığında, bir vakanın incelenmesini sonlandırmaya karar verebilir.
Ancak Çalışma Grubunun, bir vakanın aydınlatıldığını, kapatıldığını ve sınıflandırıldığını belirtmesi, hükümetleri, Bildiri uyarınca kendilerine düşen davayı soruşturmaya devam etme, failleri mahkeme önüne çıkarma, kaybedilen kişinin ailesine yeterli bir tazminat sağlama ve gelecekte benzer durumları önlemek için gerekli tüm tedbirler alma yükümlülüklerinden muaf tutmaz.
Kaynağın, Hükümetin yanıtının farklı bir kişiye atıfta bulunması veya bildirilen duruma uymaması veya yukarıda belirtilen altı aylık süre içinde kaynağa ulaşmaması nedeniyle, bir vakanın hatalı olarak aydınlatıldığına karar verildiğine yönelik desteklenmiş bilgiler sunması halinde, Çalışma Grubu, görüş bildirmesini talep ederek vakayı bir kez daha hükümete iletir. Bu koşullarda, vaka bir kez daha aydınlatılmamış vakalar listesine kaydedilir ve bu durum, Çalışma Grubunun İnsan Hakları Konseyine sunduğu raporda, tespit edilen hata ve çelişkiler belirtilerek açıklanır.
Kaynağın bekleyen bir vakaya ilişkin bildirdiği tüm önemli ek bilgiler, Çalışma Grubuna ve daha sonra Grubun onayı ile ilgili hükümete iletilir. Bildirilen ek bilgiler vakayı aydınlatmaya imkân verirse, hükümet bilgilendirilir.
Çalışma Grubu, kaybedilen kişilerin tam yeri belirlenene kadar, kendisine başvurulan vakaların dosyalarını saklar.
Çalışma Grubunun yetkisi, kaybedilen kişinin akıbetinin tespit edildiği aşamanın ötesine geçmez ancak diğer BM insan hakları prosedürleri süreci devralabilir.
İlgili hükümetin yanıtında, kaybedilen kişinin ölü bulunduğunu, işkence gördüğünü, keyfi ancak bilinen bir şekilde tutulduğunu veya Hükümet yetkililerinin veya bunlarla bağlantılı grupların veya bireylerin sorumlu olduğu iddia edilen diğer insan hakları ihlallerinin mağduru olduğunu açıkça belirtmesi halinde, vaka, Çalışma Grubu veya aile üyeleri tarafından yetkili organ veya mekanizmanın dikkatine sunulur.
Mağdurun hâlihazırda ölü bulunduğu bir zorla kaybedilmeyi bildiren bilgiler alması halinde Çalışma Grubu, vakanın kabul edilebilir olduğuna karar vermez ve başlangıçtan (ab initio) aydınlatılmış olduğu gerekçesiyle vakayı ilgili hükümete iletmez. Ancak, böyle bir vaka, i) özgürlükten yoksun bırakma, ilgili kişinin iradesine aykırı meydana geldiyse; ii) en azından dolaylı olarak Devlet yetkililerin katılımıyla, rızayla meydana geldiyse ve iii) Devlet yetkilileri, daha sonra bu eylemi tanımayı veya mağdurun akıbetini ve yerini açıklamayı reddettiyse, Sözleşme’de[1] yer alan zorla kaybedilme tanımının kapsamına girecektir. Başka bir ifadeyle, Çalışma Grubunun Bildiri’nin uygulanmasını gözlemleme görevine uygun olarak, bu nitelikteki bilgiler, acil eylem prosedürü veya olağan prosedür değil de genel nitelikteki iddialar prosedürü kullanılarak ilgili hükümetin bilgisine sunulabilecektir. Dolayısıyla Çalışma Grubu, ilgili hükümeti, böyle bir vakanın soruşturulması için Bildiri uyarınca alınması gereken tedbirler hakkındaki görüşlerini sunmaya, sorumluları mahkeme önüne çıkarmaya ve tazminat alma hakkını yerine getirmeye, bununla birlikte zorla kaybedilmeleri durdurmak ve önlemek amacıyla alınması gereken tedbirler hakkında görüş bildirmeye davet edecektir.
ŞİKÂYETLER
Başvuranlar, Sözleşme’nin 2, 3 ve 5. maddelerini ileri sürerek, Yusuf Bilge Tunç’un kaçırıldığını ve yetkili makamların, yakınlarının zorla kaybedilmesi hakkında etkili bir soruşturma yürütmediğini iddia etmektedirler.HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
Başvuranlar, yakınlarının zorla kaybedilmeye maruz kaldığını ve yetkili makamların bu kaybetmeyi soruşturmak için uygun tedbirleri almadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, davanın koşullarının Sözleşme’nin 2, 3 ve 5. maddelerinin ihlaline neden olduğunu ileri sürmektedirler. Hükümet, bu iddialara itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası sözleşmelere uymayı taahhüt eden ve hukuk Devleti ilkeleriyle yönetilen demokratik bir Devlet olduğunu belirtmek istemektedir. Güvenlik güçleri de dâhil olmak üzere tüm Devlet yetkililerinin görev ve yetkilerinin sınırları, uluslararası sözleşmelere uygun kanunlara dayanmaktadır. Hükümet ayrıca, bir kişinin kanuna aykırı tutuklanmasının suç olduğunu vurgulamak istemektedir. Ölüm cezasının kaldırıldığını ve doğası gereği her zaman geçerli olan, insanlığa karşı bir suç olarak tanımlanan işkence yasağının mutlak ve istisnasız olduğunu eklemektedir. Ardından Hükümet, başvuranların daha önce uluslararası başka bir soruşturma makamına, yani Birleşmiş Milletler Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubuna başvuruda bulunmuş olmaları ve bu başvurunun yeni bir olgu içermemesi sebebiyle, Mahkemeden, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, başvurunun reddedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Son olarak Hükümet, soruşturmanın ulusal makamlar önünde halen derdest olması sebebiyle, başvurunun süresinden önce sunulduğunu ve başvuranların şikâyetlerinin tamamının her hâlükârda açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların yakınının, kaybolduğu sırada kolluk kuvvetleri tarafından tutulmadığını ve başvuranlar tarafından haksız bir şekilde ileri sürüldüğü gibi, devlet tarafından kaçırıldığının kabul edilemeyeceğini vurgulamaktadır. Hükümete göre, ilgililer bu bağlamda makul bir sebep veya somut bir delil unsuru sunmamaktadırlar. Hükümet, Yusuf Bilge Tunç hakkında bir yakalama müzekkeresi çıkarıldığını ve ilgilinin polis tarafından arandığını hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranların yakının muhtemelen kaçak olduğunu ve kaybolmasına ilişkin olarak bu zamana kadar yürütülen soruşturmanın, yeterince dakik, usulüne uygun ve eksiksiz olduğu kanaatindedir. Hükümet, bu türden devlet görevlileri tarafından kaçırılma iddialarının, FETÖ/PDY terör örgütü üyelerinin adli makamlardan kolayca kaçabilmeleri, Devlet temsilcilerini suçlayabilmeleri ve kendileri hakkında başlatılan soruşturma ve kovuşturmaların aksatılması amacıyla ileri sürülebileceğini eklemektedir. Başvuranlar öncelikle, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi emrini FETÖ’nün vermediğini beyan etmektedirler. Başvuranlar, söz konusu başvurunun yukarıda belirtilen Çalışma Grubuna bir STK tarafından sunulduğunu belirtmekte ve bu bağlamda başka açıklamada bulunmamaktadırlar. Başvuranlar, yakınlarının kaçırıldığını ve kendisini bulmak için yürütülen soruşturmanın etkili olmadığını ileri sürmektedirler. Mahkeme, başvurunun, başvuranlar tarafından ileri sürülen hakların ihlal edildiğine dair herhangi bir görünüm içerip içermediği konusunda karar vermeden önce, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşüp örtüşmediğini belirlemelidir. Bu hüküm aşağıdaki gibidir:“Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan bireysel başvuruları aşağıda sayılı hallerde ele almaz:
(...)
b) Başvuru, Mahkemece daha önce incelenmiş ya da uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine daha önceden sunulmuş bir başka başvuruyla esasen aynı olup yeni olgular içermiyorsa.”
Mahkeme öncelikle, bu maddenin derdestlik ilkesini yansıttığını hatırlatmaktadır. Nitekim bu madde, özünde aynı olan başvuruların aynı anda birçok uluslararası organın incelemesine sunulmasını engellemeyi amaçlamaktadır, aksi bir durum, aynı davalara ilişkin uluslararası birçok yargılama yapılmasından kaçınan Sözleşme ruhuna ve lafzına aykırı olacaktır (Calcerrada Fornieles ve Cabeza Mato/İspanya (k.k.), no. 17512/90, 6 Temmuz 1992, Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 119, 20 Mart 2018 ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 180, 22 Aralık 2020). Mahkeme ardından, bir başvurunun, olay ve olgular, taraflar ve şikâyetler açısından bir başka başvuruyla aynı olması durumunda, bu başvuruların “esasen aynı” oldukları kanaatine varıldığını hatırlatmaktadır (Gürdeniz/Türkiye (k.k.), no. 59715/10, § 41, 18 Mart 2014). Mahkeme somut olayda, dosyada yer alan unsurların, söz konusu başvuruyu yukarıda belirtilen Çalışma Grubuna kimin sunduğunun anlaşılmasına imkân vermediğini kaydetmektedir. Hükümet, görüşlerinde, başvuruyu Çalışma Grubuna sunanların başvuranlar olduğunu belirtmiştir. İlgililer ise, bu konuyla ilgili daha fazla açıklamada bulunmaksızın, söz konusu başvurunun bir STK tarafından yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, Hükümet ve bu Çalışma Grubu arasında yapılan yazışmalar da dâhil olmak üzere, dosyada yer alan belgelerde, başvuruyu yapan kişinin kim olduğuna dair herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Bu sebeple Mahkeme, Çalışma Grubunun kurallarına göre (yukarıdaki 42 ve 43. paragraflar), başvuruda bulunan her STK’nın, önceden rızasını almak şartıyla, kaybolan kişinin ailesi adına başvuruyu sunabileceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla başka bir deyişle, Tunç’un ailesinden bir kişi, kendisi adına Çalışma Grubuna başvurması için bir STK’ya zorunlu olarak ve önceden yetki vermiştir. Bu sebeple Mahkeme, Çalışma Grubuna yapılan başvurunun, Tunç’un ailesinden bir kişinin rızasıyla yapılmış sayıldığı kanaatine varmaktadır. Ayrıca, bu bağlamda, Çalışma Grubundan Yusuf Bilge Tunç’un kaybolmasına ilişkin şikâyetleri incelemesi istendiği ve incelemesinin, kesinlikle başvuranların Mahkemeye sunduğu şikâyetleri kapsadığı açıkça tespit edilmiştir. Bireysel başvuruda ileri sürülen bir konunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasının b) bendi anlamında “uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine” daha önceden sunulup sunulmadığına ilişkin olarak, bu başvuru hakkında yapacağı incelemenin, resmi bir doğrulama ile sınırlı olmayıp, gerektiği takdirde, söz konusu denetim organının niteliğinin, izlediği usulün ve kararlarının etkisinin, bu hükmün, Mahkemenin yetkisini bertaraf edecek şekilde olup olmadığını belirlemeye de dayandığını hatırlatmaktadır (Mahkemenin danışma görüşü verme yetkisi hakkında karar, § 31, AİHM 2004-VI, yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2), § 182). Mevcut davada, söz konusu denetim organı, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca özellikle bağımsız ve tarafsız olması gereken üyelerden oluşmalıdır (Peraldi/Fransa (k.k.), no. 2096/05, 7 Nisan 2009). Ayrıca Mahkeme, Sözleşme tarafından öngörülene benzer bir adli veya yarı adli yargılama gerekliliğinin, mutlak suretle söz konusu organ tarafından yapılan incelemenin açıkça tanımlanmış bir kapsamı olmasını ve söz konusu organın, devletler aleyhinde sunulan şikâyetleri incelemesi ve karara bağlaması için kendisine yetki veren yasal bir belgeye veya “çerçeveye” dayanan belirli hak ve normlarla sınırlandırılması gerektirdiği kanaatine varmaktadır. Bu gereklilik, bu türden bir mekanizma ve Mahkeme arasındaki benzerliklerin incelenmesi bağlamında daha da uygundur. Dolayısıyla, Mahkemenin görevi, Sözleşme’nin 32. maddesi gereğince, Sözleşme hükümlerini yorumlamak ve uygulamak ve Sözleşme’nin 19. maddesi gereğince, Sözleşmeci Devletler için ortaya çıkan taahhütlere riayet edilmesini sağlamaktır. Nitekim belirli bir organın yetkisini etkin şekilde sınırlayan yasal bir belgenin bulunmadığı durumlarda, bu organın görevi ve niteliği ile üye devletlere düzen yükümlülükleri tespit etmek, Mahkeme açısından daha da zor olmaktadır. Diğer