AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 65283/11
Özlem TURAN ve Eylem ERGÜN/TÜRKİYE
Başkan
Aleš Pejchal,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 12 Ekim 2021 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 1974 ve 1978 doğumlu olan, Ankara’da ikamet eden ve Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat B. Demir tarafından temsil edilen Türk vatandaşları Özlem Turan ve Eylem Ergün’ün (“başvuranlar”) 20 Eylül 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuruyu (no. 65283/11),
Başvurunun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye yetkilisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetinin bilgisine sunulmasına ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, başvuranların babasının, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin denetimi altında olan atık su kanalına düşmesi sonucunda, bu kazanın mesane ve bağırsak fonksiyonlarını kaybetmesine sebep olmasıyla ilgilidir. Mağdur, maddi ve manevi tazminat talebiyle tam yargı davası başlatmış, ancak yargılama sırasında vefat etmiştir. Başvuranlar tarafından devam ettirilen yargılamanın sonucunda, yargılama başında sunulan talepler kısmen kabul edilmiştir.
Davada özellikle i) Devlet makamları tarafından başvuranların babasının fiziki bütünlüğünün korunması için gerekli bütün tedbirlerin alınıp alınmadığı ve ii) buna ilişkin adli soruşturmanın etkili olup olmadığı ve söz konusu menfaat dikkate alındığında gerekli özen gösterilerek yürütülüp yürütülmediğine ilişkin olarak Sözleşme’nin 8. maddesi alanında konular ileri sürülmüştür.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
2. Hükümet, Ankara İdare Mahkemesinin 13 Ocak 2011 tarihli ikinci kararıyla başvuranlara ödenmesine hükmedilen tazminatlar sebebiyle, başvuranların mağdur sıfatının bulunmadığına dair itirazda bulunmaktadır.
Hükümet, dayanak olarak sunduğu, 7 Mart 2011 tarihinde başvuranların avukatına imza karşılığında tebliğ edilen kararı ileri sürerek, başvuranları ayrıca, bu tarihten itibaren Danıştay’a temyiz başvurusunda bulunmamakla itham etmektedir.
3. Başvuranlar bu iddiaya yanıt olarak, merhum babalarının uğradığı maddi zararın gerçekçi olmayan bir şekilde değerlendirilmesi ve davalı idareye ödemek zorunda kaldıkları avukatlık ücretinin aşırı niteliği nedeniyle mahkeme tarafından hükmedilen tazminatın yetersiz olduğunu ileri sürmektedirler.
Başvuranlar, temyiz yoluna ilişkin olarak, 13 Ocak 2011 tarihli esasa ilişkin ikinci kararın, tüm hükümleriyle, Danıştay’ın, 31 Aralık 2008 tarihli ilk kararı kısmen bozduğu 20 Kasım 2009 tarihli birinci kararına paralel olduğunu açıklamaktadırlar. Başvuranlar, aynı mahkemeye yapılacak ikinci bir temyiz başvurusunun kendileri açısından hiçbir fayda sağlamayacağı, zira Danıştay’ın kendi kararına tamamen uygun olarak verilen bir kararı bozmasının pek olası olmadığı kanaatindedirler.
4. Mahkeme, aşağıda belirtilen sebeplerle, somut olayda başvuranların mağdur olduklarını iddia edip edemeyecekleri konusunun incelenmesine gerek olmadığını gözlemlemektedir.
5. İç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili olarak, bir başvuru yolunun sonucundan sadece şüphe duyulması, bir başvuranı, ilgili hukuk yolunu kullanma yükümlülüğünden kesinlikle muaf kılmaz (diğer birçok karar arasında bk. Epözdemir/Türkiye (k.k.), no. 57039/00, 31 Ocak 2002). Ancak başvuranların iddia ettiği gibi, mevcut davada, Danıştay’a yapılacak ikinci bir temyiz başvurusu, şüphesiz makul başarı olanakları sunmayacaktı, dolayısıyla temyiz başvurusunda bulunmamış olmaları, kabul edilebilirliğe engel teşkil etmemektedir (Carson ve diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58, AİHM 2010).
Bununla birlikte, altı aylık süreye riayet edilip edilmediği hususunun incelenmesi gerekmektedir.
6. Bu sürenin başlangıç tarihiyle (dies a quo) ilgili olarak, Mahkeme, her zaman iç hukuku ve uygulamasını dikkate almıştır (bk. Yaşar ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 48576/08, § 15, 15 Mayıs 2012 ve bu kararda verilen örnekler) ki iç hukuk incelendiğinde, avukat tarafından ele alınan davalarda avukata tebligat yapılması gerektiği ve sürenin başlangıç tarihinin (dies aquo), bu tebligat tarihi olduğu anlaşılmaktadır (Mehmet Ali Okur/Türkiye, no. 31869/06, §§ 45 ve 46, 17 Ocak 2012). Sonuç olarak, mevcut davada, altı aylık sürenin, başvuranların avukatının, 13 Ocak 2011 tarihli esasa ilişkin son karardan haberdar olduğu tarihten itibaren işlemeye başladığı kabul edilmelidir (örnek olarak bk. Çelik/Türkiye (k.k.), no. 52991/99, 23 Eylül 2004).
7. Hükümete göre, bu tarih, posta görevlisi tarafından, 13 Ocak 2011 tarihli kararın başvuranların avukatına imza karşılığında yapılan tebliğ bildirimi üzerinde yer alan tarih olan 7 Mart 2011’dir.
8. Başvuruda, Avukat Demir, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 32. maddesi bakımından geçersiz olduğunu iddia ettiği bu tebliğin, usule uygunluğuna itiraz etmiştir. Avukat, tebliğ bildirimi üzerinde yer alan imzanın kendisinin olmadığını ileri sürmektedir.
Avukat, 2 Mart 2011 tarihinde annesinin vefat etmiş olması sebebiyle, bu süreçte kendisinin yasta olduğunu belirtmektedir. Söz konusu süreçte “bürosunda geçici olarak bulunan” Ö.Ç. isimli bir kişi, tebligat zarfını, 7 Mart 2011 tarihinde almıştır; ancak kendisi, bürosuna döndükten sonra 24 Mart 2011 tarihinde bu tebligattan haberdar olabilmiştir.
9. Somut olayda posta görevlisinin, tebligat sırasında büroda bulunan Ö.Ç. isimli kişiye yanlışlıkla zarfı vermiş bile olsa, bu durumdan herhangi bir sonuç çıkarılamaz, zira 7201 sayılı Kanun’un 17. maddesi, bir avukatın tebligat sırasında bürosunda bulunmaması durumunda, tebligatın asistanına, sekreterine veya kendisiyle çalışan başka bir sorumluya yapılmasına izin vermektedir.
Yine Avukat Demir’in, annesinin vefatı sebebiyle 24 Mart 2011 tarihine kadar büroya gelmemiş olduğu varsayılsa bile, -geçici de olsa- Ö.Ç.’ye, bürosuna sahip çıkması ve postalarını alması konusunda tam anlamıyla izin verdiğine dair kesin talimatlar vermek yine kendisinin görevidir.
Son olarak, Avukat Demir’in işine ancak 24 Mart 2011 tarihinde dönebilmiş olduğu varsayılsa bile, bu durum, ilgilinin, söz konusu tarihte, şimdi hukuka aykırı olduğunu ileri sürdüğü bir bildirimin içeriğini ve zarfını görmezden gelemeyeceği gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez. Hâlbuki dosyada yer alan unsurlardan hiçbiri, avukatın bu tebligatı, yeniden usulüne uygun şekilde almak için tebligatın geçerliliğine itiraz etmeye çalıştığını göstermemektedir.
Şu veya bu şekilde, bu yönde bir itirazı gerekli görmediyse bile, bu durumun, altı aylık sürenin başlangıç tarihinin (dies a quo) hesaplanması üzerindeki olası etkilerine karşı koyması ve bu risk bakımından ihtiyaten Mahkemeye başvurması hala mümkündü. Ancak ilgili, 20 Eylül 2011 tarihine kadar bu bağlamda bir başvuruda bulunmamıştır.
10. Yine, Avukat Demir’in, Hükümetin görüşlerine cevaben sunduğu görüşlerinde, 13 Ocak 2011 tarihli kararın “7 Mart 2011 tarihinde gönderildiğini” ayrıca belirtmekten başka, önceki söylemlerine geri dönmediğinin de belirtilmesi gerekmektedir.
11. Mahkeme, yukarıda belirtilen unsurların tamamı bakımından, Hükümet tarafından sunulan tebliğ bildirimini dikkate almakta ve söz konusu kararın, Avukat Demir’e tebliğ edildiği şeklinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Hâlbuki mevcut başvuru, söz konusu tarihten altı aydan daha uzun bir süre sonra, 20 Eylül 2011 tarihinde yapılmıştır.
12. Bu durumun tespit edilmiş olması dolayısıyla, somut olayda Hükümetin altı aylık süre kuralının uygulanması hakkında görüş belirtmemiş olması üzerinde durmaya gerek yoktur. Sadece Hükümetin, bu kurala riayet edilmediği gerekçesiyle itirazda bulunmamış olması sebebiyle, Mahkemenin bu kuralı uygulamaması mümkün değildir (Walker/Birleşik Krallık (k.k.), no. 34979/97, AİHM 2000‑I).
13. Sonuç olarak bu başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 18 Kasım 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan