AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 23307/10 ve 64591/11
Mehmet TURSUN / Türkiye
Mehmet TURSUN ve diğerleri / Türkiye
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
LediBianku,
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
JonFridrikKjølbro,
StéphanieMourou-Vikström
veBölüm Yazı İşleri MüdürüStanleyNaismith’in katılımıyla 22 Mayıs 2018 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 13 Nisan 2010 ve 6 Ekim 2011 tarihlerinde yapılan başvuruları ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranların cevap olarak sunduğu görüşleri göz önünde bulundurarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAYLAR
1. Başvuranlar Mehmet Tursun, Berrin Tursun, Şelale Tursun ve Berfin Tursun; Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1958, 1967, 1985 ve 1994 doğumludurlar ve İzmir’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar Mehmet ve Berrin Tursun, 1987 yılında doğan ve 30 Kasım 2007 tarihinde hayatını kaybeden Baran Tursun’un baba ve annesidir. Başvuranlar Şelale ve Berfin Tursun ise maktulün kız kardeşleridir. Hükümet kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Başvurunun kendine özgü koşulları; taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. Baran Tursun’un ölümü
3. Mahkeme önündeki dava dosyasında yer alan bilgilerden hareketle, Baran Tursun’un ölümünü çevreleyen koşullar aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
20 yaşında olan Baran Tursun ile A.D. ve E.O. isimli, kendisiyle yaşıt olan iki arkadaşı, birlikte geçirdikleri bir akşam sonrasında, Karşıyaka’daki evlerine gitmek üzere Baran Tursun’un babasına ait Jeep Cherokee marka araca binmişlerdir. Alkollü halde araç kullanmış olduğu için daha öncesinde sürücü ehliyetine el konulan Baran Tursun, yüksek oranda alkollü halde aracın direksiyonuna geçmiştir. Saat 03:13’te; kurallara uygun olarak kullanılmayan araç, devriye gezen polis ekibi (82330 numaralı ekip) tarafından fark edilmiştir. Polis ekibi, tepe lambasını yakarak ve sirenini çalıştırarak, cipi durdurmak amacıyla, aracı takibe başlamıştır. Bununla beraber cip, kaçmak için hızlanmış; 82330 numaralı ekibe ek olarak, dört ayrı polis devriye ekibi de takibe (No. 82336, 82338, 82339 ve 7964) katılmıştır.
Dosya kapsamının incelenmesi neticesinde takibin, İzmir çevresinde ve gece saatlerinde, yani yolun az yoğun olduğu vakitlerde yapıldığı anlaşılmaktadır. Olay yerinde bulunan polislerin ifadelerine göre; iki polis aracı (No. 82329 ve 82333) Sultan Çiftliği kavşağında yola konuşlanmış; şüpheli aracı durdurmak maksadıyla dubalar konulmuş; ancak araç durmamıştır. Polisler, aracı durdurmak için öncelikle havaya beş el uyarı ateşi yaptıklarını ve sonrasında O.E.A. isimli polis memurunun araca ateş ettiğini ileri sürmüşlerdir. Ölüme sebebiyet veren bu atışın şekliyle ilgili olarak,çok sayıda bilirkişi incelemesi yapılmıştır. Olay yerinde bulunan polisler; O.E.A.’nın yere çökerek, aracın lastikleri yönünde ateş ettiğini ve merminin, asfalta ya da başka bir sert zemine çarpıp sektikten sonra saparak Baran Tursun’un kafasına isabet ettiğini ifade etmişlerdir. Bu hipotez; daha sonrasında O.E.A. aleyhine yürütülen davada Ağır Ceza Mahkemesi tarafından inandırıcı bulunmamıştır (aşağıda 32. Paragraf). Ağır Ceza Mahkemesi; Baran Tursun tarafından kullanılan araç, O.E.A.’dan17,5 metre uzaklaştığı sırada, söz konusu şahsın “ayakta, kolu yere paralel vaziyette, (…uzaklaşan aracın arkasından ateş ettiğinin” ve “merminin [Baran Tursun’a] sekerek isabet etmediğinin” tespit edilmiş olduğuna karar vermiştir.
Bu atış sonrasında, Baran Tursun yaralanmış ve aracının hâkimiyetini kaybederek yaklaşık 100 metre uzakta bulunan bir bariyere çarpmıştır. İlk başta trafik kazazedesi olarak gösterilen ve saat 03:30’da İzmir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine götürülen Baran Tursun’un, burada kafatası tomografisi çekilmiş; çekilen tomografi sonrasında, ilgilinin başına bir mermi isabet ettiği anlaşılmıştır.
Bu arada, söz konusu atış ya da atışları yapan polis memurları, kovanları topladıktan sonra olay yerinden ayrılmışlardır.
Baran Tursun; 30 Kasım 2007 tarihinde, İzmir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatını kaybetmiştir.
4. Olay günü, saat 03:30’da, bir kaza meydana geldiği bilgisi verilen Trafik Denetleme Şube Müdürlüğüne bağlı bir polis ekibi, olay yerine gitmiştir. Polislerden biri, kaza olay yeri krokisi çizmiştir. Ayrıca, saat 04.00’da; iki polis memuru, Baran Tursun’a ait aracı olay yerinde incelemiş ve konuyla ilgili bir rapor düzenlemişlerdir; raporda, olayın bir kaza olduğunu belirtmişlerdir. Yolu trafiğe açmak amacıyla araç çekilerek, olay yerinden uzaklaştırılmış ve yola kum dökülmüştür.
5. Bir başka polis ekibi de olay yerine giderek kazanın izleriyle ilgili olarak ek bir rapor düzenlemiştir. Öte yandan, basit krokiler çizilmiş; aracın fotoğrafları çekilmiş ve dosyaya konulmuştur.
2. İlgili Tutanaklar
6. Olaydan sonra, konuyla ilgili çok sayıda tutanak düzenlenmiştir:
- 25 Kasım 2007 tarihinde, saat 07:00’da düzenlenen ve 82330 numarasıyla devriye gezen üç polis memuru (E.K., A.T.T. ve B.A.) tarafından imzalanan olay tutanağı.
- Aynı gün, saat 07:10’da düzenlenen ve 82338 numarasıyla devriye gezen iki polis memuru (A.K. ve Y.K.) tarafından imzalanan tutanak.
- Aynı gün, saat 07:15’te düzenlenen ve 82329 numarasıyla devriye gezen ekipteki (V.A., A.A. ve O.E.A.) ve 82333 numarasıyla devriye gezen ekipteki (S.T. ve T.K.) olmak üzere, beş polis memuru tarafından imzalanan tutanak.
- Kriminal polis ekibine bağlı altı polis memuru tarafından, saat 09:30’dadüzenlenen olay yeri tutanağı.
7. 25 Kasım 2007 tarihinde, iki polis memuru tarafından; olay yerinde bulunan polis memurlarının yanı sıra bir de güvenlik görevlisinin, tanık sıfatıyla ifadeleri alınmıştır.
8. Cumhuriyet Savcısı M.S. saat 13:05’te, telefonla arayarak adli polise talimatlar vermiştir. Mağdurun yakınlarının olaydan haberdar edilmesini, kullanılan silahlar üzerinde kriminal inceleme yapılmasını, polislerin el svaplarının alınmasını ve araçtaki iki yolcunun -A.D. ve E.O.- ifade vermek üzere savcılığa götürülmelerini istemiştir.
9. Yine 25 Kasım 2007 tarihinde, yolculardan birinin -A.D.-, Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadesi alınmıştır. İlgilinin ifadesinin somut olayla ilgili bölümleri şu şekildedir:
“(...) O gün alkol almıştık. Geceyarısına doğru, içtiğimiz yerden ayrıldık. Baran’ın kullandığı ciple, Alsancak’a gittik. Biraz dolaştık (…). […] Sonra tepe lambasını yakan ve sirenini çalıştıran bir polis aracını fark ettik. Devriye bizi durdurmak istiyordu. Baran’ın daha öncesinde sarhoş halde araba kullanması nedeniyle yakalandığını biliyordum (…). Baran, bize ne yapmamız gerektiğini sordu. Bununla beraber; biz cevap vermeden, aracın hızını artırdı. Baran’ın, babasının sert mizaçlı bir adam olması nedeniyle bu şekilde davranmış olduğunu düşünüyorum (…). Birdenbire, duran bir polis arabası fark ettik (…). Baran sola döndü ve başka bir yola girdi (…). Çok sayıda aracın bizi takip ettiğini fark ettik. Önümüzde, bizi yakalamak için durduğunu düşündüğüm bir polis arabası vardı. Baran, bu aracı hızla geçti. Bu aracı geçtikten sonra, silah sesleri duydum. Ben, E.O.’nun arkasında oturuyordum, E.O., Baran’dan durmasını istedi. Ama ben, Baran’ın başının, E.O.’nun omzuna düştüğünü gördüm. Araba biraz daha ilerledi ve önce ağaca, sonra da elektrik direğine çarptı (…) Kimin ateş ettiğini bilmiyorum (…).”
10. Aynı gün, Baran Tursun tarafından kullanılan araçtaki bir başka yolcunun da -E.O.- Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadesi alınmıştır. İlgilinin ifadesi, A.D.’nin beyanlarını doğrulamıştır.
11. Yine 25 Kasım 2007 tarihinde, ölüme sebebiyet veren atışı yapan polis memurunun -O.E.A.- da, Cumhuriyet savcısı tarafından şüpheli sıfatıyla ifadesi alınmıştır. İlgilinin ifadesi şu şekildedir:
“(...) Olayın meydana geldiği gün, 82329 ekipte A.A. ve V.A. ile birlikte devriye görevindeydik. Bize, plakası tespit edilmiş olan ve 10-15 dakikadan beri çok sayıda polis ekibi tarafından takip edilen, şüpheli bir aracı durdurma vazifesi verildi. Manav Bulvarı’nın girişinde, yolu kısmen kapatacak şekilde aracımızı park ettik. 82333 numaralı devriye aracı da bizim karşımıza park etti. Bir aracın geçişine imkân verecek genişlikte bir alan bıraktık ve bu alana dubalar yerleştirdik. Bahse konu şüpheli aracı gördük; bu aracı çok sayıda polis aracı takip ediyordu. (…) Bize yaklaşırken yavaşlamadı. Dubalara çarpacağı sırada, meslektaşım V.A. ve ben, aracı durdurmak maksadıyla birkaç el havaya ateş ettik. Aynı zaman zarfında, aracın şoförü dubaları devirdi ve bize doğru yöneldi. Kendimizi yaya yoluna attığımızda, silahım ateş aldı. Araç daha sonra bir elektrik direğine çarptı ve 150 metre sonra da durdu. Kaza sırasında şoförün yaralandığını düşündük. Bize daha sonra merminin isabet etmesi sonucu yaralandığı bilgisi verildi. Onu yaralama niyetim yoktu. Sanıyorum ki yere düştüğümde, silahım üçüncü kez ateş aldı. O esnada, araca isabet etmiş olması mümkündür. Aracın üzerine kasıtlı olarak ateş açmadım. Aracın şoförünü yaralama gayesiyle hareket etmedim. (…)”
12. V.A.; 25 Kasım günü Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan ifadesinde, meslektaşı O.E.A.’nın beyanlarını doğrulamıştır.
13. Öte yandan, Cumhuriyet Savcısı aynı gün, 82329 numarasıyla devriye gezen araçtaki iki polis memurun da -T.K. ve S.T.- ifadelerini almış; ilgililer, yolu kapattıklarını, ancak aracın durmadığını ve dubaları devirerek ilerlemeye devam ettiğini belirtmişlerdir.
14. Yine 25 Kasım günü, O.E.A.,Karşıyaka Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmıştır. İlgili, mahkeme önünde, savcılık tarafından alınan ifadelerini doğrulamıştır. O.E.A.’nın avukatı, olaydan birkaç gün önce, polisin silahlı bir saldırıya maruz kaldığını; öte yandan, IBDA-C’nin (yasadışı silahlı bir örgüt) polise yönelik bir saldırı yapmayı planladığı yönünde polise bilgiler ulaştığını da eklemiştir. Avukat, O.E.A. tarafından yapılan atışın doğrusal bir atış olmadığının üzerinde durmuştur.
Hâkim, O.E.A.’nın tutuklanmasına karar vermiştir.
15. 26 Kasım 2007 tarihinde düzenlenen analiz raporundan, Baran Tursun’un kanındaki alkol miktarının 1,47 gram olduğu anlaşılmaktadır.
16. Adli Tıp Morg Müdürlüğü tarafından, 4 Aralık 2007 tarihinde düzenlenen otopsi tutanağında şu bilgiler yer almaktaydı:
“(…) kafa derisi altında hematom ve ekimoz (…), subdural ve subaraknoid kanama (…) Baran Tursun’un ölümü, ateşli silahtan çıkan ve başına isabet eden kurşundan ileri gelmektedir (…)kurşunatışının, uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu tespit edilmiştir.”
17. 26 ve 28 Kasım ile 5 Aralık 2007 tarihlerinde; altı mermi, polislere ait silahlar ve polislerin el svapları ile ilgili bilirkişi raporları dosyaya konulmuştur.
3. Polisler hakkında başlatılan ceza yargılamaları
a) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar
18. Birinci başvuran, 22 Ocak 2008 tarihinde; resmi belgede sahtecilik, yetkililere suçu bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeme, suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme suçlarından, otuz altı polis memuru hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
19. Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı 28 Mayıs 2008 tarihinde,yirmi sekiz polis memuru hakkında kısmi kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
20. Öte yandan, Karşıyaka Cumhuriyet Savcısı, 4 Haziran 2008 tarihli iddianameyle, yetkililere suçu bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeme, suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme nedeniyle on polis memuru (V.A., S.T., A.A., T.K., B.A., H.T., M.M., K.D., H.I.O. ve A.B.)hakkında kamu davası açmıştır.
21. Kısmi kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı,Mehmet Tursun tarafından yapılan itiraz; 29 Eylül 2009 tarihinde, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bu karar, 15 Ekim 2009 tarihinde tebliğ edilmiştir.
b) Ceza Yargılaması
22. Cumhuriyet Savcısı tarafından, O.E.A. hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 21 ve 81. maddeleri uyarınca, olası kastla (doluseventualis) adam öldürme suçundan hazırlanan iddianame; 28 Aralık 2007 tarihinde, İzmir Ağır Ceza Mahkemesi’ne (“Ağır Ceza Mahkemesi”) sunulmuştur. Buna karşın, V.A. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.
23. Ağır Ceza Mahkemesi aynı gün, O.E.A.’nın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
24. Başvuranlar 14 Ocak 2008 tarihli duruşmada, Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılamaya müdahil taraf olarak katılmışlardır. Bu duruşma sırasında O.E.A.’nın ifadesi alınmıştır. İlgili, daha önce vermiş olduğu ifadelerini tekrarlamıştır. Duruşma esnasında, mahkemece sorulan soru üzerine; olaydan sonra kovanları topladığını, amirlerini olaydan haberdar ettiğini ve işyerine geri döndüğünü söylemiştir. Ayrıca, ellerinde atış izine rastlanmamasının, ellerini yıkamış olabilmesiyle de açıklanabileceğini eklemiştir. Takibe katılan diğer polis memurlarının da ifadeleri alınmıştır. İlgililer, daha önce vermiş oldukları ifadelerini tekrar etmişlerdir. Baran Tursun tarafından kullanılan araçtaki yolcuların da -A.D. ve E.O.- aynı duruşmada ifadeleri alınmış; ilgililer dubaları görmediklerini ve yalnızca tek bir atış sesi duyduklarını ifade etmişlerdir. Öte yandan A.D., kendilerini yakalayan polis memurlarına; Baran Tursun’un, mermi isabet etmesi sonucu yaralandığını söylemiş olduğunu ifade etmiştir. A.D.’yi yakalayan polis memurları, bu iddiaları kabul etmemişlerdir. Duruşma sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi, O.E.A.’nın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar vermiştir.
25. Kriminal Polis, 19 Şubat 2008 tarihinde olay yerine gitmiştir. Fotoğraflar çekmiş ve rapor düzenlemiştir. Aynı zamanda, O.E.A. ve V.A.’nın silahları ve kurşunla ilgili balistik rapor da düzenlemiştir.
26. 29 Şubat 2008 tarihinde, olay yerinde yapılan keşif sonrasında; iki polis aracının konumuyla ilgili olarak düzenlenen bilirkişi raporu, dosyaya konulmuştur.
27. Adli Tıp Profesörü N.A.; 8 Mayıs 2008 tarihinde, Mehmet Tursun’un istemi üzerine bir rapor düzenlemiştir. Bu raporun sonuç kısmı aşağıdaki şekildedir:
“(...) Baran Tursun’un yaralanması, doğrusal bir atışa bağlı olabilir: Merminin, zeminde sektikten sonra hedefine isabet etmesi söz konusu değildir (…).
(...) [aracın ön sağ koltuğunda bulunan] mermi çekirdeği gömlek parçası, [Baran Tursun’un başından çıkan] mermiyle uyuşmamaktadır.
Bu nedenle, mermi çekirdeği gömlek parçasının kaynağını tespit etmek ve çelişkileri ortadan kaldırmak amacıyla araştırmaların derinleştirilmesi uygun olacaktır. (…)”
28. 13 Mart ve 16 Mayıs 2008 tarihlerinde, kaza yapan aracın fotoğraflarından hareketle düzenlenen iki bilirkişi raporu, dosyaya konmuştur.
29. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Aralık 2008 tarihinde; suç delillerini yok etme ve yetkililere suçu bildirme yükümlülüğünü yerine getirmeme suçlarından O.E.A. ile on polis memuru hakkında açılan davaların birleştirilmesine karar vermiştir.
30. Adli Tıp Kurumu tarafından 12 Ocak 2009 tarihinde, Baran Tursun’un başından çıkan mermiyle ilgili olarak, bilirkişi raporu düzenlenmiştir. Rapor kapsamında; söz konusu merminin, Baran Tursun’un kafatasına girdiği sırada deforme olduğu ve bu deformasyonun kesin nedenini belirlemenin, tıbbi yönden mümkün olmadığı sonucuna varıldığı belirtilmiştir.
31. Başvuranların istemi üzerine, Adli Tıp Profesörü U.K.; 3 Nisan 2009 tarihinde bir rapor düzenlemiştir; rapor kapsamında merminin, kurbanın başına isabet edecek şekilde, doğrusal ve yere paralel bir istikamet izlediği ve ilkin zemine çarparak sekmiş gibi görünmediğini belirtmiştir. Bilirkişi, atışın yere düşen bir kişi tarafından yapıldığı hipotezine katılmamıştır.
32. Ağır Ceza Mahkemesi 20 Mayıs 2009 tarihinde suç delillerini yok etmekle ve yetkililere suçu bildirme yükümlülüğünü yerine getirmemekle suçlanan tüm polis memurları hakkında, beraat kararı vermiştir. Bu karara varırken sanıkların, olayı bir araba kazası olarak bildirmiş olsalar da, çekilen kafatası tomografisi sonrasında olayın kurşunla yaralama olduğunun anlaşılması üzerine yetkili savcılığı durumdan haberdar ettikleri kanaatine varmıştır. Olaydan sonra kovanların toplanmasıyla ilgili olarak ise; Ağır Ceza Mahkemesi bu hususun, delilleri korumaya yönelik bir tedbir olarak kabul edilebileceği değerlendirmesinde bulunmuştur.
Buna karşın, Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesine dayanarak, O.E.A.’yı; taksirle adam öldürme nedeniyle iki yıl bir ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Bilhassa söz konusu fiilin, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesinde öngörülen, ateşli silah kullanmanın sınırlarını aşarak işlendiğine kanaat getirmiştir. Bu bağlamda somut olayda, polislerin “makul şüphe” nedeniyle söz konusu aracı durdurma ve ateşli silah kullanma hakkına sahip oldukları değerlendirmesinde bulunmuştur.
Ağır Ceza Mahkemesinin kararının gerekçe kısmının ilgili bölümleri aşağıda şekildedir:
“(...) Sanık O.E.A. ve avukatları, yargılama aşamalarındaki beyanlarında, O.E.A.’nın yere düştüğü sırada aracın lastiklerine doğru ateş ettiğini ve kurşunun Baran Tursun’un başına isabet etmeden önce asfalta ya da başka bir sert zemine çarpıp sekerek deforme olduğunu ifade etmişlerdir. [Ancak] bu hipotez inanılabilir değildir; zira olay yerinde yapılan keşifler sırasında elde edilen unsulardan, hızla geçen aracın arkasından ateş etmeden önce, O.E.A.’nın iki el havaya ateş ettiği ve kendi beyanı ve diğer tanık ve sanıkların beyanlarına göre, araç geçtikten sonra ve kendisinden 17,5 metre uzaklaştığı sırada, yeniden ateş ettiği anlaşılmaktadır. (…) Kurşunun şoförün başının arkasına isabet edebilmesi için, atışın düz ve doğrusal bir seyir izlemesi gerekmekteydi. Bu nedenle atış sırasında, sanık O.E.A.’nın ayakta, kolu yere paralel bir şekilde, uzaklaşmakta olan aracın arkasından ateş ettiği, kurşunun sekerek hedefine ulaşmadığı ve sanığın düşerken istemi dışında ateş etmediği sonucuna varılabilir.
Bununla birlikte sanık, öldürmek niyetiyle hareket etmemiş; ancak, aracı durdurmak için başkaca herhangi bir yol olmadığı kanaatiyle hareket etmiştir.
Güç kullanımının yasal olup olmadığını tespit etme sorunu
(...) 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun [16. maddesi] polisler tarafından silah kullanılmasına bazı koşullarda izin vermektedir.Polis, meşru müdafaa kapsamında; hakkında tutuklama, yakalama emri verilmiş olan bir kişinin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla; bu amaca ulaşmaya ilişkin sınırlar dâhilinde silah kullanabilir. Ateşli silah kullanmadan önce, polis öncelikle “Dur!” çağrısında bulunmalıdır. Kişinin kaçmaya devam etmesi ve yakalamak için başkaca bir yol olmaması halinde, kişiyi durdurmak amacıyla, bu amaca ulaşmaya ilişkin sınırlar dâhilinde kalarak, ateşli silah kullanabilir.
(...)
Güvenlik güçleri tarafından öldürücü güç kullanımı hususu, Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 1993 yılında verdiği Kelly /Birleşik Krallık [John Kelly /Birleşik Krallık, No. 17579/90, 13 Ocak 1993] kararında incelenmiştir. Bu davada, IRA terör örgütüne üye olduğu yönünde hakkında şüphe duyulan bir şoför, kendisini durdurmaya yönelik girişimlere rağmen bir barikatı geçmeye çalıştığı sırada askerlerin ateş etmesi sonucunda öldürülmüştür. Komisyon, bu kararında, aracı durdurmak için başkaca bir yolun bulunmadığı, kişinin bizzat kendisinin tedbirsiz bir risk aldığı ve askerlerin haklı olarak, araçtakilerin terörist olduklarını düşündükleri değerlendirmesinde bulunmuştur. [Bu nedenle, Komisyon] bu gibi durumlarda yüksek ölüm riski var olsa bile, ölümcül güç kullanımının haklı olduğu [sonucuna varmıştır].
(...)
Somut olayda, Baran Tursun’un aracı kullanış biçiminden dolayı, 82330 devriye gezen araçta bulunan polislerin şüphesini çektiği tespit edilmektedir. Koşullar göz önünde bulundurulduğunda (yer, saat ve şoförün tutumu), bu şüpheler “makul” olarak değerlendirilebilir ve 82330 devriye gezen ekibin aracı durdurmak istemesi 2559 sayılı Kanun bakımından yasaldır.
(...)
Burada, Türk Ceza Kanunu’nun “trafik güvenliğini tehlikeye sokmayı” cezalandıran 179. maddesi anlamında meşhut suçun söz konusu olduğu sonucuna varılabilir. Olay yerinde daha öncesinde yaşanmış olan terör eylemleri nedeniyle ve aracın şoförünün, polisler tarafından başlatılan uzun takibe rağmen ısrarlı şekilde durmamasından ötürü, polislerin; aracı, ancak silahlarını kullanarak durdurabileceklerine inanmaları kabul edilebilir bir durumdur. Bu nedenle, polisler tarafından silah kullanılması 2559 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 7 ve 8. fıkralarına uygundu. Ancak aşağıda açıklandığı üzere, O.E.A.’nın, ateşli silah kullanma konusundaki sınırları açtığı ve “olası kastla” veya kasıtlı hareket etmediği sonucuna varılmaktadır.
Ateşli Silah Kullanma Yetkisinin Aşılması
(...) söz konusu fiil, bütünüyle hukuka aykırı olarak değerlendirilemez; ancak, belirlenen sınırları aşması nedeniyle hukuka aykırıdır (…).
(...) bu açıklamalar ışığında, kaçmakta olan cipi durdurmak için üzerine ateş edilmesi, Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesinin 1. fıkrası bakımından hukuka uygun bir eylemdir. Ancak, O.E.A.’nın, aracın hareketli oluşunu ve hızını dikkate almadan, yere paralel olarak ateş etmesi ve kurşunun aracın lastikleri yerine araç içerisindeki kişilere isabet edebileceğini öngörmemesi, bu konuda gerekli özeni göstermediğine işaret etmektedir. Bu nedenle ilgilinin, ateşli silah kullanılmasının hukuka uygunluk çerçevesini kasıt olmaksızın aştığı ve eylemi gerekli dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle taksirle işlediği sonucuna varılabilir. (…) O.E.A. [ateşli silah kullanılmasının] hukuka uygunluk nedeninde sınırı taksirle aşmıştır.
(...) Hukuki Nitelendirme ve Yaptırımın Tespiti:
Somut olayda, O.E.A.’nın eylemi, Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesi uyarınca haklı gösterilebilir; ancak polis, şüphesiz öldürmek niyeti olmadan, fakat ateş etmesinin sonuçlarını öngörmeden ve özen göstermeden ateş ederek, yetkisinin sınırlarını aşmıştır. Bu nedenle, sanığın eyleminin ateşli silah kullanılmasına ilişkin sınırları aşan kısmı taksirle işlenmiştir ve adam öldürme fiili Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin 1. fıkrası anlamında taksirle işlenmiştir. Sanık, 2559 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 7-8 fıkralarının yollamasıyla Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak hareket etmiştir; dolayısıyla, ilgili [ateşli silah kullanılmasının] hukuka uygunluk nedeninde sınırı aşmıştır ve Türk Ceza Kanunu’nun 27. maddesinin 1. fıkrası ve 85. maddesinin 1. fıkrası uyarınca cezalandırılmalıdır. (…) »
33. Başvuranlar; 20 Mayıs 2009 tarihli karara karşı, 3 Temmuz 2009 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
34. Yargıtay 15 Mart 2011 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Söz konusu karar başvuranlara tebliğ edilmemiş olup, ilgililer kararın bir örneğine, 28 Eylül 2011 tarihinde ulaşmışlardır.
4. Disiplin yargılaması
35. Disiplin soruşturması sonrasında, İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirilen müfettişler tarafından düzenlenen rapor, 11 Aralık 2007 tarihinde dosyaya konulmuştur.Rapor kapsamında, atışın faili O.E.A.’nın, polisin görevleri kapsamında hareket ettiği; ancak gerekli özeni göstermediği; zira merminin sekebileceğini düşünmesi gerektiği sonucuna varılmış ve yirmi dört ay süreli kademe ilerlemesinin durdurulması cezası verilmesi önerilmiştir.
36. İzmir İl Disiplin Kurulu 23 Mart 2007 tarihinde, O.E.A.’ya disiplin cezası -on ay süreli kademe ilerlemesinin durdurulması- verilmesine karar vermiştir.
5. İdare mahkemeleri önündeki yargılama
37. Başvuranlar; İçişleri Bakanlığına karşı,20 Şubat 2009 tarihinde, idare mahkemeleri önünde tazminat davası açmışlardır.
38. İzmir İdare Mahkemesi; 4 Nisan 2012 tarihli kararla, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin tespitlerini göz önünde bulundurarak, idarenin bir polis memurunun, ateşli silah kullanımına ilişkin sınırları taksirle aşması nedeniyle, Baran Tursun’un ölümünde kusur işlediğinin tespit edilmiş olarak görünebileceği kanaatine varmıştır. Bu nedenle, ilk iki başvurana 136.129,34 Türk Lirası,yani olayların meydana geldiği dönemdeki döviz kuruna göre yaklaşık 59.186 avro- bu meblağ, Baran Tursun’un ölümünden ileri gelen gelir kaybına eşdeğerdir- tazminat ödenmesine karar vermiştir. Buna karşın, üçüncü ve dördüncü başvuranlar tarafından yapılan maddi tazminat talebini, yeterli unsur bulunmaması nedeniyle reddetmiştir. Ayrıca, manevi tazminat olarak, dört başvurana toplam 120.000 Türk Lirası (olayların meydana geldiği dönemdeki döviz kuruna göre yaklaşık 52.173 avro) ödenmesine karar vermiştir.
39. Danıştay; İzmir İdare Mahkemesi’nin 4 Nisan 2012 tarihli kararını, 17 Eylül 2015 tarihinde onamıştır.
B. İlgili iç hukuk kuralları ve uygulaması
1. Türk Ceza Kanunu
40. Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Kanunun hükmü ve amirin emri
Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.”
41. Türk Ceza Kanunu’nun 27. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Sınırın aşılması
Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.
Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez.”
42. Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Taksirle öldürme
Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
2. 2559 Sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu
43. 4 Temmuz 1934 tarihli 2559 sayılı Kanun’un, 2 Haziran 2007 tarihli 5681 sayılı Kanunla değiştirilen 16. maddesinin somut olayla ilgili kısmı, aşağıdaki şekildedir:
“Polis;
(...)
c) Hakkında tutuklama, (…) yakalama emri verilmiş olan kişilerin ya da suçüstü halinde şüphelinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde,
silah kullanmaya yetkilidir.
Polis, (…) silah kullanmadan önce, (…)“dur” çağrısında bulunur. Kişinin bu çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, önce uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir.”
44. 2 Haziran 2007 tarihindeki mevzuat değişikliği öncesinde, bu Kanun’un 16. maddesi, ağır cezayı mültezim bir suç söz konusu olduğunda, silah kullanılmasına izin vermekteydi. Bu mevzuat değişikliği sonrasında polis memurlarının, suçun ağırlığı ne olursa olsun, meşhut suç halinde silahlarını kullanmalarına izin verilmiştir.
ŞİKÂYETLER
45. Sözleşme’nin 2. ve 13. maddelerinin ileri sürüldüğü 23307/10 No.lu başvuru kapsamında; Mehmet Tursun, Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 28 Mayıs 2008 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan şikâyet etmektedir.
46. 64591/11 No.lu başvuru kapsamında ise başvuranlar; Baran Tursun’un hayatını kaybetmesine, polis memurlarının neden olduğunu ve bu durumun Sözleşme’nin 1, 2, 3, 6, 13, 14 ve 17. maddeleri ile 7 No.lu Ek Protokolün 2. maddesinin ihlali anlamına geldiğini ileri sürmektedirler.
Başvuranlara göre; Baran Tursun’un hayatını kaybetmesine neden olan ölümcül güç, Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında mutlak gerekli değildi. Başvuranlar ayrıca, Türkiye’de yasama ve yönetmelik çerçevesinin, güvenlik güçleri tarafından aşırı ve haksız güç kullanılması konusunda topluma, genel bir koruma sağlamadığı kanısındadırlar.
Öte yandan başvuranlar; yetkili makamların, Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği usûli yükümlülüğü -Baran Tursun’a karşı ölümcül güç uygulanması konusunda etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü- yerine getirmediklerini ileri sürmektedirler. Öte yandan, soruşturmaya yeterli derecede dâhil edilmediklerinden ve tüm yargılama masraflarını bizzat karşıladıklarından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Baran Tursun’un hayatını kaybetmesi nedeniyle maruz kaldıklarını ifade ettikleri zararın karşılanmadığını da eklemektedirler.
Başvuranlar; 7 No.lu Ek Protokolün 2. maddesine dayanarak, davanın görülme şekline (Yargıtay tarafından duruşma düzenlenmeksizin incelenmiştir) itiraz etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Ön sorunlar
47. Hükümete göre; 64591/11 başvuru, Mahkeme İçtüzüğünün 47. maddesinin ve dava açılmasına ilişkin pratik yönergenin 11. paragrafının gerekliliklerine riayet edilerek yapılmamıştır. Hükümet; başvuranların olay ve olguları ile şikâyetlerini, başvuru formlarında on yedi sayfa olarak sunduklarını ve bir özetini eklemediklerini iddia etmektedir. Öte yandan, söz konusu başvurunun 23307/10 başvuru ile temelde aynı olduğunu ve bu nedenle Sözleşme’nin 35. maddesinin 2. fıkrasının (b) bendi uyarınca reddedilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
48. Mahkeme, İçtüzüğünün 47. maddesinin -olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan halinde- gereklilikleri uyarınca; başvuranların, başvuru formlarında, olay ve olguları açık bir şekilde anlattıkları ve şikâyet ettikleri Sözleşme ihlallerini anlaşılır olarak ifade ettiklerini kaydetmektedir. Bu nedenle, başvuranların şikâyetlerinin, İçtüzüğün 47. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak sunulduğu kanaatine varmaktadır. Pratik yönergenin Hükümet tarafından ileri sürülen hükmüyle ilgili olarak Mahkeme, bu hükmün, hiçbir surette Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında bir kabul edilebilirlik kriteri olmadığının altını çizmektedir. Dolayısıyla Mahkeme; Hükümetin, yalnızca çok uzun olduğu gerekçesiyle başvurunun reddedilmesi talebinde bulunmasının hiçbir şekilde kabul edilebilir olmadığı kanısındadır. Bu nedenle Mahkeme; Hükümetin, İçtüzüğün 47. maddesi bağlamındaki itirazlarını reddetmektedir (bk. aynı zamanda, Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, § 38, 17 Mart 2015).
49. 64591/11 başvurunun,Mehmet Tursun tarafından yapılmış olması sebebiyle,23307/10 başvuruyla temelde aynı olup olmadığının belirlenmesi meselesiyle ilgili olarak Mahkeme; Mehmet Tursun’un Mahkeme’ye ilk olarak 23307/10 numarasıyla kaydedilmiş bir başvuruda bulunduğunu kaydetmektedir. Mehmet Tursun söz konusu başvuruda, Sözleşme’nin 2. ve 13. maddeleri açısından,davasıyla ilgili olarak 28 Mayıs 2008 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla ilgili bir şikâyet ileri sürmekte ve esas olarak, soruşturmayı yürüten polis memurlarının tutumlarından yakınmaktadır. Ancak çok sayıda polis memuru hakkında açılan ceza yargılaması sona erdikten sonra yapılan 64591/11 başvuru, daha geniş bir içeriğe sahiptir. 23307/10 başvurunun konusunun, 2. maddenin usul yönü bağlamındaki şikâyetlerle kısmen aynı olduğu doğru olsa bile, bunun farklı bir olaya dayandığını belirtmek uygun olacaktır. Bu nedenle, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı reddetmektedir.
50. Netice itibarıyla Mahkeme; başvuruların konusuyla ilgili olarak, olay ve olguların hukuki nitelendirme yetkisinin kendisine ait olduğunu ve tarafların bunlara atfettikleri nitelendirmelere bağlı olmadığını hatırlatmaktadır. Esasen bir şikâyet, ileri sürülen sıradan bir hukuki gerekçe ya da argüman bağlamında değil, bağlı olduğu olay bağlamında nitelendirilmelidir (Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998-I, Radomiljave diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, AİHM 2018). Somut olayda Mahkeme; başvuranlar tarafından yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesi ile ilgili olarak ileri sürülen olayların tamamını, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında esas yönünden incelemenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme ayrıca; başvuranlar tarafından, soruşturmanın ve ceza yargılamasının seyrinin yanı sıra ulusal makamların, şikâyetleri karşısındaki hukuki tepkileriyle ilgili olarak; Sözleşme’nin 1, 3, 6, 14 ve 17. maddeleri ile 7 No.lu Ek Protokolün 2. maddesi açısından ileri sürülen olayların, aynı zamanda Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında usul yönünden de incelenmesi gerektiği kanısındadır (bk.mutatismutandis (gerekli değişiklik yapılmak suretiyle), Akdemir ve Evin/Türkiye, No. 58255/08 ve 29725/09, § 45, 17 Mart 2015). Bu durum, Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyetle ilgili olarak da geçerlidir; zira başvuranlar tarafından sunulan argümanlar, ceza soruşturmasının ve bunu izleyen yargılamanın yürütülme şekliyle ilgili olup, açtıkları tazminat davasıyla ilgili değildir.
B. Başvuruların Birleştirilmesi Hakkında
51. Mahkeme, başvurulardaki olay ve olgular ile hukuki sorunların benzerliğini dikkate alarak, İçtüzüğün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, başvuruları birleştirmeye ve tek bir kararda birlikte incelemeye karar vermiştir.
C. Sözleşme’nin 2. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında
52. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. İşbu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonrasında meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
(...)
b) bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme (…)”
Mağdur sıfatı hakkında
a. Tarafların İddiaları
53. Hükümet; Baran Tursun’un hayatını kaybetmesinden sorumlu olan kişinin mahkûm edildiğinin ve disiplin cezasına çarptırıldığının altını çizmektedir. Öte yandan idare mahkemelerinin de,başvuranlara tazminat ödenmesine karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda; Sözleşme’nin 34. maddesi gereğince bir kişinin; şikâyetinin telafi edilmiş olması halinde, Sözleşme’nin ihlal edilmiş olduğundan bahisle, artık mağdur olduğu iddiasında bulunamayacağını ifade etmektedir.
54. Başvuranlar, bu iddiaya karşı çıkmaktadır. O.E.A.’ya verilen disiplin cezasının -on ay süreli kademe ilerlemesinin durdurulması-; çok küçük bir ceza olduğu kanısındadırlar. Hapis cezasıyla ilgili olarak ise;bahse konu polis memurunun, on beş ay hapis cezasını çektikten sonra görevini yapmaya devam ettiğinin altını çizmektedirler. Netice itibarıyla; Hükümetin, başvuranların tazminat aldıklarına ilişkin iddiasını, görüşlerini sundukları dönemde, tazminat davasının halen idare mahkemeleri önünde derdest olduğunu belirtmek suretiyle çürütmektedirler.
b. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
i. Konuyla İlgili İlkeler
55. Mağdur statüsüyle ilgili olarak Mahkeme’nin içtihadından doğan ilkelere Scordino/İtalya (no 1) [BD], No. 36813/97, §§ 178-192, AİHM 2006‑V) davasında yer verilmiştir. Mahkeme; iddia edilen Sözleşme ihlalini telafi etme görevinin, öncelikle ulusal makamlara ait olduğunu hatırlatmaktadır. Ulusal makamların, açıkça ya da özünde, Sözleşme’nin ihlal edildiğini kabul etmemeleri ve sonrasında bu ihlali telafi etmemeleri halinde, başvuran lehine olan bir karar ya da tedbir verilmesi, ilke olarak, ilgilinin “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (Dalban/Romanya [BD], No. 28114/95, § 44, AİHM 1999-VI ve yukarıda anılan Scordino kararı (no 1), § 180).
56. Mahkeme, ölüme kasten sebep olunduğu veya ölümün bir saldırı ya da kötü muamele sonucu meydana geldiği iddiasına ilişkin davalarda tazminat ödenmesine hükmedilmesinin; Sözleşmeci Devletleri, sorumluların tespit edilmesine ve cezalandırılmasına yol açabilecek soruşturma yürütme yükümlülüğünden muaf tutamayacağını hatırlatmaktadır (Al-Skeini ve diğerleri/Birleşik Krallık [BD], No. 55721/07, § 165, AİHM 2011 ve Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], No. 24014/05, § 130, 14 Nisan2015). Benzer davalarda Mahkeme sürekli olarak; tazminatın yeterli olabilmesi için, iki tedbirin uygulanması gerektiği değerlendirmesinde bulunmaktadır. İlk olarak; Devletin yetkili makamları, sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilecek şekilde derinlemesine ve etkin bir soruşturma yürütmelidirler. İkinci olarak ise; başvuran, gerektiği takdirde tazminat almalı ya da en azından kötü muamelenin neden olduğu zarar nedeniyle tazminat talebinde bulunma ve tazminat elde etme imkânına sahip olmalıdır (Gäfgen/Almanya [BD], No. 22978/05, § 116, AİHM 2010).
57. Sözleşme ile güvence altına alınan hakkın ihlalinin iç hukukta telafi edilmesi için uygun ve yeterli tazminat elde edilmesi meselesiyle ilgili olarak; Mahkeme genellikle, bu hususun bilhassa Sözleşme’nin ihlalinin niteliğinin göz önünde tutulması suretiyle, davanın koşullarının tamamına bağlı olduğu kanaatindedir (yukarıda anılan Gäfgen kararı, § 116). Öte yandan Mahkeme;bu itibarla, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin ihlal edildiğinin ileri sürüldüğü durumlarda,bilhassa ihtiyatlı davranmalıdır. Bu ihlaller nedeniyle ulusal yargı organları önünde ceza davaları açılması halinde cezaî sorumluluğun; Sözleşme bağlamında devletin sorumluluğundan ayrı olduğu göz ardı edilmemelidir. Mahkeme’nin görevi, ikinci durumu incelemekten ibarettir. Organları, memurları ya da çalışanlarının fiilleri nedeniyle bir devletin sorumluluğu, ulusal yargı organlarının takdir yetkisine sahip olduğu bireysel ceza sorumluluğuna ilişkin iç hukuk meseleleriyle karıştırılmamalıdır.Ceza hukuku anlamında suçluluk ya da masumiyetle ilgili hususlarda karar vermek, Mahkeme’nin görevleri arasında yer almamaktadır (Giuliani ve Gaggio/İtalya, [BD], No. 23458/02, § 182, AİHM 2011 (özetler)).
58. Mahkeme; ölümcül güce başvurma neticesinde yaşanan ölüm vakıalarıyla ilgili olarak, Devlet görevlilerine verilecek cezaların seçimi hususunda, ulusal mahkemelerin rolünün farkında olsa da; söz konusu fiilin ağırlığı ile verilen ceza arasında açık bir orantısızlık olduğu durumlarda, denetleme ve müdahale etme görevini kullanmalıdır (Armani Da Silva/Birleşik Krallık [BD], No. 5878/08, § 238, 30Mart 2016). Aksi halde, Devletlerin etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü; anlamını büyük ölçüde yitirecektir (yukarıda anılan Gäfgen kararı,§ 123; bk. aynı zamanda, Nikolova ve Velichkova/Bulgaristan, No. 7888/03, § 62, 20 Aralık 2007).
ii. Yukarıda Anılan İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
59. Mahkeme bu nedenle ilk olarak; ulusal makamların, açıkça ve özü itibarıyla, Sözleşme’nin ihlal edildiğini kabul edip etmediklerini belirleyecektir.
60. Bu bağlamda Mahkeme bilhassa, suçlanan polis memurları hakkında başlatılan ceza yargılaması sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi’nin; 20 Mayıs 2009 tarihli kararında, söz konusu fiilin, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesinde öngörülen ateşli silah kullanılmasına ilişkin sınırlar aşılarak işlendiğine karar verdiğini ve ölüme sebebiyet veren atışı yapan polis memurunu, taksirle adam öldürmekten mahkûm ettiğini kaydetmektedir. Nitekim, davaya ilişkin olayları tespit ettikten sonra, Ağır Ceza Mahkemesi şu sonuca varmıştır : “(…) kaçmakta olan cipi durdurmak için üzerine ateş edilmesi Türk Ceza Kanunu’nun 24. maddesinin 1. fıkrası bakımından hukuka uygun bir eylemdir. Ancak O.E.A.’nın, aracın hareketli oluşunu ve hızını dikkate almadan, yere paralel olarak ateş etmesi ve kurşunun aracın lastikleri yerine araç içerisindeki kişilere isabet edebileceğini öngörmemesi, bu konuda gerekli özeni göstermediğine işaret etmektedir. Bu nedenle ilgilinin, ateşli silah kullanılmasının hukuka uygunluk çerçevesini kasıt olmaksızın aştığı ve eylemi gerekli dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle taksirle işlediği sonucuna varılabilir. (…) O.E.A. [ateşli silah kullanılmasının] hukuka uygunluk nedeninde sınırı taksirle aşmıştır.” Bu karar; Yargıtay tarafından 15 Mart 2011 tarihinde onanmıştır. Somut olayda Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararın gerekçe ve hüküm kısımları göz önünde bulundurulduğunda (yukarıda 32. Paragraf), bu yargı organının, Baran Tursun’un ölümünde ölümcül atışın failinin, yasal sınırları taksirle aşması nedeniyle,ceza sorumluluğunu tespit ettiği sonucuna varmak gerekmektedir. Bu nedenle aynı zamanda; iç hukukta yaşam hakkının ihlal edildiği; başka bir ifadeyle, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği kabul edilmiştir.
Mahkeme bunun yanı sıra, bu sonucun mevcut davanın özel koşullarına bağlı olduğunun ve davalı Devletin, Mahkeme’nin içtihadından doğan ve mutlak gereklilik ve katı orantılılık koşullarıyla ilgili ilkeleri kapsamına alarak, uygun ve yeterli bir mevzuat çerçevesi oluşturma yönündeki pozitif yükümlülüğüne uyup uymadığını belirleme meselesiyle ilgili olarak, gelecek zamanda vereceği kararlarında peşin yargıya varmadığının altını çizmek istemektedir (bk. bilhassa, Makaratzis/Yunanistan [BD], No. 50385/99, §§ 57-59, AİHM 2004‑XI).
61. Öte yandan yargılama bir bütün olarak değerlendirildiğinde; ulusal makamların, Baran Tursun’un vurulması olayı ile ilgili olarak, vakıaların tespit edilmesini, güce başvurmanın somut olayın koşullarında haklı olup olmadığının belirlenmesini ve sorumluların tespit edilerek gerekirse cezalandırılmalarını sağlayacak nitelikte, etkin bir soruşturma yürütülmesine yönelik Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülüğünü yerine getirmedikleri söylenemez. Şüphesiz başvuranlar, bilhassa Baran Tursun’u öldüren polis memuru hakkında alınan tedbirlerin caydırıcı bir ceza olarak değerlendirilemeyeceğini ve polislerin davranışlarının Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında haklı gösterilmemesi nedeniyle, polislerin ceza soruşturmasına kasten mani olduklarını ileri sürmektedirler.Mahkeme ayrıca, söz konusu kişinin suçluluk derecesiyle ilgili olarak karar vermenin (Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 116, AİHM 2004‑XII ve Natchova ve diğerleri/Bulgaristan [BD], No. 43577/98 ve 43579/98, § 147, AİHM 2005‑VII) ya da verilecek cezayı belirlemenin kendi görevi olmadığını tekrar etmektedir; bu konular, ulusal ceza mahkemelerinin münhasır yetkisine tâbidir. Öte yandan, 25 Kasım 2007 ve 14 Ocak 2008 tarihleri arasında tutuklu kalan (yukarıda 14 ve 24. Paragraflar) bahse konu polis memurunun, kesinleşmiş bir kararla iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırıldığını gözlemlemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, cezanın belirlenmesi hususunda dikkate aldığı etkenlerin tümü göz önünde bulundurulduğunda (yukarıda 32. Paragraf) Mahkeme; polis memurunun çarptırıldığı cezai yaptırımın, bu polis memurunun mahkûm edilmesinin başvuranlara önemli bir telafi sağladığı hususunu yeniden ele almadığı kanısındadır. Bunun yanı sıra; Mahkeme’nin nazarında, hapis cezasına ilişkin katı ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararının olması göz önünde bulundurulduğunda, fiilin ağırlığı ve çarptırılan ceza arasında açık bir orantısızlık olduğu söylenemez(yukarıda anılan Gäfgen kararı ile karşılaştırınız, § 123). Ayrıca, bahse konu polis memuru, disiplin cezasına -on ay süreli kademe ilerlemesinin durdurulması- çarptırılmıştır (yukarıda 36. Paragraf).
62. Son olarak Mahkeme; İzmir İdare Mahkemesinin, 17 Eylül 2015 tarihinde Danıştay tarafından onanan, 4 Nisan 2012 tarihli kararında; İdarenin, bir polis memurunun ateşli silah kullanımına ilişkin sınırları taksirle aşması nedeniyle Baran Tursun’un ölümünde, kusuru bulunduğuna karar vermiş olmasına kayda değer bir önem vermektedir. Bu nedenle İzmir İdare Mahkemesi, ilk iki başvurana 136.129,34 Türk Lirası, yani olayların meydana geldiği dönemdeki döviz kuruna göre yaklaşık 59.186 avro -bu meblağ Baran Tursun’un ölümünden ileri gelen gelir kaybına eşdeğerdir- tazminat ödenmesine karar vermiştir. Buna karşın, üçüncü ve dördüncü başvuranlar tarafından yapılan maddi tazminat talebini, yeterli unsurlar bulunmaması nedeniyle reddetmiştir. Ayrıca, manevi tazminat olarak dört başvurana toplam 120.000 Türk Lirası (olayların meydana geldiği dönemdeki döviz kuruna göre yaklaşık 52.173 avro) ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme, benzer davalarda ödenmesine bizzat karar verdiği meblağlarla uyumlu olması nedeniyle, böylesi bir tazminatın yetersiz olarak nitelendirilemeyeceği kanısındadır (örnek olarak,Aydan/Türkiye, No. 16281/10, §§ 140-141 12 Mart 2013 veMakbule Kaymazve diğerleri/Türkiye, No.651/10, §§ 157-158, 25 Şubat 2014 ile karşılaştırınız,).
63. Yukarıda anılan değerlendirmeler ve davanın koşullarının tamamı göz önüne alındığında Mahkeme; yakınlarının hayatını kaybetmesi nedeniyle başvuranlara, ulusal mahkemeler tarafından yeterli bir tazminata karar verildiğine inanmaktadır.
64. Ayrıca Mahkeme; 23307/10 başvuru kapsamında ileri sürülen ve esas olarak, soruşturmayı yürüten polis memurlarının davranışlarından yakınan Mehmet Tursun’un davasıyla ilgili olarak, 28 Mayıs 2008 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla ilgili olan şikâyeti; Sözleşme’nin 2. maddesi açısından özü itibarıyla daha önce incelenmiş olduğundan, ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.
65. Sonuç olarak başvuranlar; artık, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesi nedeniyle mağdur oldukları iddiasında bulunamazlar. Başvurular, Sözleşme hükümleriyle ratione personae (kişi yönünden) bağdaşmaz olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 14 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobertSpano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy