AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 45008/08
Naşit TUTAR / Türkiye
25 Ağustos 2015 tarihinde,
Başkan
Nebojša Vučinić,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire olarak toplanarak, 10 Eylül 2008 tarihinde yapılan başvuruyu dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Naşit Tutar, T.C. vatandaşı olup 1971 doğumludur ve Bayburt’ta ikâmet etmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Başvurunun kendine özgü koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Başvuranın Yakalanması ve Tutuklanması
3. Başvuran, 3 Haziran 1994 tarihinde, Hizbullah silahlı terör örgütüne yardım ve yataklık aynı zamanda kurulu anayasal düzeni bozma suçundan diğer on iki sanık ile birlikte yakalanıp gözaltına alınmıştır.
4. Başvuran, gözaltına alındığı sırada, avukat yardımından faydalanamamıştır.
5. Dr. V.F. tarafından 30 Haziran 1994 tarihinde düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın sırtında ve koltukaltlarında ekimozlar oluştuğu teşhis edilmiştir.
6. Başvuran, 30 Haziran 1994 tarihinde, avukat yardımı almaksızın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Hâkimi tarafından dinlenmiştir. Başvuran, kendisine istinat edilen olaylara itiraz etmiş ve Hizbullah örgütüne üye olduğunu kabul etmemiştir. Başvuran, gözaltına alındığı sırada alınan ifadesine itiraz etmiş zira gözleri bağlı olduğu sırada imzalamıştır. Öte yandan başvuran, gelişen olayların yeniden kurgulandığı şekline itiraz etmiştir. Polisler beraberce, başvuranı emniyet müdürlüğüne geri döndüğünde darp tehdidi ile baskı altına almışlardır. Başvuranın ifadesi alındıktan sonra, hâkim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
2. Polisler Hakkında Kötü Muamele Suçundan Yapılan Suç Duyurusu
7. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, gözaltısından sorumlu olan polisler hakkında kötü muamele suçundan suç duyurusunda bulunmuştur.
8. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı, 23 Eylül 1996 tarihinde, kötü muamele suçundan özellikle başvurana yapılan kötü muameleden polisler hakkında Diyarbakır Valiliği’nden ceza davası açılması için idari izin talebinde bulunmuştur.
9. Valilik, başvuranın iddiaları üzerine emniyet müdüründen soruşturma yapılması talebinde bulunmuştur.
10. 3 Ağustos 1998 tarihli soruşturma raporunda, polisler hakkında gerek ceza davası gerekse disiplin davası açılmasına karar vermeye gerek olmadığı belirtilmiştir. Soruşturma raporunda, düzenlenen sağlık raporlarının çelişkili oldukları ve başvuranın iddialarını doğrulamaya imkân vermediği değerlendirilmiştir. Öte yandan, Dr. V.F. tarafından sunulan sağlık raporu, kısmi bir şekilde düzenlenmiş zira bu doktor yakalanan örgüt üyelerine karşı sempati duymaktadır.
11. Diyarbakır İdari Disiplin Kurulu, 3 Ağustos 1998 tarihli soruşturma raporunu esas alarak, 5 Kasım 1998 tarihinde, suçlanan polisler hakkında kamu davası açılmasına izin verilmesine karar vermiştir.
12. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan kanun uyarınca, belirtilmeyen bir tarihte, Danıştay önünde İdari Disiplin Kurulu kararına temyiz talebinde bulunmuştur.
13. Danıştay, 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili olarak, cezaların ve soruşturmaların ertelenmesine aynı zamanda şartlı tahliye koşullarına ilişkin – Af kanunu denilen – 4616 sayılı Kanun’un 1. maddesinin 4. fıkrasını esas alarak, 8 Şubat 2001 tarihli bir kararla, soruşturulan polisler hakkında kötü muamele suçundan açılan ceza davasının ertelenmesine karar vermiştir.
14. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı, 8 Şubat 2001 tarihli Danıştay kararının içeriğini dikkate alarak, 8 Mayıs 2001 tarihinde, kamu davası açılması koşullarının yerine getirilmediği gerekçesiyle, dava dosyası hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Bu karar, 13 Temmuz 2001 tarihinde, başvurana tebliğ edilmiştir.
3. Başvuran Hakkında Açılan Ceza Davası
15. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı, 19 Temmuz 1994 tarihli iddianamesiyle, başvuran ve diğer on iki suç ortağı hakkında Hizbullah silahlı örgütüne silahla yardım ve yataklık aynı zamanda kurulan Anayasal düzeni bozma suçundan ceza davası açılmasına karar vermiştir.
16. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (“Güvenlik Mahkemesi”), başvuranın ve suç ortaklarının şikâyetini incelemeye başlamıştır.
17. Alanında uzman üç yargıçtan oluşan ve bu yargıçlardan birinin askeri mahkemeye bağlı olan Güvenlik Mahkemesi, 9 Aralık 1999 tarihli bir kararla, başvuranın müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir.
18. Yargıtay, 26 Haziran 2000 tarihli bir kararla, Güvenlik Mahkemesi’nin kararını bozmuştur.
19. Dava dosyası, Diyarbakır Güvenlik Mahkemesi önüne geri gönderilmiştir.
20. Dava dosyası, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldıktan sonra, 15 Temmuz 2004 tarihinde ilk duruşmasını düzenleyen Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ne (“Ağır Ceza Mahkemesi”) gönderilmiştir.
21. Başvuranın avukatı, 15 Haziran 2007 tarihli duruşmada, müvekkilinin gözaltına alındığı sırada ifadesini baskı altında verdiğini yinelemiştir. Başvuranın avukatı, yasaya aykırı sorgulama yöntemleriyle alınan başvuranın ifadesinin dosyaya eklenmesi gerektiğini savunmuştur.
22. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Haziran 2007 tarihli kararla, kurulu Anayasal düzeni bozma suçundan başvuranın müebbet hapis cezasına mahkûm edilmesine karar vermiştir.
23. Yargıtay, 10 Nisan 2008 tarihli bir kararla, 22 Haziran 2007 tarihli Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
1. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Konumu
24. Anayasa’nın 143. maddesine göre, 18 Haziran 1999 tarihli Anayasal değişikliğe ilişkin daha önceki görüşünde, Devlet Güvenlik Mahkemeleri söz konusu tarihte bir başkandan, iki asıl ve iki yedek üyeden oluşmaktadır. Başkan, bir asıl ve bir yedek üye hukuk hâkimleri diğer asıl ve yedek üyeler ise askeri hâkimler arasından atanmaktadır.
25. 18 Haziran 1999 tarihli 4388 sayılı Kanun ile değişikliğe uğradığı şekliyle Anayasa’nın 143. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ (...) Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir Başkan, iki asıl ve iki yedek üye ile bir savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.
Başkan, bir asıl ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asıl ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri hâkimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hâkimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkan, üye ve yedek üyeleri ile savcı ve savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler (...).”
26. Hâkimlerin ve Cumhuriyet savcılarının atamaları ile ilgili olarak gerekli değişiklikler, 22 Haziran 1999 tarihli ve 4390 sayılı Kanun ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri hakkında 2845 sayılı Kanunda yapılmıştır. 4390 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesine göre, Devlet Güvenlik Mahkemeleri bünyesinde görev yapan askeri hâkimlerin ve askeri savcıların yetkileri bu kanunun yayımlandığı tarihten itibaren (22 Haziran 1999) son bulması gerekmektedir. Aynı kanunun geçici 3. maddesine göre, söz konusu kanunun yayımlandığı tarihten itibaren Devlet Güvenlik Mahkemelerinde derdest olan davalar, bu tarihte bulanan şekliyle izlenmesi gerekir (bk. daha ayrıntılı bilgiler için Öcalan/Türkiye ([BD], No. 46221/99, §§ 52‑54, AİHM 2005‑IV).
2. Olayların Meydana Geldiği Tarihte Yürürlükte Olan İç Hukuk
27. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan iç hukuk ile ilgili olarak, Mahkeme Batı ve diğerleri/Türkiye (No. 33097/96 ve 57834/00, §§96-100, AİHM 2004‑IV) ve Mete ve diğerleri/Türkiye (No. 294/08, §§84-90, 4 Ekim 2011) kararlarına atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nun değiştirilmesiyle ilgili olarak, Ciğerhun Öner/Türkiye (No2 ) (No. 2858/07, §§72-76, 23 Kasım 2010) kararına atıfta bulunmaktadır.
28. 2 Aralık 1999 tarihinde yürürlüğe giren memurların ve kamu çalışanlarının soruşturulmasına ilişkin dava hakkında 4483 sayılı Kanun’un 9. maddesinde, savcılıklar tarafından belirtilen ve bir memuru suçlayan ceza soruşturmalarının açılması talepleri hakkında yetkili idari organlar tarafından verilen kararlara on günlük süre içerisinde itiraz edilebilineceği öngörülmektedir. Öte yandan kanunda, idari mahkemelerinin bu itirazları incelemek için tek yetkili mahkemeler oldukları ve verdikleri kararların kesin olduğu öngörülmektedir.
29. Yerel mahkeme soruşturma yapılmasını reddettiğinde ve bu durum idari hâkimler tarafından onaylandığında, savcılıklar bu duruma uymalıdırlar ancak dava kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile sonuçlanamaz. Burada, soruşturmayı yapan mahkemenin kesin kararını onaylamakla yetinilen resmi bir işlem söz konusudur. Uygulamada, savcılıkların bir memur hakkında soruşturma açılması talebine yapılan itirazın reddedilmesinin ardından “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verebilmektedirler. Bu tür kararlar hükümsüzdür ve teorik olarak bu kararlara karşı itiraza ilişkin ceza yolu idari mahkemenin reddine rağmen ceza soruşturması açılmasına neden olamaz. Yargıtay Ceza Dairelerinin konumu, bu durumu doğrulamaktadır (bk. örneğin, 10 Mayıs 2006 tarihli No. 2006/10703 ve 4 Ekim 2006 tarihli No. 2006/14865 kararlar):
“4483 sayılı Kanun kapsamına giren suçlar için memurlar hakkında ceza soruşturmalarının açılması (...), “izin” gerektirir. 4483 sayılı Kanun’un 4. maddesi gereğince, Cumhuriyet savcıları, bu tür suçlara ilişkin bir ihbar veya şikâyet aldıklarında kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak soruşturma izni isterler (...) gerekli soruşturma izninin alınmaması halinde ihbar veya şikâyetler hakkında işlem ve inceleme yapılmasına yer olmadığı kararı verilebilecek ise de, CMK.’nın 172. maddesi anlamında “kovuşturmaya yer olmadığı kararı” verilemeyecektir. Zira ceza soruşturmasının daha önce açılmadığı anlaşılmaktadır. Benzer bir karara yapılan itirazı değerlendirecek ceza makamının itiraz hakkında “işlem ve inceleme yapılmaması” kararı yerine, haklılığı üzerine hüküm vermesi yasaya aykırıdır (...).”
30. 4778 sayılı Değişiklik Kanunu yürürlüğe girene kadar, 2 Ocak 2003 tarihinde, yukarıda belirtilen prosedür, ağır hapis cezası gerektiren suçüstü yakalanma durumu haricinde, kamu görevinin icrasında işlenen her türlü suç eylemine uygulanmaktadır. Bu tarihten itibaren, 4483 sayılı Kanun’un 2. maddesi (yeni) gereğince, kötü muamele (eski Ceza Kanunu’nun 243. maddesi ve 26 Eylül 2004 tarihli yeni Ceza Kanunu’nun 94. ve 95. maddeleri) ve kamu görevlilerinin orantısız güç kullanması (eski Ceza Kanunu’nun 245. maddesi ve yeni Ceza Kanunu’nun 256. maddesi) ile ilgili kovuşturmalar 4483 sayılı Kanun’un uygulama alanından çıkarılmıştır. (bk. daha ayrıntılı bilgiler için Çamçı ve diğerleri v.Türkiye, No. 25172/02, 21.-22. paragraflar, 24 Şubat 2009).
31. Günümüzde, bu tür eylemlerin soruşturulması genel hükümlere tabidir, dolayısıyla bu soruşturmalar Cumhuriyet savcılarının yetkisindedir (İşeri ve diğerleri/Türkiye, No 29283/07, § 30, 9 Ekim 2012).
3. Af Kanunu denilen 4616 sayılı Kanun
32. 23 Nisan 1999 tarihinde önce işlenen suçlarla ilgili olarak, cezaların ve soruşturmaların ertelenmesine aynı zamanda şartlı tahliye koşullarına ilişkin – Af Kanunu denilen – 4616 sayılı Kanun, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir. On yılı aşmayan hapis cezası gerektiren (kanunun 1. maddesinin 5. fıkrasında belirtilen suçlar haricinde) ve 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen suçlar ile ilgili olarak, ön soruşturmalar da dâhil olmak üzere devam eden davalar, beş yıl süreyle askıya alınmıştır. Ancak, sanık bu beş yıl içerisinde aynı ve ya daha ağır nitelikte suç işlediği takdirde dava ve verilen karar yeniden ele alınmakta aksi takdirde dava kayıttan düşürülmektedir.
ŞİKÂYETLER
33. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürerek, gözaltında bulunduğu sırada maruz kaldığı kötü muameleden şikâyet etmektedir.
34. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluk süresinden şikâyet etmektedir.
35. Başvuran, Sözleşme’nin 6.maddesinin 1. ve 3. fıkralarını ileri sürerek, oluşumunda askeri bir hâkimin mevcut bulunması nedeniyle, şikâyetinin bağımsız ve tarafsız olmayan Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dinlenmesinden aynı zamanda Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yerine geçen Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından toplanan delil unsurlarını kullanmasından iddia edilen eksiklikleri önlememesinden dolayı şikâyetini dinleyen ulusal mahkemeler önündeki davanın hakkaniyetle olmadığından şikâyet etmektedir. Öte yandan başvuran, kötü muamelelerinin ardından “yasaya aykırı yöntemlerle” gözaltında bulunduğu sırada alınan ifadesinin, kendisinin mahkûm edilmesi için delil unsuru olarak kullanıldığından, gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımı almadığından ve dile getirdiği tanıkların kamuya açık bir duruşmada dinlenmediğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
36. Başvuran, gözaltında bulunduğu sırada maruz kaldığı kötü muamelelerden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 3. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı cezâ veyâ işlemlere tâbi”
37. Mahkeme, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada sorumlu polisler tarafından uygulanan kötü muamele nedeniyle, sunduğu cezai şikâyetini izleyen davanın 8 Mayıs 2001 tarihli Diyarbakır Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararı ile düşürüldüğünü tespit etmektedir. Bu karar, 13 Temmuz 2001 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir. Hâlbuki başvuran, başvurusunu 10 Eylül 2008 tarihinde Mahkeme önünde yapmıştır.
38. Sonuç olarak bu şikâyet, vaktinden sonra yapılmış olup Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
39. Başvuran, tutukluluk süresinden şikâyet etmektedir. Başvuran, aşağıda ilgili kısımların yer aldığı Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürmektedir.
“Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes (...) kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır (...).”
40. Mahkeme, başvuranın önleyici iki tutukluluk dönemine maruz kaldığını tespit etmektedir. İlk dönem, 3 Haziran 1994 tarihinde gözaltına alınmasıyla başlamış olup 9 Aralık 1999 tarihli Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararıyla (Wemhoff/Almanya, 27 Haziran 1968, s. 23-24, § 9, A Serisi, No.7 ve Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, § 147, AİHM 2000‑IV), Mahkeme içtihadı uyarına sona ermiştir. İkinci dönem ise, 26 Haziran 2000 tarihinde, Yargıtay tarafından belirtilen kararın temyiz edilmesiyle başlamış olup 22 Haziran 2007 tarihli Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkûmiyet kararı ile sona ermiştir.
41. Mahkeme içtihadına göre, Mahkeme’ye başvuruda bulunmak için altı aylık süre kuralını başlatan “iç hukukta kesinleşmiş karar”, Sözleşme’nin 35.maddesinin 1. fıkrası anlamında, en azından yalnızca ilk derece mahkemesinde, suçlamanın esası hakkında verilen karar tarihidir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen önleyici tutukluluğa son veren tarih ile aynı düşmektedir (Del Giudice/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 42351/98, 6 Temmuz 1999, Daktaras/Litvanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 42095/98, 11 Ocak 2000 ve Efendiyev/Azerbeycan, No. 27304/07, § 53, 18Aralık 2014).
42. Başvuran, 10 Eylül 2008 tarihinde, Mahkeme’ye başvurmuştur. Gerek önleyici tutukluluk gerekse ikinci dönem için bu tarih aylı aylık sürenin dışında bulunmaktadır.
43. Sonuç olarak bu şikâyet vaktinden sonra yapılmış olup Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
44. Başvuran, ilgili kısımlarının aşağıda yer aldığı Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3. fıkraları uyarınca şikâyetini dinleyen ulusal mahkemelerin önündeki davanın hakkaniyete uygun olmadığından şikâyet etmektedir.
“Herkes, (...) kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun (...) görülmesini istemek hakkına sahiptir.
(...)
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
(...)
b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak;
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek;
(...). »
45. Başvuran, aşağıdaki durumlardan şikâyet etmektedir:
– şikâyetinin, oluşumunda askeri bir hâkimin mevcut bulunması nedeniyle, bağımsız ve tarafsız olmayan Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dinlenmesinden; Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yerine geçen Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından toplanan delil unsurlarını kullanmasından dolayı iddia edilen eksiklikleri önlememesinden;
– başvuran, uygulanan kötü muamelelerinin ardından ifadesinin “yasaya aykırı yöntemlerle” gözaltında bulunduğu sırada alınmasından ve bu ifadesinin mahkûm edilmesi için delil unsuru olarak kullanılmasından;
– gözaltında bulunduğu sırada bir avukat yardımı almamasından;
– dile getirdiği tanıkların kamuya açık duruşmada dinlenmemesinden şikâyet etmektedir.
46. Mahkeme, dosyanın mevcut durumunu dikkate alarak, bu şikâyetlerin kabul edilebilirliği hakkında karar verme durumunda olmadığı kanaatinde olup başvurunun bu kısmının, içtüzüğün 54. maddesinin 2. fıkrasının b) bendi uyarınca, Hükümete tebliğ edilmesinin gerektirdiğine karar vermiştir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme,
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilemez olduğuna;
Oyçokloğuyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin şikâyetin kabul edilemez olduğuna;
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. ve 3. fıkralarına ilişkin başvuranın şikâyetinin incelenmesinin ertelenmesine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 17 Eylül 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithNebojšaVučinić
Bölüm Yazı İşleri Müdürü Başkan Vekili
Full & Egal Universal Law Academy