taraftan, Mahkeme, Birleşmiş Milletler Çalışma Gruplarının, bağımsız uzmanlar ve insan hakları alanında uzmanlaşmış kişilerden oluşan sözleşme dışı mekanizmalar olduğunu kaydetmektedir. Söz konusu Çalışma Grubunun iletişim usulü, Mahkeme tarafından uluslararası bir soruşturma veya çözüm usulü olarak değerlendirilmemektedir (Malsagova ve diğerleri/Rusya (k.k.), no. 27244/03, 6 Mart 2008). Mahkeme bu bağlamda, söz konusu Çalışma Grubu tarafından yapılan incelemenin, mağdurlara doğrudan bir telafi sağlama amacı taşımadığını ve dolaysıyla Sözleşme tarafından ortaya koyulan usule benzer adli veya yarı adli bir usul sunduğu kanaatine varılamayacağını tespit etmiştir. Bu sebeple, Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrası bağlamında, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazın reddedilmesi uygundur. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazla ilgili olarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası gereğince, kendisine ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Devletler, iç hukuk düzeninde durumu telafi etme imkânı bulmadan önce uluslararası bir kuruluş önünde eylemlerine ilişkin olarak hesap vermek zorunda değillerdir. Dolayısıyla, bir Devlet aleyhinde yöneltilen şikâyetlerle ilgili olarak, Mahkemenin denetim yetkisinden faydalanmak isteyen kişiler, öncelikle söz konusu Devletin hukuk sisteminin sunduğu başvuru yollarını kullanmakla yükümlüdürler. İç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğü, başvuranların, iddia ettikleri ihlallerin telafi edilmesine imkân sağlayacak mevcut ve yeterli başvuru yollarını normal şekilde kullanmalarını gerektirmektedir. Bu başvuru yolları, teoride olduğu gibi, uygulamada da yeterli bir kesinlik düzeyinde var olmalıdır, aksi halde istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olurlar (Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve 29 diğer başvuru, §§ 70-71, 25 Mart 2014 ve Gherghina/Romanya (k.k.) [BD], no. 42219/07, § 85, 9 Temmuz 2015). Mahkeme öncelikle, başvuranların Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduklarını ve bu başvuruda Mahkemeye sunduğu şikâyetleri ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvuranların davasını reddetmemiştir. Anayasa Mahkemesi bu başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiş olsa da, başvuranların şikâyetlerini esastan inceleyerek, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varmıştır (Guberina/Hırvatistan, no. 23682/13, § 52, 22 Mart 2016 ve bu kararda yer alan atıflar). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından şikâyetlerin esasına ilişkin incelemenin yapılmış olması sebebiyle, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri kanaatine varmak için herhangi bir sebep görmemektedir ve ilgililerin, nihai iç hukuk yolunu temsil eden Anayasa Mahkemesine, Mahkeme önünde şikâyetçi olduğu durumun telafi edilmesi imkânı sundukları kanaatine varmaktadır (Yel ve diğerleri/Türkiye, no. 28241/18, § 69, 13 Temmuz 2021). Ayrıca başvuranların Anayasa Mahkemesine kadar başvuru yollarını tüketmiş olmaları sebebiyle, başvuranları derdest olan bir ceza soruşturmasının sonucunu beklemeye zorunlu kılmak makul değildir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmemekle suçlanamayacaklarını değerlendirmektedir. Bu nedenle, Hükümet tarafından bu bağlamda ileri sürülen itirazın da reddedilmesi gerekmektedir. Mahkeme, “hâkim hukuku kendiliğinden uygular” (“jura novit curia”) ilkesi gereğince, başvurunun kabul edilebilirliği hakkında, Sözleşme ve Protokolleri kapsamında başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmamakta ve bir şikâyeti, ilgili tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri açısından inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebilmektedir (yukarıda belirtilen Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan, § 126). Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, somut olayda, başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, olay ve olguların tespit edilmesi söz konusu olduğunda, kendi incelemesine sunulan dava koşulları bu durumu kaçınılmaz kılmadığı sürece, haklı nedenler olmaksızın, ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenemeyeceğini hatırlatmasının yararlı olacağı kanısına varmaktadır (Bărbulescu/Romanya [BD], no. 61496/08, § 129, 5 Eylül 2017 ve Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], no. 24014/05, § 182, 14 Nisan 2015). Mahkeme, yerel yargılamalar yürütülürken, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesini, topladıkları delillere dayanarak olayları tespit etmekle yükümlü olan ulusal mahkemelerin değerlendirmelerinin yerine koymakla görevli değildir (bk. diğer kararlar arasında Edwards/Birleşik Krallık, 16 Aralık 1992, § 34, A Serisi, no. 247‑B). Ulusal mahkemelerin tespitleri elindeki bütün unsurlar ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta özgür olan Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme, kural olarak, yalnızca bu bağlamda ikna edici verilere sahip olması durumunda, ulusal hâkimlerce varılan olgusal tespitleri reddedecektir (Giuliani ve Gaggio/İtalya [BD], no. 23458/02, § 180, AİHM 2011 (özetler) ve Aydan/Türkiye, no. 16281/10, § 69, 12 Mart 2013). Delil unsurlarının değerlendirilmesi için, Mahkeme “her türlü makul şüphenin ötesinde” delil kriterini kabul etmektedir. Bu türden bir delil, yeterince güçlü, somut ve uyumlu birtakım ipuçlarından veya aksi kanıtlanmamış karinelerden çıkarılabilmektedir. Ayrıca, belirli bir sonuca varmak için gerekli olan inanç derecesi ve bu bağlamda, ispat yükünün dağılımı, özünde olayların özgüllüğü, ileri sürülen iddianın niteliği ve söz konusu olan Sözleşme’den doğan haklar ile bağlantılıdır. Mahkeme ayrıca, bir Sözleşmeci Devletin temel hakları ihlal ettiğine ilişkin bir tespitin ciddiyetini de dikkate almaktadır (bk. özellikle Géorgie/Rusya (II) [BD], no. 38263/08, § 59, 21 Ocak 2021, Natchova ve diğerleri/Bulgaristan [BD], no. 43577/98 ve 43579/98, § 147, AİHM 2005-VII ve Mathew/Hollanda, no. 24919/03, § 156, AİHM 2005‑IX). Böylelikle, söz konusu unsurların tamamı veya büyük bir kısmı özellikle yetkililerce biliniyorsa, tutukluluk söz konusu olduğunda somut olayda olabileceği gibi, mağdurun yetkililerin denetimi altında olduğu dönemde meydana gelen herhangi bir yaralanma, ölüm veya kaybolma, fiili karinelere yol açmaktadır. Gerçekte, ispat yükünün, tatmin ve ikna edici bir açıklama sunması gereken yetkililere düştüğünü değerlendirmek gerekmektedir (Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 100, AİHM 2000-VII ve Akdeniz ve diğerleri/Türkiye, no. 23954/94, §§ 85-89, 31 Mayıs 2001). Ayrıca, hukuken bir gözaltı veya tutuklama işleminin olmadığı, ancak bir kişinin yetkililerin denetimi altındaki bir bölgeye girdiğinin ve söz konusu tarihten beri görülmediğinin tespit edilebildiği durumlar da bulunmaktadır. Böyle bir durumda, söz konusu bölgede ne meydana geldiğine dair makul bir açıklama yapmak ve söz konusu kişinin yetkililer tarafından gözaltına alınmadığını veya tutuklanmadığını, ancak daha sonra özgürlüğünden yoksun bırakılmadan bölgeden ayrıldığını tespit etmek, Hükümetin görevidir (bk. örnek olarak, Tanış ve diğerleri/Türkiye, no. 65899/01, § 160, AİHM 2005‑VIII ve Youssoupova ve Zaourbekov/Rusya, no. 22057/02, §§ 50-55, 9 Ekim 2008). Mantıksal olarak, yalnızca devlet yetkililerinin denetimi altındaki bir alanda insanların yaralı veya ölü bulunduğu ve devletin müdahalesinin mümkün olduğunu gösteren bazı unsurların bulunduğu bir durumda, ispat yükü, özellikle söz konusu olayların tamamen veya kısmen yetkililerce bilinmesi nedeniyle, Hükümete devredilebilmektedir. Böyle bir durumda, Hükümet, Mahkemenin olayları ortaya koymasını sağlayacak önemli belgeleri ibraz etmez veya tatmin edici ya da ikna edici bir açıklama yapmazsa, bu tutumundan güçlü çıkarımlar yapılabilmektedir (Akkum ve diğerleri/Türkiye, no. 21894/93, § 211, AİHM 2005-II). Mevcut davayla ilgili olarak, Mahkeme, Hükümetin kayıp olan Yusuf Bilge Tunç’un kendi sorumluluğu altında tutulduğuna itiraz ettiğini kaydetmektedir. Dosyadaki unsurlar bakımından, Mahkeme ilgilinin kesin olarak gözaltına alındığının ya da devlet yetkililerince tutulduğunun anlaşılabileceği hiçbir belgenin sunulmadığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların yakınının son defa devlet yetkililerinin denetimine giren bir durumda görüldüğü iddiasını destekleyen sağlam bir argümanın bulunmadığını değerlendirmektedir. Mahkeme bununla birlikte, FETÖ/PDY örgütüne üye olduğu iddiasıyla 2017 yılından beri hakkında yakalama müzekkeresi bulunan Yusuf Bilge Tunç’un halen emniyet güçleri tarafından arandığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, Hükümetin Yusuf Bilge Tunç’un ölü ve öldürülmüş olarak bulunduğunu belirten herhangi bir unsur veya bilgi sunmadığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu kaybolmanın, ilgilinin hayatını tehlikeye atan koşullarda meydana gelmediği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesinin, Devlete, yalnızca kasten ve yasaya aykırı şekilde ölüme sebebiyet verilmesini engelleme yükümlülüğü getirmekle kalmayıp, aynı zamanda kendi yargı yetkisi altında bulunan kişilerin yaşamını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü de getirdiğini hatırlatmaktadır (Kurt/Avusturya, [BD], no. 62903/15, § 157, 15 Haziran 2021, L.C.B./Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Karar ve Hükümlerin Derlemesi, 1998‑III). Devletin bu bağlamdaki yükümlülüğü, kişiye karşı işlenen suçları caydırmak için somut bir ceza mevzuatı oluşturarak, ihlalleri önlemek, cezalandırmak ve ihlallere karşı yaptırım uygulamak için düzenlenen bir uygulama mekanizmasına dayanarak yaşam hakkını güvence altına alma yönündeki birincil görevini içermektedir. Bu hüküm ayrıca, belirtilen belirli durumlarda, başkalarının cezai davranışlarıyla hayatı tehdit edilen bireyi korumak için devletlerin önleyici pratik düzen tedbirler alma pozitif yükümlülüğünü de içermektedir (Osman/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998, § 115, Derleme 1998‑VIII, Mahmut Kaya/Türkiye, no. 22535/93, § 85, AİHM 2000-III, Kılıç/Türkiye, no. 22492/93, § 62, AİHM 2000‑III, Opuz/Türkiye, no. 33401/02, § 128, AİHM 2009 ve Dink/Türkiye, no. 2668/07 ve diğer 4 başvuru, § 64, 14 Eylül 2010). Çağdaş toplumlarda polisin görevini icra etmesindeki zorluklar, insan davranışının öngörülemezliği ve öncelik ve kaynak anlamında yapılması gereken işlevsel tercihler göz önünde bulundurularak, bu pozitif yükümlülük, yetkililere dayanılmaz veya aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, Sözleşme bakımından, yaşama yönelik iddia edilen herhangi bir tehdit, yetkilileri bu tehdidin gerçekleşmesini önlemek için somut tedbirler almaya zorlamamaktadır. Böyle bir pozitif yükümlülüğün devreye girmesi için, yetkililerin, üçüncü bir kişinin cezai eylemlerinin bir sonucu olarak belirli bir bireyin yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunu o anda bildikleri veya bilmeleri gerektiğinin ve fakat kendi yetkileri çerçevesinde, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için makul olarak kendilerinden beklenebilecek tedbirleri almadıklarının tespit edilmesi gerekmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan önleyici operasyonel tedbirler alma yükümlülüğünün, sonuç değil, araç yükümlülüğü olduğunu kaydetmektedir. Böylelikle, yetkili makamlar, bir başkasının yaşamına yönelik, kendileri için hareket etme yükümlülüğü doğuracak gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığından haberdar olduklarında ve tespit edilen tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında, yetkileri kapsamında, bunların uygulanmasını önlemek için uygun tedbirler aldıkları ve bu tür tedbirlerin yine de beklenen sonucu vermeyebileceği hususu, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesinden kaynaklanan önleyici operasyonel tedbirler alma yükümlülüğünü yerine getirmediği tespitini haklı çıkarmamaktadır. Mahkeme öte yandan, bu bağlamda, tehlikenin niteliği ve düzeyinin değerlendirilmesinin, bir tehlikenin varlığının gerektirdiği durumlarda önleyici operasyonel tedbirler alma yükümlülüğünün ayrılmaz bir parçası olduğunu gözlemlemektedir. Böylelikle, Devletin bu yükümlülüğe uyup uymadığının incelenmesi, mutlaka hem yerel makamlarca yapılan tehlikeye ilişkin değerlendirmenin hem de hareket etme yükümlülüğü doğurabilecek bir tehlike tespit edildiğinde veya tespit edilmesi gerektiğinde, uygulanan önleyici tedbirlerin uygunluğunun araştırılmasını gerektirmektedir (yukarıda belirtilen Kurt, § 159). Başvuranın, yetkili makamların, belirli bir bireyin yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunu bildikleri veya bilmeleri gerektiği zaman, bu tehlikenin gerçekleşmesinin engellenmesi için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapmadıklarını göstermesi yeterlidir. Burada, sonucu söz konusu davanın koşullarının tamamına bağlı olan bir husus söz konusudur (yukarıda anılan Kurt, § 160 ve yukarıda anılan Opuz kararı, § 130). Mahkeme ayrıca, olay ve olguları edinilen bilgiler doğrultusunda yeniden incelerken de dikkatli olması gerektiğini belirtmiştir (Bubbins/Birleşik Krallık, no. 50196/99, § 147, AİHM 2005‑II (özetler)). Bu, gerçek ve yakın bir tehlikenin gerçekleştiği bir davada, yetkili makamların ilgili dönemde bildiklerine dayanarak bir değerlendirmede bulunmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Yusuf Bilge Tunç'un yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığı ile ilgili olarak, Mahkeme, dosyadaki unsurlar dikkate alındığında, kaybolmasından önceki dönemde ilgiliye yönelik herhangi bir husumet hakkında yetkililere bilgi verildiğinin makul olarak kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Bu nedenle, somut olayın özel koşullarında, yetkililerin, başvuranların kaybolan yakınlarının yaşamına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin gerçekleşmesini önlemek amacıyla makul olarak başvurabilecekleri önlemleri almadıkları sonucuna varılamaz. Bunun yanı sıra, Sözleşme'nin 2. maddesi, yetkililere Yusuf Bilge Tunç'u arama ve başına gelenler hakkında rapor verme konusunda sürekli yükümlülük yüklemektedir (Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], no.16064/90 ve diğer 8 başvuru, § 186, AİHM 2009). Kaybolmalar hakkında soruşturma yürütülmesine ilişkin usuli yükümlülükle ilgili olarak, Mahkeme, kaybolmalar durumunda Sözleşme'nin 2. maddesinden kaynaklanan usuli yükümlülüğün, esasa ilişkin yükümlülükten bağımsız olduğunun altını çizmektedir. Bunun yanı sıra, Mahkemenin içtihadında, şüpheli bir ölümü soruşturma yükümlülüğü ile şüpheli bir kaybolmayı soruşturma yükümlülüğü arasında ayrım yapmak önem arz etmektedir. Kaybolma, bu husustaki ilgili unsurların bazen kasten gizlenebilmesi ya da karartılabilmesi nedeniyle, yakınların sürekli olarak belirsizliğe maruz kaldığı ve nelerin yaşandığı konusunda herhangi bir açıklama ve bilgiye sahip olmadıkları bir durumla nitelendirilen farklı bir olgudur. Bu durum genellikle çok uzun bir süre boyunca devam etmekte ve bu nedenle mağdurun yakınlarının ıstırabını uzatmaktadır. Bu nedenle, kaybolma “anlık” bir eylem veya olay yerine konulamaz: Kayıp kişinin başına gelenler ile bu kişinin bulunduğu yer hakkında sonradan açıklama yapılmamasının oluşturduğu ek ayırt edici unsur devam eden bir duruma yol açmaktadır. Bu nedenle, ilgili kişinin akıbeti açıklığa kavuşturulmadığı sürece usuli yükümlülük potansiyel olarak devam etmektedir (yukarıda anılan Varnava ve diğerleri kararı, § 148). Bu bağlamda, usul yükümlülüğünün kapsamı açıktır. Esas olarak, resmi bir soruşturma yoluyla, yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak ve Devlet görevlilerinin veya organlarının dâhil olduğu durumlarda, sorumlulukları altında meydana gelen ölümler konusunda hesap vermelerini temin etmek ile ilgidir. Belirli bir durumda soruşturmanın ilerlemesini imkânsız kılan engellerin ortaya çıkması halinde, yetkili makamların, halkın hukuk devletine bağlılığını ve güvenini sürdürmek ve yasa dışı eylemlere hoşgörü gösterildiği veya bunların işlenmesine göz yumulduğu izlenimine engel olmak amacıyla ivedilikle yanıt vermeleri önem arz etmektedir (McKerr/Birleşik Krallık, no. 28883/95, §§ 111 ve 114, AİHM 2001-III ve Brecknell/Birleşik Krallık, no. 32457/04, § 65, 27 Kasım 2007). Soruşturmanın, meşru menfaatlerini korumak için gerekli olduğu ölçüde mağdurun ailesi için bağımsız ve erişilebilir olması, makul çabukluk ve özenle yerine getirilmesi ve kamuoyuna yeterli denetleme hakkını sunmasının yanı sıra etkili olması da gerekmektedir. Bu ifadenin Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında anlaşılması gerektiği anlamda “etkin” olarak nitelendirilebilmesi için, soruşturma öncelikle “yeterli” olmalıdır (Ramsahai ve diğerleri/Hollanda [BD], no. 52391/99, § 324, AİHM 2007‑II). Bu, olay ve olguların belirlenmesine ve gerektiği takdirde, sorumluların tespit edilmesine ve cezalandırılmasına yol açabilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü, sonuç değil araç yükümlülüğüdür: Yetkililer, ihtilaf konusu olaylarla ilgili delil elde etmek için ellerindeki makul önlemleri almalıdırlar (Jaloud/Hollanda [BD], no 47708/08, § 186, AİHM 2014 ve yukarıda anılan Natchova ve diğerleri kararı, § 160, AİHM 2005‑VII). Bilhassa, soruşturmanın sonuçları, ilgili bütün unsurların kapsamlı, objektif ve tarafsız bir analizine dayanmalıdır. Açık bir soruşturma silsilesinin takip edilmemesi soruşturmanın, davanın koşullarını ve sorumluların kimliğini belirleme olanağını azaltır (Kolevi/Bulgaristan, no. 1108/02, § 201, 5 Kasım 2009). Soruşturmanın etkinliğine ilişkin asgari kriteri karşılayan incelemenin niteliği ve derecesinin, davanın kendine özgü koşullarına bağlı olduğu doğrudur. Meydana gelebilecek çok çeşitli durumları, yalnızca soruşturmaya ilişkin bir işlem listesine veya diğer basitleştirilmiş kriterler düzeyine indirgemek mümkün değildir (Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, §§ 101-110, AİHM 1999–IV ve Velikova/Bulgaristan, no. 41488/98, § 80, AİHM 2000‑VI). Öte yandan, soruşturmayı yürütmekle görevli kişilerin olaya karışan veya karışması muhtemel olan kişilerden bağımsız olması gerekmektedir. Bu, yalnızca hiyerarşik veya kurumsal bağların bulunmamasını değil, fakat aynı zamanda somut bir bağımsızlık da gerektirmektedir (Anguelova/Bulgaristan, no. 38361/97, § 138, AİHM 2002‑IV). Sözleşme’nin 2. maddesi, yetkili makamlara, soruşturma sırasında mağdurun bir yakını tarafından, soruşturma tedbiriyle ilgili olarak yapılabilecek her türlü talebi yerine getirme yükümlülüğü yüklememektedir (yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararı, § 180, yukarıda anılan Ramsahai ve diğerleri kararı, § 348 ve Velcea veMazăre/Romanya, no. 64301/01, § 113, 1 Aralık 2009). Soruşturmanın yeterince etkin olup olmadığı hususu, ilgili olayların tamamı ışığında ve soruşturma işleminin uygulamaya ilişkin fiiliyatlar göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir (Dobriyeva ve diğerleri/Rusya, no.18407/10, § 72, 19 Aralık 2013 ve Valentin Câmpeanu Adına Hukuki Kaynaklar Merkezi/Romanya [GC], no. 47848/08, § 147, 17 Temmuz 2014). Mevcut davada, Mahkeme, başvuranların yakını olan Yusuf Bilge Tunç hakkında yakalama müzekkeresinin bulunduğunu; ancak belirli bir zamanda güvenlik güçlerinin denetimi altında olduğu yönünde herhangi bir emare bulunmadığını dikkate almaktadır. Mahkeme aynı zamanda, başvuranların, nazarlarında, özellikle Türk makamları tarafından terör örgütü olarak kabul edilen bir örgütle iddia edilen bağlantıları nedeniyle hakkında endişe duymak için somut sebeplerin olduğu bir durumdayken yakınlarının izini kaybettiklerine ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak davalı Devletin yetkili makamları tarafından ceza soruşturmasının açıldığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların iddialarının aksine, yetkililerin Yusuf Bilge Tunç'u bulmak için uygun tedbirler aldıkları kanaatindedir. Yusuf Bilge Tunc’un son görüldüğü yerlerde incelemeler yapılmış, umuma açık yolun güvenlik kamerası görüntüleri analiz edilmiş, tanıklar dinlenmiş, Yusuf Bilge Tunç'un kullandığı cep telefonu ve iletişim geçmişi incelenmiştir. İlgilinin yerinin tespit edilmesi amacıyla, özel ve kamu kurumlarının özlük dosyalarına erişim sağlanmıştır. Halen devam etmekte olan bu soruşturma şüphesiz ilgiliyi bulma amacı taşımaktadır. Mahkeme, başvuranların, söz konusu soruşturmanın yürütülmesinde önemli eksiklikler olduğuna dair kanıt sunmadıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla soruşturmadan sorumlu makamların, olayları aydınlatma ve başvuranların kaybolan yakınını bulma isteğinden şüphe duyulması için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Genel olarak, Mahkeme, ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın tamamıyla uygun ve ivedi niteliğini sorgulayabilecek herhangi bir eksiklik görmemektedir. Sonuç olarak, başvuranların şikâyetleri, açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 17 Mart 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan
[1]. Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme