AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 32565/23
Mahmut Onur UÇAR/Türkiye
Başkan,
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler,
Saadet Yüksel,
Pauliine Koskelo,
Jovan Ilievski,
Anja Seibert-Fohr,
Davor Derenčinović,
Stéphane Pisani,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 26 Kasım 2024 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
4 Ağustos 2023 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
Başvuran Mahmut Onur UÇAR, 1984 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Kırıkkale’de ikamet etmektedir. Başvuran Mahkeme nezdinde Ankara barosuna kayıtlı Avukat H.B. Vural tarafından temsil edilmiştir.
Davanın KoşullarıDava konusu olaylar, başvuran tarafından ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Arka Plan1. 15 Temmuz 2016 gecesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinde bulunan ve kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandıran bir grup, demokratik yollarla seçilen Meclisi, Hükümeti ve Türkiye Cumhurbaşkanını devirme amacıyla askeri bir darbe girişiminde bulunmuştur.
2. Somut başvuruda söz konusu olan ceza yargılamaları, 15 Temmuz 2016 gecesi Kara Kuvvetleri Komutanlığı Dördüncü Kolordu Komutanlığı’na bağlı Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayına bağlı tank taburuna (“Tank Taburu”) ait on beş tank ve personelin askeri darbe gerçekleştirmek amacıyla Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına konuşlandırılmasına ilişkindir. Sanıklar, operasyon sırasında ve söz konusu ana karargâhta işledikleri çeşitli suçlarla, yani anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs, cinayet, cinayete teşebbüs ve beş kişinin öldürülmesi, yetmiş iki kişinin yaralanması (ağır bedeni zarar dâhil) ve kamu ve özel mülke, polis arabalarına ve özel araçlara zarar vermekle suçlanmışlardır.
3. Başvuran Tank Taburunda üsteğmen olarak görev yapmaktaydı ve söz konusu gece 092662 sicil numaralı bir tankın komutanıydı. Başvuran ertesi gün yakalanmış ve 27 Temmuz 2016 tarihine kadar tutuklu kalmıştır.
Başvuran ve diğer altmış üç sanık aleyhindeki yargılamalar4. Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesi (“yargılamayı yürüten mahkeme”) 9 Nisan 2018 tarihinde, başvuranı, diğerlerinin yanı sıra, (i) anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme (Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi) ve (ii) mala zarar verme (152 § 1 (a) maddesi) suçlarından mahkûm eden 745 sayfalık bir karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvurana (i) bendindeki suç için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve (ii) bendindeki suç için dokuz yıl hapis cezası vermiştir. Ancak yargılamayı yürüten mahkeme, cinayet, cinayete teşebbüs ve diğer mala zarar verme suçlarını işlediğinin tespit edilemediği gerekçesiyle başvuranın bu suçlardan beraatine karar vermiştir.
5. Yargılamayı yürüten mahkemenin kararını dayandırdığı deliller aşağıdaki şekilde sıralanmıştır: (i) Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında ele geçirilen tanklar; (ii) mağdurların ifadeleri; (iii) tıbbi ve adli tıp raporları; (iv) mağdurlar ve tanıklar tarafından çekilen fotoğraf ve videolar; (v) adli muayene ve otopsi raporları; (vi) Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayının askeri kışla girişindeki güvenlik kamerası görüntüleri; (vii) CCTV kamera görüntüleri; (viii) vatandaşlar tarafından çekilen videolar; (ix) açık kaynaklardan elde edilen görüntüler; (x) görüntü kaydı alma ve fotoğraflamadan sorumlu emniyet müdürlüğü tarafından sağlanan video görüntüleri ve fotoğraflar; (xi) Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (“TRT”) tarafından hazırlanan Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının geliştirilmiş güvenlik kamerası görüntüleri; (xii) tanık ifadeleri; (xiii) Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayı ile yapılan yazışmalar; (xiv) soruşturma ve yargılama aşamalarında sanıklar tarafından verilen ifadeler; (xv) sanıklara ilişkin yakalama tutanakları ve üst arama tutanakları; (xvi) sanıkların sivil ve adli sicil kayıtları; (xvii) arama ve el koyma tutanakları; (xviii) ele geçirilen hava fotoğrafları ve Ankara şehir haritası; (xix) tarihi trafik arama kayıtları; (xx) ByLock raporları; (xxi) sanıkların “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” (FETÖ/PDY) ile bağlantılarına ilişkin soruşturmalara dair polis raporları; (xxii) tank güzergahı haritası; (xxiii) polis soruşturma raporu; (xxiii) çeşitli soruşturmalar sırasında şüpheliler tarafından verilen ifadeler ve (xxiv) olay yeri inceleme raporu ve ekleri.
6. Başvuran, soruşturma ve yargılama sırasında verdiği ifadelerin kopyalarını Mahkemeye sunmamıştır. Yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararında tekrarladığı bu ifadelerde başvuran, 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananları ve ertesi gün yakalanmasına kadar geçen sürede gerçekleştirdiği eylemleri ayrıntılı bir şekilde anlatmış ve o gün tabancasını taşımadığını vurgulamıştır. Başvuran, özetle, darbe girişimiyle hiçbir bağlantısı olmadığını iddia etmiş, teröristler tarafından saldırıya uğradığı için Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının güvenliğini sağlama emri aldığını ve Devlet tarafından atanan hiyerarşik üstlerinin emirlerini yerine getirdiğini ileri sürmüştür. Yasaların öngördüğü şekilde hareket ettiğini ileri süren başvuran, kalabalığı dağıtmak için kamyonlara ateş ettiğini kabul etmiş, ancak Türk Hava Kuvvetleri karargâhına ateş ettiğini reddetmiş ve üstlerinin emirleri doğrultusunda sadece boş bir alana ateş ettiğini iddia etmiştir. Başvurana göre, kanunsuz bir emir veya konusu suç teşkil eden başka bir emir almamıştır ve bu sebeple, 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleştirdiği eylemlerin hiçbiri askeri emir komuta zinciri dışında gerçekleştirilmiş olarak değerlendirilemez. Başvuran ayrıca, FETÖ/PDY ile hiçbir bağlantısı olmadığını savunmuş, örgüte bağlı okullarda öğretim görmediğini, örgütün yayınlarını okumadığını, üyelerine para göndermediğini, gizli haberleşme uygulamasını kullanmadığını veya Bank Asya’da banka hesabı bulunmadığını belirtmiştir. Son olarak, gerekçeli kararda tekrarladığı ifadelerinde başvuran, herhangi bir ayrıntı vermeksizin, 16 Temmuz günü öğlen 12’den 26 Temmuz 2016 tarihine kadar kendisini elleri arkadan kelepçeli olarak tutan polis memurları tarafından işkenceye maruz bırakıldığını iddia etmiştir. Mahkemeye yaptığı başvuruda, başvuran bu hususu detaylandırmamış ve bu hususa ilişkin başka herhangi bir belge sunmamıştır.
Yargılamayı yürüten mahkemenin darbe girişimine ilişkin vardığı sonuçlar7. Yargılamayı yürüten mahkemenin kararının “olayın gerçekleşme şartları” başlıklı bölümünde darbe girişimine ilişkin değerlendirmeleri şu şekilde özetlenebilir. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, FETÖ/PDY üyeleri yargı, ordu, polis, kamu hizmeti, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve istihbarat servisleri gibi neredeyse tüm devlet kurumlarına sızmış ve Türk Anayasası’nda öngörülen siyasi sistemi yıkarak cemaat diktatörlüğü rejimi kurmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuşlardır. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, bu kişiler bunu cebir ve şiddet kullanarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle Cumhuriyet’in Anayasa’da belirtilen niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzenini, değiştirmek, Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek veya Devletin iç ve dış güvenliğine, kamu düzenine veya genel sağlığa zarar vermek amacıyla yapmışlardır.
8. 15 Temmuz 2016 tarihinde TSK içine yerleşmiş ve örgütün “mahrem” yapılanmasının emrindeki Fetullahçı silahlı askeri birlikler, askeri uçaklar, tanklar, patlayıcılar, savaş silahları ve savaş gemileri kullanarak millete ve hükümete karşı askeri darbe girişiminde bulunmuştur.
9. Saat 20.30 ila 21.00 civarında bazı askeri birlikler Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında beklenmedik faaliyetlere başlamış, askeri darbe yapmakla görevlendirilen Özel Kuvvetlerden bazı birlikler binayı basmış ve sonunda Fetullahçı askerlerin yardımıyla binanın kontrolünü ele geçirmiştir. Saat 21.00’da savaş uçakları sivil halka sindirmek ve askeri darbenin başladığını bildirmek için alçaktan uçmuş, askeri helikopterler havalanarak kamu kurumlarına saldırmıştır. Bu kapsamda, yargılamayı yürüten mahkeme aşağıdaki hususlara dikkat çekmiştir:
(a) askeri birlikler, FETÖ/PDY üyelerine yönelik soruşturmalarla bağlantılı olarak yetkililere değerli bilgiler sağlayan Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT) Ankara Yenimahalle’deki genel merkezine helikopterlerle varmış ve burayı kuşatarak silahlı çatışmaya sebep olmuştur;
(b) zırhlı kara birlikleri zırhlı muharebe araçlarıyla kışladan çıkmış ve kamu kurumlarının binalarını kuşatmıştır;
(c) kamu görevlileri vurularak öldürülmüştür;
(d) askeri helikopterler Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesine hava saldırısı düzenlemiştir;
(e) savaş uçakları Ankara Gölbaşı’nda bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Daire Başkanlığını bombalamış ve ölümlere sebep olmuştur;
(f) zırhlı muharebe araçları Ankara Emniyet Müdürlüğünü kuşatarak saldırmış ve binaya girmelerine olanak vermiştir;
(g) FETÖ/PDY ile mücadelede aktif rol oynayan Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ve İstihbarat Şubesi özellikle hedef alınmış ve bombalanmıştır;
(h) Cumhurbaşkanlığı Sarayı bazı silahlı kuvvetler mensupları tarafından kuşatılmış ve sarayın etrafındaki hedefler savaş uçakları tarafından bombalanarak sivillerin ölümüne sebep olmuştur;
(ı) Televizyon kanalları kuşatılmış ve yayın hizmetleri durdurulmuştur;
(i) darbe yanlısı güçler TÜRKSAT Uydu Haberleşme Kablo Televizyon ve İşletme Kamu Şirketi’nin (“TÜRKSAT”) Gölbaşı’ndaki merkezini kuşatmış ve kontrolü ele geçirmeye çalışmış ve savaş uçakları uydu antenlerini bombalamıştır;
(j) darbe yanlısı güçler ile onlara direnen TSK mensupları arasında silahlı çatışmalar meydana gelmiş ve bu çatışmalarda ölen ve yaralananlar olmuştur;
(k) Savaş uçakları, milletvekillerinin darbe girişimiyle ilgili olarak acil bir oturum düzenledikleri gece yarısı Türkiye Büyük Millet Meclisini (“TBMM”) bombalamıştır;
(l) Silahlı subaylar TRT binasını basmış ve ordunun tüm emir komuta zinciri içinde bir askeri darbe yapıldığını ve ordunun yönetime el koyduğunu kamuoyuna duyurmak amacıyla TRT personelini sözde darbe bildirisini canlı olarak okumaya zorlamıştır;
(m) askeri helikopterler ve darbeci askerler, Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının kontrolünü ele geçiren darbeci askerlerden geri almaya çalışan sivillerin üzerine ateş açmış ve onları öldürmüş ya da yaralamıştır;
(n) tanklar da dâhil olmak üzere zırhlı araçlar Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının girişine gelmiş ve sivillere ateş açarak ya da onları ezmeye çalışarak sivilleri katletmiştir;
(o) Fetullahçı askerler, darbe girişiminde başarılı olmak amacıyla Kara Harp Okulu öğrencisi olan silahlı ve teçhizatlı kursiyer asteğmenleri helikopterler yardımıyla Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına getirmişlerdir;
(p) darbeci askerler Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında bulunan askeri komuta merkezini ele geçirmiş, darbe girişimini buradan yönetmiş, emirler vermiş, sıkıyönetim ilan etmiş ve destekçilerini silahlı kuvvetler ve diğer kilit kamu kurumlarında belirli pozisyonlara atamışlardır.
10. Bu nedenle yargılamayı yürüten mahkeme, kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandıran bir grup Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun 15 Temmuz 2016 günü saat 20.30 civarında ülkede yönetime el koymak ve demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirmek amacıyla askeri darbe girişiminde bulunduğuna hükmetmiştir. TSK’nın resmi internet sitesinde bir basın açıklaması yayınlanmış ve bu açıklama TRT ulusal televizyon kanalında okunarak ordunun Devlet yönetimine el koyduğu ve tüm Türkiye’de sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan ettiği duyurulmuştur. Dolayısıyla darbe girişimi, TSK’nın emir komuta zinciri dışında hareket eden ve yaklaşık 9.000 askeri personel, otuz beş savaş uçağı, otuz yedi askeri helikopter, yetmiş dört tank, 162 diğer zırhlı muhabere aracı ve 4.000 küçük ve hafif silah kullanan “Yurtta Sulh Konseyi” tarafından gerçekleştirilmiş ve 249 kişinin ölümüne ve binlerce kişinin yaralanmasına sebep olmuştur.
11. Yargılamayı yürüten mahkeme, Türkiye’nin dört bir yanından gelen ve ülkenin geleceğini kurtarmaya kararlı vatandaşların hemen her şehirde protesto gösterileri düzenlediğini, siyasi partilerin darbe girişimine karşı ortak bir duruş sergilediğini ve iktidardaki hükümeti destekleyen açıklamalar yaptığını, ulusal medyanın darbe girişimine karşı haber yaparak Devletin ve demokratik yollarla seçilmiş kurumların yanında yer aldığını, vatanına ve milletine bağlı Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü mensuplarının darbe girişimini bastırmak için çaba sarf ettiğini ve sivillerin kamu kurumlarının kontrolünü darbecilerden geri almaya çalıştığını tespit etmiştir. Sonuç olarak siviller, TSK ve Emniyet mensupları kamu kurumlarına ait binaları darbecilerden temizleyerek kontrolü tekrar ele geçirmiş ve en nihayetinde 16 Temmuz 2016 günü öğlen 12.00 civarında darbe girişimini bastırarak darbecilerin teslim olmasını sağlamıştır.
Başvuranın mahkûmiyetine temel oluşturan belirli olay12. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, Tank Taburunda askeri darbe hazırlıkları Mayıs 2016 sonunda başlamıştır. Arızalı tanklar onarılmış, tanklara yerleştirilen silahların bakımı yapılmış, eksiklikler ve ekipman ihtiyaçları giderilmiş ve Tank Taburu dış dünyaya bu tür hazırlıkların tatbikat yaptığı veya Suriye sınırında olası bir konuşlanmaya hazırlandığı için yapıldığı izlenimini vermiştir. Gerçekte ise, darbe girişiminden bir gün önce tanklara yakıt ikmali yapılmış olmasının da gösterdiği gibi, Tank Taburu askeri darbe için tank ve zırhlı muharebe araçları sağlamaya hazırlanıyordu.
13. Sanık A.Ö.’nün ofisinde ve dolabında yapılan aramada (i) şehri kırmızı ve mavi işaretli üç bölüme ayıran ve belirli kavşaklara yerleştirilecek tank sayısını gösteren Ankara haritasının dört kopyası; (ii) Ankara’da bazı önemli kavşakların, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ve Özel Harekât Daire Başkanlığının ve eski Çankaya Köşkü’nün işaretlendiği havadan çekilmiş fotoğraflar ve (ii) Altındağ ilçesinin haritasının altı kopyası da dâhil olmak üzere çeşitli eşyalar bulunmuştur. Sanık N.B.’nin ofisinde yapılan aramada, “kaç güvenilir personele ihtiyaç var?”, “araç + sürücü + nişancı + üç mürettebat, 9 x 3 = 27” gibi el yazısı ile yazılmış notlar ve Ankara’daki çeşitli kavşaklara yerleştirilecek tank sayısını gösteren bazı diğer notlar bulunmuştur. Benzer şekilde, N.B.’nin özel aracında yapılan aramada 1.400 plastik kelepçe bulunmuştur.
14. 15 Temmuz 2016 tarihinde, darbeci askerler tarafından sırasıyla Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayı Komutanı ve 4. Kolordu Komutanı olarak “atanan” A.K. ve O.Ü., Tugay ve Kolordu komutasını zorla ve diğer darbeci askerlerin yardımıyla ele geçirmişlerdir. Ardından, sahte bir olağanüstü hal ilan ederek tüm askerlere kışlalarına dönmelerini emretmişlerdir (olaylar normal mesai saatleri dışında gerçekleşmiştir). Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayından askerlerin gelmesiyle birlikte, Tank Tabur Komutanı Yarbay N.B. askeri darbeyi yönetmeye başlamıştır. Darbe girişiminden haberdar olan Yüzbaşılar A.B., H.N. ve A.Ö., N.B.’nin komutası altında askeri malzeme deposundan tankları ve diğer zırhlı muharebe araçlarını çıkarmış, bunları uçaksavar top mermileriyle donatmış ve personele tüfek dağıtmışlardır. Sanık askerler daha sonra Meclis ve Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının teröristler tarafından saldırıya uğradığı ve bu yerlerin güvenliğini sağlamak zorunda oldukları bahanesiyle tanklara bindirilmiştir. Buna kapsamda, 15 Temmuz 2016 tarihinde saat 23.45’te, her biri mürettebatıyla birlikte on beş tank, Yarbay N.B’nin emriyle askeri kışladan ayrılmış ve nihayetinde Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının girişine varmıştır. Başvuran, tank komutanı rolünü üstlenmiş ve 092662 kayıt numaralı tankta bulunmuştur.
15. Yargılamayı yürüten mahkeme, N.B.’nin komutası altında “düşünce ve eylem birliği içinde” hareket eden tank mürettebatı olan sanıkların Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına doğru harekete geçtikleri sırada, Ulus semti civarında sivillerin kendilerine karşı protestolara başladığını ve eylemlerini durdurmaları için onları bir şekilde ikna etmeye çalıştıklarını ancak bu girişimlerin başarısız olduğunu gözlemlemiştir. Sanıklar, kalabalığın Sıhhiye semtinde ve Ankara Adliyesi önünde neden toplandığını bilmelerine rağmen sivillerin uyarılarını dikkate almayarak ve üzerlerine ateş açarak eylemlerine devam etmişlerdir. Kızılay mahallesinde sanıklar arabaları ezerek, sivillere ateş açarak ve kalabalığın üzerine sürerek barikatları yıkmışlardır. Mahkemeye göre, siviller sanıkları Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına giderken sık sık durdurmuş ve eylemlerinin yanlış olduğu, bunun bir darbe girişimi olduğu ve iddia edildiği gibi bir terör saldırısı olmadığı, bu nedenle kışlalarına dönmeleri ve sivilleri öldürmemeleri veya yaralamamaları veya mülke zarar vermemeleri konusunda uyarmışlardır. Buna rağmen sanıklar bu uyarıları dikkate almamış ve askeri darbe gerçekleştirme amaçlarına ulaşmak için eylemlerine devam etmişlerdir. Sanıklar 16 Temmuz 2016 tarihinde saat 01.00’da Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına gelmiş ve barikatları, duvarları ve dikenli telleri yıkarak ve binalara zarar vererek zorla içeri girmişlerdir. Ancak daha sonra darbe girişimi siviller ve kolluk kuvvetleri tarafından bastırılmış ve sanıklar yenilgilerini anlayarak 16 Temmuz 2016 günü saat 13.00’da teslim olmuşlardır.
16. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, darbe girişiminin başarısız olmasının ardından sanığın, suçlamaların temelini oluşturan olayların video görüntülerini içeren Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının ofisindeki CCTV kameralarının sabit disklerini çıkardığını tespit etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın bunları yere koyduktan sonra bir tank yardımıyla imha ettirdiğini tespit etmiştir. Başvuran ile ilgili olarak, yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, 16 Temmuz 2016 tarihinde sabah 05.30 ile 06.00 arasında, darbe girişimine direnen sivilleri dağıtmak için İnönü Caddesi üzerindeki kamyonların üst kısımlarına ateş ettiğini tespit etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca sivillerin Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına girmeye çalışması üzerine 092662 plakalı tanka monte edilmiş makineli tüfekle Türk Hava Kuvvetleri karargahına ateş ederek onları dağıttığını ve binaya zarar verdiğini tespit etmiştir.
17. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranla aynı tankta bulunan sanıkların her birinin durumunu değerlendirirken, sanık S.K.’nın cep telefonundaki mesajların darbe girişiminden haberdar olduğunu ve FETÖ/PDY’nin bir yöneticisiyle irtibat halinde olduğunu gösterdiğini tespit etmiştir. Başvurana ilişkin olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın darbe girişiminden önce hükümet ve devlet aleyhinde konuştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına karşı güçlü bir nefret beslediğine dair tanık ifadeleri bulunduğunu not etmiştir.
18. Buna göre, yargılamayı yürüten mahkeme, sanıkların (i) askeri bir darbe gerçekleştirmek amacıyla tankları Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına konuşlandırmalarının ve (ii) söz konusu binaya giderken sivillerin uyarılarını dikkate almayarak onlara ateş etmeleri ve kamu ve özel araçlara zarar vermeleri gibi eylemlerinin, suç işleme ve yasadışı amaçlarına ulaşma konusundaki kararlılıklarını gösterdiğine karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkemenin görüşüne göre, yukarıda anılan madde (i) ve (ii), Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi uyarınca anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçunu oluşturmuştur. Ayrıca, söz konusu eylemler, beş kişinin ölümüyle sonuçlandığı için cinayet suçuna (beş kişi), yetmiş iki kişinin yaralanmasıyla sonuçlandığı için cinayete teşebbüs suçuna ve kamu ve özel mülke, polis arabalarına ve özel araçlara zarar verme suçuna da sebep olmuştur. Yaralanmalarla ilgili olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, mağdurların yaralanmalarının temel tıbbi müdahale ile tedavi edilebilmesi halinde, bu eylemlerin anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunun “cebir ve şiddet” unsuru kapsamına gireceğinden, sanıkların cezai sorumluluğunun olmayacağına karar vermiştir. Ancak, söz konusu yaralanmalar bu nitelikte olmasaydı, ağır yaralama olarak kabul edilecek ve her bir mağdur açısından cinayete teşebbüs suçunu oluşturacaktı. Bu değerlendirmede, yaraların niteliği, bu yaraların oluşmasında kullanılan araçlar, sanıkların kastı ve bu suçların Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi kapsamındaki suçla eş zamanlı olarak ya da bu suçun işlenmesini kolaylaştırmak amacıyla işlenmiş olması dikkate alınmıştır.
19. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, sanıkların eylemlerinin ilk aşamasında gerçekleştirdikleri hazırlık eylemleri ve asıl eylemi gerçekleştirmek için harekete geçmeleri, en başından itibaren düşünce ve eylem birliği içinde hareket ettiklerini ve suçların maddi unsurlarını birbirleriyle suç ortaklığı içinde gerçekleştirdiklerini göstermiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, suç ortaklığına ilişkin iç hukuk hükümleri uyarınca, her bir sanığın anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan asli fail olarak cezai sorumluluğunun bulunması gerektiğine karar vermiştir.
Sanıkların, Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında bir terör saldırısı gerçekleştiği inancıyla hareket ettiklerine ilişkin beyanlarının değerlendirilmesi20. Yargılamayı yürüten mahkeme, yargılamanın ilk aşamalarında bazı sanıkların Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında bir terör saldırısı gerçekleştiği inancıyla hareket ettiklerini iddia ettiklerini, bazılarının da “DAEŞ ‘in (Irak Şam İslam Devleti” veya “IŞİD”) sorumlu olduğunu öne sürdüklerini gözlemlemiştir. Ancak, sanıklar tutuklanmalarının ardından bu ifadelerini değiştirmiş ve kesin bir dille FETÖ/PDY’nin Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına bir saldırı gerçekleştirdiğini ve kendilerinin de oraya güvenliği sağlamak için gittiklerini ifade etmişlerdir. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, bu iddialar aşağıdaki nedenlerden dolayı gerçeği yansıtmamaktadır. Olay gecesi yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, yargılamayı yürüten mahkeme, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının saat 21.00’da Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasını ele geçirerek darbe girişimini başlattıklarını, Genelkurmay Başkanı ve darbeye karşı çıkan diğer komutanları rehin alarak onları Akıncı Hava Üssüne naklettiklerini tespit etmiştir. Aynı saatlerde Ankara’da savaş uçakları alçaktan uçmaktaydı ve Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasından silahlı çatışmaya benzer silah sesleri duyulmaktaydı. Saat 23.00’da Başbakan ülke çapında bir televizyon programına çıkarak olayın bir darbe girişimi olduğunu ilan etmiş ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı olaya karışanlar hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. Saat 23.45’te bazı darbeci askerler TRT binasını basmış ve sözde darbe bildirisini okumuşlardır. Saat 00.25’te Cumhurbaşkanı ülke çapında yayın yapan bir televizyon kanalına çıkarak bu hareketi “paralel yapı” tarafından kışkırtılan TSK içindeki küçük bir grup tarafından gerçekleştirilen bir darbe girişimi olarak açıklamıştır. Bunu takiben, Genel Kurul, MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Dairesi, TÜRKSAT ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi birçok önemli kamu kurumu havadan ve karadan bombalanmıştır. Yukarıdaki arka plan göz önünde bulundurulduğunda ve tankların 15 Temmuz 2016 günü saat 23.45’te, tüm sivil halkın bile devam etmekte olan bir darbe girişiminden haberdar olduğu bir zamanda askeri kışladan ayrıldığının tartışmasız olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yargılamayı yürüten mahkeme, cep telefonları da yanlarında olan sanıkların darbe girişiminden haberdar olmamış olmalarını olası bulmamıştır.
21. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, sanıkların bir terör saldırısı olduğu inancıyla hareket ettikleri varsayılsa bile, Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına giderken sürekli olarak onları eylemlerini durdurmaya ikna etmeye çalışan veya onlara fiziksel olarak direnen siviller tarafından defalarca durdurulmuşlardır. Ancak, dava dosyasındaki video görüntülerinden de görülebileceği üzere, sanıklar eylemlerine devam etmiş, sivillerin üzerlerine tank sürmüş ve onlara ateş etmişlerdir. Her halükarda, hiçbir askeri emir Ankara’nın ortasında sivilleri öldürmeyi veya yaralamayı ve özel ve kamu araçlarını tahrip etmeyi veya bunlara zarar vermeyi haklı gösteremez. Dolayısıyla, sanıklar ortada bir terör saldırısı olmadığının bilincindeydi; Aksine, Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasının kontrolünü ele geçiren darbeci askerleri korumak amacıyla hareket etmişlerdir. Bu durum, tankların gelişinin ardından namlularını sivillere doğrultacak şekilde konumlandırmış olmalarından ve (i) söz konusu binanın etrafında konuşlanmış Özel Kuvvetler birliklerinin darbeyi desteklediğini ve sivillere ve polise ateş açtığını ve (ii) helikopterlerin darbecilere mühimmat ve takviye sağlamak için sürekli olarak oraya indiğini ve sivillere ateş açtığını görmüş olmalarından anlaşılmaktadır. Yargılamayı yürüten mahkeme, subay olarak sanıkların, düşman bir devlette bile olsa silahsız sivillere karşı tank kullanmanın barış zamanında bile suç teşkil ettiğinin farkında olduklarını, ancak eylemlerine devam ettiklerini ve sivilleri öldürdüklerini veya yaraladıklarını, bunun da Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi uyarınca suç teşkil edecek kasıtla hareket ettiklerini gösterdiğini belirtmiştir. Sanıklar bu koşulların hiçbirine uymamış ve tankları kışladan alelacele çıkarmışlardır ki bu ancak darbe girişimi gibi istisnai durumlarda yapılabilir. Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasını ele geçiren darbeci askerlerin güvenliğini sağlamamış olsalardı, darbe girişiminin çok daha hızlı bir şekilde sona erdirileceği de açıktır. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, tüm mekanize askeri birlikler tankların trafiğe çıkarılması ve konuşlandırılmasına ilişkin usul ve yöntemler konusunda eğitilmiş olup özellikle gece trafikte tankları kullanmak için Vali’den izin alınması, polisin eşlik etmesi ve trafiğin durdurulması gerektiğinin farkındaydılar. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, yargılamayı yürüten mahkeme, tüm sivil halkın darbe girişiminin gerçekleştiğinden haberdar olduğu ve sokaklara döküldüğü bir zamanda, sanıkların darbe girişiminden habersiz olmalarını olası bulamamıştır.
Üst emirlere itaat savunmasının değerlendirilmesi22. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, sanıkların çoğunun kendilerine yöneltilen suçlamalara karşı savunmalarında, orduda geçerli olan mutlak itaat kurallarına uygun olarak emirlere uymak suretiyle yasalara uygun hareket ettiklerini ileri sürdüklerini kaydetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, Ceza Kanunu’nda sanığın cezai sorumluluğunu ortadan kaldıran veya azaltan bir durum olarak belirtilen üst emirlere itaat savunmasının kabul edilebilmesi için bazı kriterlerin karşılanması gerekmektedir. Bu bağlamda, sanıklara 15 Temmuz 2016 gecesi Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasını terörist saldırısından kurtarmalarını gerektiren yasal bir emir verilmemiştir. Böyle bir emrin yokluğunda, sanıklar bu emrin resmi gerekliliklerini değerlendirecek konumda değillerdir. Dahası, bağlayıcı bir emir ancak kanunla yetkilendirilmiş yetkili bir organ veya amir tarafından yasal olarak verilebilir ve zırhlı muharebe araçlarının gece başkentte içerisinde gerçek mühimmat olan silahlarla konuşlandırılması emri bir tugay komutanı tarafından değil ancak Bakanlar Komitesi tarafından verilebilirdi. Yasal bir emir olduğu varsayılsa bile, bu emrin amacı ve gerekçeleri yasal değildir. Her halükarda, ordu ve polis gibi üst emirlere mutlak itaati gerektiren bir sistemde bile, hiçbir subay, konusu suç teşkil eden bir emri yerine getirme yükümlülüğü altında değildir. Bu gibi durumlarda, hem emri yerine getiren ast hem de emri veren üst cezai olarak sorumlu olacak ve üst emirlere itaat savunması, astı bu sorumluluktan kurtarmayacaktır. Yukarıda belirtilenler ışığında, yargılamayı yürüten mahkeme sanıkların 15 Temmuz 2016 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasında bir gece operasyonu gerçekleştirme yetkilerinin olmadığını bildiklerini gözlemlemiştir.
23. Söz konusu binanın teröristler tarafından saldırıya uğradığı varsayılsa bile, böyle bir saldırıya nasıl müdahale edileceği sorusuna askeri güçlerin değil, terörle mücadelede kanunla yetkilendirilmiş sivil makamların karar vermesi gerekir; zira kanun, askerin terör saldırılarına hangi durumlarda ve nasıl müdahale edebileceğini açıkça düzenlemiştir. Dolayısıyla, Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayının, bu yönde yazılı bir emir olmaksızın, kendisini yetkili sayarak sözde bir terör saldırısına müdahale etmesi hukuken mümkün değildir. Nitekim, yetkili makamların hiçbiri Tugaya tanklar da dâhil olmak üzere zırhlı muharebe araçları kullanma yetkisi vermemiştir. Yakın zamanda Ankara’da başka terör saldırıları olmuş olsa da, ordudan bunlara müdahale etmesi istenmemiştir ve Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda ordunun gece yarısı başkentte aniden böyle bir yetkiyle donatılması mantığa aykırıdır. Bu doğrultuda, tanklar da dâhil olmak üzere zırhlı araçların gece vakti polis memurları olmadan ve sivil makamlara bilgi verilmeden veya onlardan talimat alınmadan trafiğe çıkarılması bir darbe girişimi olduğunu göstermiştir. Bu temelde, yargılamayı yürüten mahkeme sanıkların amirlerinin emirlerine itaat ettikleri yönündeki savunmalarını kabul etmenin imkânsız olduğuna karar vermiştir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi nezdindeki yargılamalar24. Başvuran tarafından sunulan belgelere göre avukatı 14 Nisan 2018 tarihinde bir sayfalık süre tutum dilekçesi sunmuş ve yargılamayı yürüten mahkemenin kararının gerçeklere ve hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüş, ancak bu iddiasına ilişkin olarak hiçbir dayanak sunmamıştır. Başvuranın avukatı ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararının tebliğ edilmesinin ardından ayrıntılı temyiz dilekçelerini sunacağını belirtmiştir. Temyiz dilekçesinin ilk sayfasının sağ üst köşesinde “Duruşma talep edilmiştir” ibaresi yer almaktadır. Başvuran tarafından Mahkemeye sunulan dava dosyası, başvuran tarafından veya başvuran adına Ankara Bölge Adliye Mahkemesine sunulan daha ayrıntılı başka bir temyiz başvurusunu içermemektedir.
25. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesi, 19 Haziran 2020 tarihinde, elli dört sayfalık kararını vermiş ve başvuranla ilgili olarak ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin görüşüne göre, ilk derece mahkemesinin kararında, (i) içerdiği hukuka uygun, yeterli ve yasal gerekçeler, (ii) mahkemenin suçların işlendiğini ve niteliğini kabul etmesi, (iii) cezaları verirken ağırlaştırıcı ve hafifletici faktörlerin niteliğini ve derecesini değerlendirmesi ve uygulaması, (iv) savunmanın beyanlarını inandırıcı gerekçelerle reddetmesi ve (v) tarafların huzurunda sunulan ve tartışılan yasal ve yeterli delilleri dikkate almasından da anlaşılacağı üzere, herhangi bir yanlışlık içermemektedir.
26. Ayrıca Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesi, (i) dava dosyasındaki delillerin bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sanıkların kendilerine atfedilen suçları işledikleri sonucuna varmak için yeterli olduğu, (ii) ilk derece mahkemesinin olaylara ilişkin değerlendirmesinin ve kanunu yorumlayıp uygulamasının herhangi bir yanlışlık içermediği ve (iii) temyiz aşamasında davaya eklenen belgelerin kamuya açık bir duruşmada okunmasının sonuç üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağı hususlarını göz önünde bulundurarak duruşma yapılmamasına karar vermiştir.
Yargıtay nezdindeki yargılamalar27. Başvuran tarafından sunulan belgelere göre, avukatı Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin kararına karşı 20 Temmuz 2020 tarihli bir sayfalık süre tutum dilekçesi sunmuştur. Başvuranın avukatı, başvuranın darbe girişimine katılma niyetinin olmadığını, sadece askeri personel olarak emirleri yerine getirdiğini ve her halükarda hiçbir eyleminin kimseye fiziksel zarar vermediğini savunmuştur. Ayrıca başvuranın avukatı, daha ayrıntılı temyiz dilekçeleri sunacağını belirtmiş ve bunun için tanınan on beş günlük yasal sürenin, davanın kapsamı ve içerdiği ayrıntı düzeyi göz önüne alındığında yetersiz olduğunu savunmuştur. Temyiz başvurusunun ilk sayfasının sağ üst köşesinde “Duruşma talep edildi” ibaresi yer almaktadır. Başvuran tarafından sunulan başvuru, başvuran veya avukatı tarafından Yargıtaya sunulan başka herhangi bir beyanı içermemektedir.
28. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 14 Haziran 2022 tarihinde, diğer hususların yanı sıra, başvuranın mahkûmiyetini onayan kararını vermiştir. Duruşma taleplerini reddeden Yargıtay, ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi nezdindeki yargılamalarda, sanıklara silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerine uygun olarak savunma haklarını etkili bir şekilde kullanmaları için yeterli imkânların sağlandığına karar vermiştir. Ayrıca Yargıtay, sanıkların nezdindeki yargılamada sınırsız sayıda yazılı görüş sunma hakkına sahip olduğunu da tespit etmiştir.
Anayasa Mahkemesi nezdindeki yargılamalar29. Başvuran, 19 Eylül 2022 tarihinde, Sözleşme’nin 2, 3, 5, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuştur. Başvuran, Mahkeme nezdinde, Anayasa Mahkemesi nezdindeki şikâyetlerinin neredeyse aynısını dile getirmiştir.
30. Başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri uyarınca, savunmasında ayrıntılı olarak belirttiği üzere, gözaltındayken ve ceza infaz kurumunda işkence ve kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Aynı şekilde başvuran, diğer sanıklar tarafından yapılan kötü muamele şikâyetlerinin, etkili bir hukuk yolunun bulunmaması ve kanun hükmünde kararnamelerdeki cezasızlık hükümleri nedeniyle dikkate alınmadığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, diğerlerinin yanı sıra, tutukluluğunun hukuka aykırı, keyfi ve orantısız olduğunu ve buna ilişkin kararların gerekçeden yoksun olduğunu ileri sürerek, Sözleşme’nin 5. maddesinin çeşitli ihlallerinden şikâyetçi olmuştur. Ayrıca başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, (i) aleyhindeki ceza yargılamasının sonucundan; (ii) yerel mahkemelerin, delillerin toplanması ve dijital materyallerin ve olay yerinde bulunan tanıkların incelenmesi taleplerini reddetmesinden; (iii) gerekçeli kararlar vermemelerinden, lehine olan hususları, argümanları ve ifadeleri ve kendisi tarafından yapılan savunma beyanlarını dikkate almamalarından veya değerlendirmemelerinden ve dava dosyasındaki belgelerin tamamını UYAP’a (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) yüklememelerinden; (iv) kararlarının bariz değerlendirme hataları içerdiğinden; (iv) masumiyet karinesinin birçok kez ihlal edildiğinden; (v) Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtayın duruşma taleplerini gerekçe göstermeksizin reddetmesinden; (vi) ceza infaz kurumunda avukat-müvekkil görüşmelerinin sesli ve görüntülü olarak kaydedilmesinden ve bu görüşmelere zaman sınırlaması getirilmesinden ve (vii) ceza infaz kurumu koşullarında dava dosyasını incelemesine izin verilmemesinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran son olarak, Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca, Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı etkili bir hukuk yolunun bulunmadığını ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay kararlarının da böyle bir hukuk yolunun bulunmadığını gösterdiğini ileri sürmüştür.
31. Anayasa Mahkemesi 6 Nisan 2023 tarihinde kısa karar yoluyla başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranın yargılamanın adilliğine ilişkin şikâyetlerinin delillerin değerlendirilmesi ve iç hukukun uygulanmasıyla ilgili olduğunu; bu nedenle başvurunun ek bir itiraz niteliğinde olduğunu ve yerel mahkemelerin kararlarının herhangi bir açık değerlendirme hatası veya keyfilik içermediği göz önüne alındığında kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın savunmasını hazırlamak için yeterli süre ve imkân verilmesi hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak, yargılamaların bir bütün olarak ele alındığında, başvuranın söz konusu hakkın ihlal edildiğini ortaya koymadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi ayrıca, başvuranın 5. madde kapsamındaki şikâyetlerini, gerek yasal otuz günlük süre sınırı dışında yapıldığı için gerekse açıkça dayanaktan yoksun olduğu için kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranın geri kalan şikâyetleriyle ilgili olarak bunların kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamadığını tespit etmiştir.
32. Yukarıda belirtilen kararın, başvuranın avukatına elektronik tebligat sistemi aracılığıyla tebliğ edilmesinden beş gün sonra, 11 Nisan 2023 tarihinde başvurana tebliğ edildiği kabul edilmiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
33. Yerel mahkemelerin FETÖ/PDY’ye ilişkin ayrıntılı değerlendirmesi Yüksel Yalçınkaya/Türkiye ([BD], no. 15669/20, §§ 161-63 ve 172, 26 Eylül 2023) kararında özetlenmiştir.
34. Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.”
35. 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 § 1 (d) maddesi, olağanüstü hal süresince geçerli olmak üzere, Ceza Kanunu’nun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında öngörülen millete ve Devlete karşı işlenen belirli suçlar (314. maddede öngörülen silahlı örgüte üye olma suçu dâhil), Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlar ve toplu suçlarla bağlantılı olarak tutukluların adli yardım hakkına bazı kısıtlamalar getirmiştir. 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 § 1 (d) maddesi, diğerlerinin yanı sıra, Cumhuriyet Savcısının kararıyla, tutuklunun avukatlarıyla yaptıkları görüşmelerin kaydedilebileceğini, tutuklu ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla bir görevlinin hazır bulunabileceğini, tutuklunun avukatına veya avukatın tutukluya verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tutuklunun veya avukatının kayıtlarına el konulabileceğini öngörmektedir. Bu hüküm, 18 Ekim 2016 tarihinde kabul edilen ve 29 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6749 sayılı Kanunun 6 § 1 (d) maddesine dâhil edilmiştir.
36. 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 37. maddesi 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 121. maddesi ile değiştirilmiştir. 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması amacıyla hareket eden kişilerin, resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın hukuki, cezai, idari veya mali sorumluluklarının olmayacağı hükme bağlanmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Sözleşmenin 2 ve 3. maddelerinin ihlal edildiği iddiası hakkında37. Başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerini ihlal edecek şekilde, “savunmalarında da belirttiği gibi”, gözaltında ve ceza infaz kurumunda kötü muameleye ve işkenceye maruz kaldığını iddia etmiştir. Dava konusu olayların hukuki açıdan nitelendirilmesi hususunda yetkili olan (Radomilja ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, §§ 114 ve 124, 20 Mart 2018) Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu madde şu şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
38. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu delilleri değerlendirmek için Mahkeme “makul şüphenin ötesinde” ispat standardını benimsemekte, ancak bu tür bir ispatın yeterince güçlü, açık ve uyumlu çıkarımların veya benzer çürütülmemiş gerçek karinelerinin bir arada bulunmasından kaynaklanabileceğini eklemektedir (bk. Bouyid/Belçika [BD], no. 23380/09, § 82, AİHM 2015). Mahkeme bu bağlamda, başvuranın soruşturma veya yargılama aşamalarında verdiği ifadelerin kopyalarını sunmadığını kaydetmektedir. Başvuran tarafından sunulan belgelerden, yani bu aşamalarda yaptığı savunmaların yeniden üretildiği duruşma mahkemesinin gerekçeli kararından, 16 Temmuz’dan 26 Temmuz 2016 tarihine kadar (polis gözaltısı sırasında) başvuranın işkenceye maruz kaldığını iddia ettiği, ancak maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleye ilişkin herhangi bir ayrıntı vermediği anlaşılmaktadır. Başvuran somut başvurunun ekinde yer alan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtaya yaptığı başvurularda ve de Anayasa Mahkemesine sunduğu başvuru formunda bu hususa ilişkin ayrıntılı bilgi bir kenara, herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Başvuran, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak Mahkemenin incelemesine olanak tanıyacak tıbbi rapor veya başka herhangi bir belge de sunmamıştır. Benzer şekilde, başvuran Mahkemeye yaptığı başvuruda, kötü muamele gördüğünü ve işkenceye maruz kaldığını belirtmek dışında, iddia ettiği kötü muameleye ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapmak bir yana, herhangi bir açıklama dahi sunmamıştır. Bu temelde, Mahkeme, başvuranın tartışılabilir bir kötü muamele şikâyetinin temelini oluşturamadığına karar vermek durumundadır.
39. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, başvuranın, tartışılabilir bir kötü muamele şikâyetinin temelini oluşturmak için gereken bilgileri Mahkemeye sunmadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemezdir ve bu nedenle 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 5. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında40. Başvuran, böyle bir tedbir için hiçbir neden veya delil bulunmadığından ve yasal koşulların hiçbiri yerine getirilmediğinden, tutuklanmasının hukuka aykırı, keyfi ve orantısız olduğundan şikâyetçi olmuştur. Başvurana göre, suçüstü hali için gerekli şartlar yerine getirilmemiş olmasına rağmen, tutuklanmış ve mahkûm edilmiştir. Buna kapsamda, herhangi bir gerekçe olmaksızın ve yasal gereklilikler yerine getirilmediği halde tutuklanmasına karar verilmiş olması nedeniyle kendisinin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı ihlal edilmiştir. Aynı şekilde, tutukluluğunu ve tutukluğun devamını emreden kararlar otomatik ve kalıplaşmış ifadelere dayanmakta olup gerekçelerden yoksundur. Son olarak, ulusal mahkemeler, başvuranın tutukluluk kararlarına yaptığı itirazları objektif ve tarafsız bir şekilde değerlendirmemiş ve bunun sonucunda keyfi olarak özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır.
41. Sözleşme’nin 5. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen hâller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;
...
(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması veya tutulması;
...
3. İşbu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir hâkim veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Serbest bırakma, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
...”
42. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, Mahkemeye sunulanlarla aynı ifadeleri içeren, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerini (yargılamayı yürüten mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin ardından tutukluluğuna ilişkin olanlar hariç) yasal otuz günlük süre sınırı dışında yapıldığı gerekçesiyle kabul edilemez ilan ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın suç işlediğine dair makul şüpheye dayalı tutukluluğunun 9 Nisan 2018 tarihinde mahkemenin mahkûmiyet kararıyla sona erdiğini ve 19 Eylül 2022 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu kaydetmektedir. Başvuranın söz konusu şikâyetlerle ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin kararını sorgulayabilecek herhangi bir argüman ileri sürmediği göz önüne alındığında, bu şikâyetlerle ilgili olarak iç hukuk yollarını tüketmediği kabul edilmelidir (bk. Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 143, AİHM 2010). Dolayısıyla, Mahkeme bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
43. Başvuranın şikâyetlerinin, tutukluluğuna ilişkin kararlara yönelik itirazlarının yerel mahkemelerce değerlendirilmesinde objektiflik ve tarafsızlık bulunmamasına ilişkin olması nedeniyle, bunların Sözleşme’nin 5 § 1 (a) ve 4. maddeleri kapsamına girdiği düşünülse bile (bk. Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin Sözleşme’nin 5 § 1 (a) maddesi kapsamındaki tutukluluğa uygulanabilirliliğine ilişkin olan Yılmaz Aydemir/Türkiye, no. 61808/19, 23 Mayıs 2023), Mahkeme, başvuranın kendisini bu sonuca varmasına neden olabilecek herhangi bir gerekçe göstermemiş olması nedeniyle, şikâyetlerini kanıtlayamadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve bu nedenle 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 6 § 1 Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında44. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca, aşağıdaki nedenlerden dolayı adil bir duruşmadan mahrum bırakıldığından şikâyetçi olmuştur. Özellikle, yargılamanın hiçbir aşamasında, kendisinin veya diğer sanıkların lehine olan savunma beyanları, ifadeler ve taleplerin hiçbiri incelenmemiştir. Söz konusu savunmalar ve tüm deliller, kendisine isnat edilen suçları işlemediğini açıkça ortaya koymuş olmasına rağmen, yerel mahkemeler, gerekçelerden yoksun ve açık ve öngörülemeyen hatalarla etkisiz hale getirilmiş bir değerlendirmeye dayanarak onu suçlu bulmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarının, yargılamayı yürüten mahkemenin kararına karşı etkili bir başvuru yolunun bulunmadığını gösterdiğini ileri sürmüştür.
45. Başvuran ayrıca, silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerinin ceza davalarında duruşma yapılmasını gerektirmesine rağmen, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin ve Yargıtayın bu yöndeki taleplerini dikkate almadığını iddia etmiştir.
46. Dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme (bk. örneğin, yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 126), bu şikâyetin belirli olayları dikkate alındığında Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu maddenin ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... [adil bir şekilde] görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Başvuran aleyhindeki ceza yargılamasının hatalı sonuçlandığı ve yerel mahkemelerin gerekçeli karar vermediği iddiası(a) Genel İlkeler
47. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamındaki adil yargılanma hakkı mutlak bir haktır. Ancak, adil yargılamayı teşkil eden husus değişmeyen tek bir olayın konusu olamaz ve davanın kendine özgü koşullarına bağlı olmalıdır (bk. O’Halloran ve Francis/ Birleşik Krallık [BD], no. 15809/02 ve 25624/02, § 53, AİHM 2007-III). Mahkemenin 6 § 1 maddesi kapsamındaki öncelikli kaygısı, ceza yargılamasının genel olarak adil olup olmadığını değerlendirmektir (bk. diğer kararlar arasında, Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 84, AİHM 2010; Schatschaschwili/Almanya [BD], no. 9154/10, § 101, AİHM 2015 ve Ibrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 50541/08 ve diğer 3 başvuru, § 250, 13 Eylül 2016).
48. Adil yargılamanın gerekliliklerine uygunluk, her davada, belirli bir faktörün yargılamaların adilliğinin yargılamaların daha erken bir aşamasında değerlendirilmesini sağlayacak derecede belirleyici olabileceği hususunun göz ardı edilmesi mümkün olmamakla birlikte, belirli bir yönün veya olayın tek başına değerlendirilmesine dayanılarak değil, bir bütün olarak yargılamaların gelişimi göz önünde bulundurularak incelenmelidir (bk. Beuze/Belçika [BD], no. 71409/10, § 121, 9 Kasım 2018). Mahkeme, yargılamanın genel olarak adil olup olmadığını değerlendirirken, uygun olması halinde, ceza davalarında ortaya çıkan tipik usuli durumlara ilişkin olarak adil yargılamanın gerekliliklerini örnekleyen 6 § 3 maddesinde listelenen asgari hakları dikkate alacaktır. Dolayısıyla, bu haklar, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesindeki ceza yargılamalarında adil yargılanma kavramının belirli yönleri olarak görülebilir (bk. örneğin, Salduz/Türkiye [BD], no. 36391/02, § 50, AİHM 2008; Gäfgen/Almanya [BD], yukarıda anılan, § 169; Dvorski/Hırvatistan, no. 25703/11, § 76, AİHM 2015 ve yukarıda anılan Schatschaschwili, § 100). Ancak, bu asgari haklar kendi başlarına amaç değildir: bunların özünde yatan amaç her zaman ceza yargılamasının bir bütün olarak adil olmasının sağlanmasına katkıda bulunmaktır (bk. yukarıda anılan Beuze, § 122; ayrıca bk. Mayzit/Rusya, no. 63378/00, § 77, 20 Ocak 2005 ve Seleznev/Rusya, no. 15591/03, § 67, 26 Haziran 2008).
49. Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan genel adil olma gereklilikleri, söz konusu suçun türüne bakılmaksızın tüm ceza yargılamaları için geçerlidir. Bununla birlikte, yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı belirlenirken, söz konusu belirli suçun soruşturulması ve cezalandırılmasındaki kamu yararının ağırlığı dikkate alınabilir (bk. Jalloh/Almanya [BD], no. 54810/00, § 97, AİHM 2006-IX). Ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi, polis makamlarının, Sözleşme’nin 2, 3 ve 5 § 1 maddeleri kapsamındaki yaşam hakkını ve toplumun bedensel güvenlik hakkını koruma görevlerini yerine getirirken, terörle veya diğer ciddi suçlarla mücadele etmek için etkili tedbirler almalarını orantısız bir şekilde zorlaştıracak şekilde uygulanmamalıdır (bk. yukarıda anılan İbrahim ve Diğerleri, § 252). Ancak, kamu yararına ilişkin kaygılar, başvuranın savunma haklarının özünü ortadan kaldıran tedbirleri haklı gösteremez (yukarıda anılan aynı kararda; Jalloh, § 97; Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 93, 10 Mart 2009 ve Aleksandr Zaichenko/Rusya, no. 39660/02, § 39, 18 Şubat 2010).
50. Mahkeme, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece ve ihlal ettiği ölçüde, ulusal mahkemeler tarafından işlendiği iddia edilen hukuk veya olgu hatalarıyla ilgilenmez; örneğin, istisnai durumlarda, bu tür hataların Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağdaşmayan “adaletsizlik” teşkil ettiği söylenebilir. Örneğin, ulusal mahkeme tarafından yapılan ve “açık hata” olarak nitelendirilebilecek kadar bariz olan bir hukuk veya olgu hatası - yani makul bir mahkemenin asla yapamayacağı bir hata - yargılamanın adilliğini bozacak nitelikte olabilir (bk. Bochan/Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 62, AİHM 2015).
51. Bu hüküm adil yargılanma hakkını güvence altına almakla birlikte, öncelikle ulusal hukuk ve ulusal mahkemelerin düzenlemeleri için önemli olan, delillerin kabul edilebilirliğine veya delillerin değerlendirilme şekline ilişkin herhangi bir kural ortaya koymamaktadır. Normalde, ulusal mahkemelerin belirli delil unsurlarına veya değerlendirilmek üzere kendilerine sunulan bulgulara veya değerlendirmelere ağırlık vermesi gibi konular Mahkemenin incelemesi kapsamına girmemektedir. Ulusal bir mahkemenin niye başka bir kararı değil de belli bir kararı almasına neden olan davaya ilişkin unsurları incelemenin Mahkemenin görevi olmamalıdır. Aksi takdirde, Mahkeme dördüncü derece mahkemesi gibi hareket etmiş ve eylemlerine getirilen sınırları göz ardı etmiş olur (bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 197, AİHM 2012). Dolayısıyla, Mahkeme bulguları keyfi ve açıkça gerekçeden yoksun olarak değerlendirilemediği sürece, ulusal mahkemelerin değerlendirmelerini Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında sorgulamayacaktır (bk. yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya, § 304 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar ve Ballıktaş Bingöllü/Türkiye, no. 76730/12, § 76, 22 Haziran 2021). Bir yerel yargı kararı, hiçbir gerekçe sağlanmadığı sürece veya sağlanan gerekçelerin adaleti tanımama ile sonuçlanacak şekilde yerel mahkeme tarafından yapılan açık olgusal veya hukuki hataya dayandığı takdirde yargılamaların adilliğine halel getirecek ölçüde keyfi olarak nitelendirilemez.
52. Mahkeme, adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesi ile bağıntılı bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadı uyarınca, mahkeme kararlarının dayandıkları gerekçeleri yeterli düzeyde belirtmesi gerektiğini yinelemektedir. Gerekçe verme yükümlülüğünün ne derece uygulanması gerektiği, kararın niteliğine göre değişebilmektedir ve davanın koşulları kapsamında belirlenmelidir (bk., Garcia Ruiz/İspanya [BD], no.30544/96, § 26, AİHM 1999). Şikâyetçi tarafından ileri sürülen her argümana ayrıntılı bir yanıt verilmesini gerektirmeyen bu yükümlülük, yargılamalara taraf olanların yargılamaların sonucu için belirleyici olan argümanlara yönelik olarak belirli ve açık bir cevap almayı bekleyebileceklerini varsaymaktadır (bk. diğer kararların yanı sıra, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, Seri A no. 303‑A). Karardan, davanın temel meselelerinin ele alındığı açıkça anlaşılmalıdır (bk., yukarıda anılan Taxquet, § 91). Sözleşme’nin teorik veya hayali hakları değil, pratik ve etkili hakları güvence altına almayı amaçladığı ilkesi göz önünde bulundurulduğunda, tarafların talepleri ve görüşleri gerçekten “dinlenmemesi” yani bir mahkeme tarafından uygun bir şekilde incelenmemesi halinde adil yargılanma hakkı etkili olarak değerlendirilemez (bk., yukarıda anılan Yüksel Yalçınkaya, § 305 son cümlesi ve daha fazla atıfla birlikte). Ek olarak; Sözleşme ile korunan haklara yönelik müdahaleye ilişkin davalarda Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarında sundukları gerekçelerin otomatik ya da basmakalıp olup olmadıklarını ortaya koymaya çalışır (bk. Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) [BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017, bu kapsamda anılan diğer kararlar).
53. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi mahkemeleri verdikleri kararlarına ilişkin gerekçeleri sunmakla yükümlü tutmasına rağmen, bu durum her konuda ayrıntılı cevap verilmesi şeklinde anlaşılmaması gerekmektedir. Dolayısıyla, bir temyiz mahkemesi ilke olarak, yapılan temyizi reddederken alt mahkemenin sunduğu gerekçeleri uygun bulabilir (bk. yukarıda anılan García Ruiz, § 26, Hirvisaari/Finlandiya, no. 49684/99, § 30, 27 Eylül 2001 ve Stepanyan/Ermenistan, no. 45081/04, § 35, 27 Ekim 2009).
(b) Söz konusu ilkelerin somut davaya uygulanması
54. Mahkeme, başvuranın 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetlerinin iki kısma ayrılabileceğini kaydetmektedir. İlk kısım, başvuranın, yerel mahkemelerin, kendi görüşüne göre, beraat etmesine yol açması gereken delilleri değerlendirmesine ilişkin itirazının da gösterdiği üzere, ceza yargılamasının sonucuna ilişkindir. Çünkü başvurana göre deliller mahkûmiyetini haklı çıkarmak için yetersizdir. Başvuran aynı şekilde, yerel mahkemelerin değerlendirmesinin de açık maddi ve hukuki hatalar nedeniyle bozulduğunu iddia etmiştir. Başvuranın 6 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyetinin ikinci kısmı, yerel mahkemelerin mahkûmiyet kararlarının gerekçelerini belirtmedikleri iddiasına ilişkindir.
55. Şikâyetin ilk kısmıyla ilgili olarak Mahkeme, söz konusu tarihte Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayında görevli bir üsteğmen olan başvuranın, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmekten (Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesi) suçlu bulunduğunu ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldığını kaydetmektedir. Başvuran ayrıca mala zarar vermekten de suçlu bulunmuş (aynı Kanun’un 152 § 1 (a) maddesi) ve dokuz yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu kapsamda yargılamayı yürüten mahkeme, Tank Taburu Komutanı olan N.B.’nin yasadışı ve gayrimeşru emirleriyle 15 Temmuz 2016 gecesi saat 23.45 civarında Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayının askeri kışlasından ayrılan birkaç tanktan birinin (092662 sicil numaralı bir tank) komutanı olduğunu tespit etmiştir.
56. Yargılamayı yürüten mahkeme, tankların Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına, binanın kontrolünü ele geçiren ve Genelkurmay Başkanı ile darbe girişimine direnen diğer yüksek rütbeli komutanları rehin alan bazı darbeci askerleri korumak için gittiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla yargılamayı yürüten mahkeme, sanıkların nihai amacının, ortak hedefleri olan ülkede iktidarı ele geçirme ve demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirme amacına ulaşmak için bu darbeci askerleri korumak olduğu sonucuna varmıştır.
57. Dahası ve daha da önemlisi, yargılamayı yürüten mahkeme, söz konusu tankların Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına giderken sadece polis arabalarını ve özel araçları tahrip etmekle kalmadığını, aynı zamanda onları eylemlerini durdurmaya ikna etmeye çalışan ya da onlara fiziksel olarak direnen sivillere ve polis memurlarına da ateş açtığını tespit etmiştir. Faillerin bu eylemleri, biri polis memuru olmak üzere beş kişinin ölümüne ve yetmiş iki kişinin yaralanmasına, ayrıca kamu ve özel mülklere, polis arabalarına ve özel araçlara zarar verilmesine neden olmuştur. Yargılamayı yürüten mahkemenin görüşüne göre, tankların kullanılması ve bunlar aracılığıyla gerçekleştirilen eylemler, Ceza Kanunu’nun 309 § 1 maddesinde belirtilen suçun maddi unsurunu oluşturmuştur.
58. Yargılamayı yürüten mahkeme başvuran ile ilgili olarak, başvuranın darbe girişimine direnen sivilleri dağıtmak amacıyla 16 Temmuz 2016 tarihinde sabah saat 05.30 ile 06.00 arasında Türk Hava Kuvvetleri karargâhına ve İnönü Caddesi üzerindeki kamyonların üst kısımlarına ateş ettiğinin tespit edildiğini belirtmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılması üzerine, başvuranın Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasındaki güvenlik kameralarının hard disklerini tanklarla imha ettirdiğini tespit etmiştir.
59. Mahkeme ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin yukarıda belirtilen bulgularının, diğerlerinin yanı sıra, sivillerin bağımsız tanık ifadeleri ve tankların ve başvuran da dâhil olmak üzere bazı sanıkların eylemlerini gösteren çeşitli kaynaklardan alınan kamera görüntüleri de dâhil olmak üzere delillere dayandığını kaydetmektedir (kanıtların listesi için bk. 5. paragraf).
60. Mahkeme, başvuranların adil yargılanıp yargılanmadıklarına karar verirken Mahkeme, önlerinde bulunan delilleri değerlendirme, dava konusu olayları belirleme ve ilgili iç hukuku uygulama konusunda en yetkili merci olan yerel mahkemelerin yerine geçmemekte olduğunu yinelemektedir (bk. Ayetullah Ay/Türkiye, no. 29084/07 ve 1191/08, § 123, 27 Ekim 2020, daha fazla atıfla birlikte). Ayrıca, mevcut delillerin bir başvuranın mahkûmiyeti için yeterli olup olmadığına ya da başvuranın gerçekten suçlu olup olmadığına karar vermek Mahkemenin görevi değildir. İkincillik ilkesine uygun olarak, bu konular yerel mahkemelerin yetki alanındadır (bk. Karpenko/Rusya, no. 5605/04, § 80, 13 Mart 2012 ve Mehmet Zeki Çelebi/Türkiye, no. 27582/07, § 51, 28 Ocak 2020).
61. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, yargılamayı yürüten mahkemenin olayları tespit etmesi, delilleri değerlendirmesi ve başvuran aleyhindeki ceza yargılamasında iç hukuku yorumlaması ve uygulaması keyfi ve açıkça gerekçeden yoksun olarak değerlendirilemez. Benzer şekilde, başvuranın yargılamayı yürüten mahkemenin olayların ve hukukun değerlendirilmesinde bariz bir hata yaptığı yönündeki iddiası da tamamen dayanaksız kalmaktadır.
62. Dolayısıyla, başvuranın şikâyetinin ilk kısmı, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
63. Şikâyetin ikinci kısmıyla ilgili olarak Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin suçlamalara ilişkin yeterince ayrıntılı bir analiz sunduğunu yinelemektedir. Yargılamayı yürüten mahkeme suçlamaların altında yatan gerçekleri ortaya koymuş, başvuranın kişisel koşullarını göz önünde bulundurmuş ve delillere ve tarafların beyanlarına dayanarak kendisine atfedilen eylemleri değerlendirmiştir. Sonuç olarak Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine uygun olarak gerekçeli bir karar verme yükümlülüğünü yerine getirdiği sonucuna varmıştır (bk. 5. paragraf).
64. Bu şikâyetin, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın mahkûmiyetine etki edebilecek önemli argümanları dikkate almadığı iddiasına dayandığı ölçüde, Mahkeme aşağıdaki gözlemlerde bulunmuştur. Başvuran, Mahkemeye yaptığı başvuruda, yargılamayı yürüten mahkemenin üst emirlere itaat ettiği yönündeki savunmasını incelemediğini ve Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına terörist saldırısı olduğu inancıyla hareket ettiği gerçeğini dikkate almadığını iddia etmiştir.
65. Başvuranın ilk iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin bu argümanı ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiğini ve 15 Temmuz 2016 gecesi meydana gelen olaylar dizisini göz önünde bulundurarak reddettiğini kaydetmektedir (bk. yukarıda 20. paragraf). Yargılamayı yürüten mahkemeye göre bu olaylar, tanklar Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasını ele geçiren darbeci askerlerin güvenliğini sağlamak için kışladan ayrıldığında sivil halkın bile bir darbe girişimi olduğundan haberdar olduğu anlamına gelmektedir. Bu bağlamda yargılamayı yürüten mahkeme, söz konusu gece saat 23.00’da Başbakan’ın ülke çapında yayın yapan bir televizyon kanalında bir darbe girişimi olduğunu açıkladığını ve tankların saat 23.45’te kışladan ayrıldığını vurgulamıştır. Dahası, başvuranın da aralarında bulunduğu sanıklar, sivillerin tekrarlanan tüm uyarılarını ve direnişlerini göz ardı etmekle kalmamış, aynı zamanda Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına ulaşmak için sivillerin üzerlerine ateş açmış, onları ezmeye çalışmış ve barikatları yıkmışlardır. Sanıklar Genelkurmay Başkanlığı Karargâh Binasına vardıklarında, tankların namluları sivillere doğrultulmuş ve darbeci askerler arasında yer alan Özel Kuvvetler mensuplarının sivillere ve polise ateş ettiğine tanık olmuşlardır. Ayrıca helikopterlerin darbeci askerlere malzeme sağladığını ve sivillere ateş açtığını gözlemlemişlerdir. Son olarak, yargılamayı yürüten mahkeme, sanıkların tankları başkentin ortasında, eğitimini aldıkları ilgili prosedür ve yöntemleri tamamen göz ardı ederek kullandıklarını belirtmiştir.
66. Başvuranın ikinci iddiasına, yani yalnızca üstlerinin emirlerini yerine getirdiğine ilişkin iddiası ile ilgili olarak, Mahkeme, bu iddianın da, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca yargılamayı yürüten mahkeme tarafından savunmaları uygun bir şekilde inceleme göreviyle uyumlu olarak usulüne uygun bir şekilde değerlendirildiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda yargılamayı yürüten mahkeme, sanıklara meşru bir emir verilmediği, çünkü emrin konusu ve dayanağı olan gerekçelerin hukuka aykırı olduğu ve sanıkların konusu suç teşkil eden bir emri yerine getirme yükümlülüğü altında olmadıkları görüşünü benimsemiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme ayrıca, başvuran da dâhil olmak üzere sanıkların kanunsuz bir emri yerine getirdiklerini bildiklerini ve hiç kimsenin haksız cinayet ve bedensel zararla sonuçlanan diğer eylemlere karıştıktan sonra askeri hiyerarşi ve disipline yardımcı olmayacağını belirtmiştir. Son olarak, sanıkların subay olarak, tankların gece vakti Ankara’nın ortasında gerçek silahlarla konuşlandırılması emrinin bir tugay komutanı tarafından değil, ancak Bakanlar Kurulu tarafından verilebileceğini bildikleri belirtilmiştir.
67. Yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın bu iki iddiasıyla ilgili olarak yukarıda belirtilen gerekçesi, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay tarafından da onanmıştır. Akabinde, başvuran, hâlihazırda incelenmekte olan şikâyetini, Mahkemeye yaptığı başvurudaki aynı ifadeleri kullanarak Anayasa Mahkemesine sunduğunda, söz konusu şikâyet kabul edilemez bulunmuştur. Yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın iki iddiasına ilişkin derinlemesine analizinde yer alan ayrıntı düzeyi ve başvuranın Mahkemeye sunulduğu şekliyle yüksek mahkemeler nezdinde yaptığı sunumların, başvuranın yargılamayı yürüten mahkeme tarafından dikkate alınmayan yeni veya ek hususlar ileri sürdüğünü göstermediği göz önüne alındığında, Mahkeme, bu gerekçelerin yüksek mahkemeler tarafından basitçe onaylanmasının Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında bir soruna yol açmayacağı sonucuna varmıştır.
68. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın yerel mahkemelerin lehine olan argümanları veya diğer hususları incelemediği yönündeki iddiasını desteklenemez bulmaktadır.
69. Söz konusu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay nezdinde duruşma yapılmadığı iddiası(a) Genel İlkeler
70. Ceza mahkemelerinde ve özellikle de temyiz mahkemelerinde açık duruşma hakkına ilişkin genel ilkeler yakın zamanda Deliktaş/Türkiye (no. 25852/18, §§ 40-44, 12 Aralık 2023) davasında özetlenmiştir.
71. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin, bir davanın, alt derece mahkemelerinin kararlarından kaynaklanan meseleleri hem olgu hem hukuk yönünden inceleme yetkisine sahip bir istinaf mahkemesi veya ikinci derece mahkemesi nezdine getirildiği her seferinde otomatik olarak açık duruşma yapılması zorunluluğu getirmediğini yinelemektedir. Bu mahkemeler nezdinde bir duruşma yapılmasının gerekli olup olmadığı sorusu, esasen bu mahkemelerin çözmeye çağrıldıkları uyuşmazlığın niteliğine bağlıdır (Deliktaş/Türkiye, § 48). Bu bağlamda, Mahkeme (yukarıda anılan) Deliktaş davasında, sanık aleyhindeki suçlamaların temelini oluşturan olguların, sanık tarafından yapılan açıklamalar veya güvenilirliği ilk derece mahkemesinin bulguları üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilecek tanıklar gibi öznel ve soyut nitelikteki kanıtlardan oluştuğu durumlarda, bir davayı olgu ve hukuk meseleleri açısından incelemeye yetkili olan ikinci derece mahkemesinin duruşma talebini cevapsız bırakamayacağına karar vermiştir. Buna göre, Mahkeme, Bölge İstinaf Mahkemesinin incelemeye çağrıldığı konuların duruşma yapılmasını baştan engelleyecek nitelikte olmamasına rağmen, söz konusu mahkemenin başvuranın duruşma talebini değerlendirmediğine hükmederek, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
(b) İlkelerin somut davaya uygulanması
72. Somut davada Mahkeme, başvuranın iddialarının aksine, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin ve Yargıtayın duruşma taleplerini reddetmek için gerekçeler sunduğunu gözlemlemektedir. Bu nedenle somut dava (yukarıda anılan) Deliktaş’tan ayırt edilebilir. Ayrıca, başvuran tarafından sunulan belgelerden, 14 Nisan 2018 ve 20 Temmuz 2020 tarihli görüşlerinde, mahkûmiyetinin esas olarak öznel ve soyut nitelikteki kanıtlara dayandığını iddia etmediği açıktır. Ek olarak başvuranın Mahkemeye yaptığı başvuruda da bu hususa ilişkin bir argüman öne sürmemiştir. Bu bağlamda, Mahkeme başvuran tarafından sunulan belgelere göre, Ankara Bölge Adliye Mahkemesine sunduğu bir sayfalık dilekçenin, bu mahkeme nezdinde de duruşma yapılması gerektiğine dair herhangi bir gerekçe içermediğini kaydetmesi gerekmektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında Mahkeme, başvuranın itirazının, dava dosyası ve yazılı beyanlar temelinde yeterince çözülemeyecek herhangi bir olgu veya hukuk sorunu ortaya koymadığı sonucuna varmıştır (bk. Mtchedlishvili/Gürcistana, no. 894/12, § 37, 25 Şubat 2021).
73. Yargıtay nezdindeki yargılamalara ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın 20 Temmuz 2020 tarihli temyiz başvurusunda darbe girişimine katılma niyetinde olmadığını ve sadece üstlerinin emirlerini yerine getirdiğini ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Ancak Mahkeme, aynı argümanların daha önce iki kez, ilk olarak yargılamayı yürüten mahkeme tarafından ve ardından Ankara Bölge İstinaf Mahkemesi tarafından, incelendiğini kaydetmesi gerekmektedir. Yargıtayda duruşma yapılmasını haklı çıkaracak başka argümanların yokluğunda ve Yargıtayın başvuranın duruşma talebini usulüne uygun olarak değerlendirdiği göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme bir önceki paragrafta belirtilen sonuçlardan ayrılmak için bir neden görememektedir.
74. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 6 § 2 Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında75. Başvuran ayrıca, ceza soruşturmasının en başından itibaren masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. İlk olarak, ceza soruşturmasının gizlilik ilkesi kapsamında yapılması gerekirken, basının davadan haberdar edilmesi ve sosyal medya da dâhil olmak üzere dava dosyasındaki görüntülerin ifşa edilmesi, başvuranın en başından itibaren kamuoyunda suçlu ilan edilmesi sonucunu doğurmuştur. İkinci olarak, yargılama devam etmekte iken, üst düzey kamu görevlileri, ne tür kıyafetler giymeleri gerektiğinden mahkemelerin davalarında nasıl bir karar vermesi gerektiğine kadar çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Son olarak başvuran, mahkeme üyelerinin gerekçeli kararda, başvuranın Cumhurbaşkanından hiç hoşlanmadığını belirterek kişisel görüşlerini ifade ettiklerinden şikâyetçi olmuştur.
76. Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”
(a) Genel ilkeler
77. İnsanların korunmasına yönelik bir araç olan Sözleşme’nin konusu ve amacı, Sözleşme hükümlerinin, sağladığı güvenceleri somut ve etkin kılacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirmektedir (bk., diğer kararlar arasında, Soering/Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989, § 87, Seri A No. 161 ve Al-Skeini ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 55721/07, § 162, AİHM 2011). Mahkeme, bunun Sözleşme’nin 6 § 2 maddesinde yer alan hak için geçerli olduğunu açıkça belirtmiştir (bk. örneğin, Allenet de Ribemont/Fransa, 10 Şubat 1995, § 35, Seri A No. 308 ve Allen/Birleşik Krallık [BD], no. 25424/09, § 92, AİHM 2013).
78. Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi “suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılma” hakkını güvence altına almaktadır. Ceza yargılaması bağlamında, diğer hususların yanı sıra, ispat yükü, maddi ve hukuki karineler, kendi aleyhine tanıklık etmeme, yargılama öncesi şeffaflık ve dava mahkemesinin veya diğer kamu görevlilerinin bir sanığın suçluluğuna ilişkin zamansız açıklamaları bakımından şartlar getirerek usuli bir güvence işlevi görür (bk. yukarıda anılan Allen, § 93, bu kapsamda anılan diğer kararlar ve Nealon ve Hallam/Birleşik Krallık [BD], no. 32483/19 ve 35049/19, § 101, 11 Haziran 2024).
79. Mahkeme veya diğer kamu görevlileri tarafından yapılan erken açıklamalara ilişkin Sözleşme’nin 6 § 2 maddesi kapsamındaki genel ilkelerin bir özeti Nadir Yıldırım ve Diğerleri/Türkiye (no. 39712/16, §§ 66‑70, 28 Kasım 2023) davasında bulunabilir.
(b) İlkelerin somut davaya uygulanması
80. Mahkeme öncelikle başvuranın, aleyhindeki ceza soruşturmasından sızdırılan materyallerin basın tarafından yayıldığı iddiasını destekleyen tek bir basın makalesi, sosyal medya paylaşımı veya başka herhangi bir yazılı materyal sunmadığını gözlemlemektedir. Aynı husus, kamu görevlileri tarafından yapıldığı iddia edilen önyargılı açıklamalara ilişkin şikâyeti için de geçerlidir (bk. Karakaş ve Yeşilırmak/Türkiye, no. 43925/98, § 53, 28 Haziran 2005 ve karşılaştırınız Ürfi Çetinkaya/Türkiye, no. 19866/04, §§ 144-45, 23 Temmuz 2013). Bu durumda Mahkeme, başvuranın masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiğine dair tartışılabilir bir şikâyetin temelini oluşturamadığı kanaatindedir.
81. Bu sebeple söz konusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
82. Başvuranın şikâyetinin üçüncü kısmıyla ilgili olarak Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın Cumhurbaşkanından hiç hoşlanmadığı yönündeki ifadeleri kendi görüşü olarak benimsediğini gösteren hiçbir şey bulamamıştır. Başvurana yönelik suçlamaların dayandırıldığı eylemlerin (anayasal düzeni yıkmaya yönelik bir girişim olduğu için) konusunun kaçınılmaz olarak siyasi bir boyuta sahip olduğu göz önüne alındığında, Mahkeme davanın esasını ele alırken yargılamayı yürüten mahkemenin kararında söz konusu tanık ifadesine atıfta bulunmasını en başından tamamen ilgisiz olarak nitelendiremez. Söz konusu ifadede bu yönde bir husus olmadığı için, bu atıf erken bir suçluluk ifadesi olarak da değerlendirilemez. Son olarak Mahkeme, söz konusu tanık ifadesine atıfta bulunarak söz konusu hususu not etmiş göründükleri için, bu atfın, mahkeme üyelerinin, başvuranın kendisine isnat edilen suçu işlediğine dair önyargılı bir fikirle yargılamaya başladıkları anlamına geldiğini tespit edememiştir.
83. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve bu sebeple, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 6 § 3 (b) ve (c) Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında84. Başvuran, yerel mahkemelerin fiziksel dosyada yer alan tüm belgeleri UYAP sistemine yüklememesi ve ceza infaz kurumu koşullarında dosyayı inceleyememesi nedeniyle savunma haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, ceza infaz kurumunda avukatıyla yaptığı görüşmelerin görsel-işitsel olarak kaydedilmesinin ve bu görüşmelere getirilen zaman kısıtlamalarının savunma haklarının bir başka ihlalini oluşturduğundan şikâyetçi olmuştur. Dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme (bk. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 126), bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 6 § 3 (b) ve (c) maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu maddenin ilgili kısımları şu şekildedir:
“1. “Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(b) savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;
(c) kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, re’sen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;
...”
85. Mahkeme, başvuranın, dava dosyasındaki hangi belgelerin UYAP’a yüklenmediğini ve bu eksikliğin, Sözleşme’nin 6. maddesi uyarınca adil yargılanmanın gereklilikleriyle tutarlı bir şekilde kendisine yöneltilen suçlamalara etkili bir şekilde itiraz etme kabiliyetini nasıl etkilediğini hiçbir şekilde belirtmediğini kaydetmektedir. Başvuran ayrıca, ceza infaz kurumundayken dava dosyasına erişmek için hangi girişimlerde bulunduğunu, bu girişimlerin reddedilip reddedilmediğini ve reddedildiyse hangi gerekçelerle reddedildiğini belirtmemiştir.
86. Mahkeme ayrıca, başvuranın genel anlamda, ceza infaz kurumu ortamında avukatıyla yaptığı görüşmelerin kaydedilmesinden ve bu görüşmelerin süresine getirilen kısıtlamalardan şikâyetçi olduğunu kaydetmektedir. Ancak, bu tür kısıtlamaların zamanını, yerini, süresini, sıklığını ve kapsamını ve bu konuyu yerel makamlara iletip iletmediğini ve eğer iletmişse neden olumlu bir sonuç alamadığını hiçbir şekilde belirtmemiştir.
87. Yukarıda belirtilenler ışığında Mahkeme, başvuranın yukarıda belirtilen şikâyetlerini kanıtlayamadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşmenin 35 § 3 (a) maddesi uyarınca kabul edilemezdir ve bu sebeple, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 6. Maddesi Kapsamındaki Şikâyetler88. Başvuran ayrıca, mahkemenin delillerin toplanması, olay yerinde keşif yapılması ve olay yerinde bulunan tanıkların ve dijital materyallerin incelenmesi taleplerini haksız bir şekilde reddettiğini, bunun da savunma hakkına halel getirdiğini ve dolayısıyla adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
89. Ancak başvuran, toplanmayan delilleri, yapılmayan soruşturma işlemlerini, incelenmeyen dijital materyalleri, olay yerinde bulunan tanıkların kimliklerini ve bunların incelenmesinin suçlamaların konusuyla neden ilgili olduğunu ve bunun sonucunda adil yargılanma hakkına ne gibi bir zarar geldiğini hiçbir şekilde belirtmemiştir.
90. Bu sebeple, başvurunun bu kısmının tamamen temelsiz olduğu ve dolayısıyla şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle Sözleşme’nin 5 §§ 3 ve 435 § 3 (a) maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; 12 Aralık 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan