AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 53791/10
Ferdi ÜREK / TÜRKİYE
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 5 Eylül 2017 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 6 Temmuz 20101 tarihli başvuruyu, yargılamanın süresine ilişkin olarak ileri sürülen şikâyetin kabul edilemez olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının incelenmesinin ertelenmesine hükmeden 8 Nisan 2014 tarihli kısmi kararı göz önünde bulundurarak yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
Başvuran Ferdi Ürek, T.C. vatandaşı olup 1948 doğumludur ve İstanbul2da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar Ç.K. Öner ve F. Esenyel tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
Davaya konu olaylar, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, Mahmut Bacak ve diğerleri (no. 18904/09, 11 Şubat 2014) kararının konusu olan aynı koşullarla ilgilidir.
Kısaca, aracı olarak kendi adına faaliyet gösteren Yener Kaya Menkul Değerler A.Ş. borsa şirketinin 15 Mayıs 1998 tarihinde Sermaya Piyasası Kurulu’nun (‘‘SPK’’) başvurusuyla tasfiye edilmesinin ardından, başvuran, borsa portföyü üzerindeki tüm haklarını kaybetmiştir.
SPK’yı bu türden iflaslardan mağdur olmuş şahısların zararlarını -kısmen- karşılamakla yetkilendiren 4487 sayılı Kanun, 15 Aralık 1999 tarihinde resmi olarak yayımlanmıştır. Başvuran bu kanunu ileri sürerek, SPK tarafından itiraz edilen ek tazminat talebine ilişkin red kararı için 13. İdare Mahkemesi önünde iptal davası açmıştır. Başvuran, SPK’nın zararının telafi edilmesine ilişkin normları yanlış yorumladığını, aksi takdirde bu yorumun yasa dışı olduğunu ve sonuçta alması gerekenin çok altında bir miktar elde ettiğini ileri sürmüştür.
Mahkeme, SPK’nın itilaf konusu red kararının dayandığı 27 Eylül 2002 tarihli ilke kararının, 14. İdare Mahkemesi’nin 1 Mayıs 2006 tarihli bir kararıyla, yasaya uygun olmadığı gerekçesiyle zaten iptal edilmiş olduğunu gözlemleyerek, 25 Eylül 2006 tarihli kararında, başvuranı davasında haklı bulmuştur. Dolayısıyla, başvuranla ilgili verilen kararın da, hukuki temeli olmaması sebebiyle, aynı doğrultuda olması gerektiği sonucuna varılmıştır.
SPK’nın temyiz başvurusu üzerine, Danıştay Genel Kurulu bu kararı bozmuştur. Danıştay Genel Kurulu, 31 Mayıs 2007 tarihli kararında, aynı tarihte verilen başka bir kararla, itiraz edilen karar verilirken dayanak gösterilen, yukarıda belirtilen 1 Mayıs 2006 tarihli kararı bozduğunu hatırlatmıştır. Dolayısıyla, söz konusu kararın ‘‘gerekçesini dikkate alarak, yeni bir karar verilmesi’’ zarureti doğmuştur. Danıştay Genel Kurulu, 25 Kasım 2009 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir ve dosya, yeniden incelenmesi için 13. İdare Mahkemesine geri gönderilmiştir.
Bu yargılamanın sonucuyla ilgili olarak Mahkeme’ye bilgi verilmemiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, 4487 sayılı Kanun’un SPK tarafından yanlış yorumunu benimseyen Danıştay Genel Kurulu’nun kararının, gerekçesiz olduğunu ve sadece Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında adil yargılanma hakkını değil, aynı zamanda sonuçta kendisinin uğradığı zararın ancak yarısını tazmin edebildiği dikkate alındığında, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan mülkiyet hakkını da ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
Bu bağlamda başvuran, somut olayda Danıştay Genel Kurulu’nun 25 Kasım 2009 tarihli kararının iç hukukta verilmiş nihai karar olarak kabul edilmesi gerektiğini, zira davanın yeniden incelenmesi için başvurulan 13. İdare Mahkemesi, daha önce Mahmut Bacak ve diğerleri (daha önce anılan karar) davasında yapmış olduğu gibi söz konusu karara boyun eğmekten ve başvuranın taleplerini reddetmekten başka hiçbir şey yapamayacağını savunmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Dava dosyasının mevcut durumu ve başvuran tarafından daha sonraki gelişmelerle ilgili bilgi verilmemiş olması sebebiyle, somut olayda açılan davanın halen 13. İdare Mahkemesi veya temyiz organı önünde derdest olduğunun başvuranın davasıyla ilgili henüz herhangi bir nihai karar verilmediğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, kendi vizyonunu, bu bağlamda ulusal mahkemelerin vizyonu yerine koyamayacağını bilerek, başvuranın şikâyetleri hakkında karar vermek için bu yargılamanın genel bir incelemesini yapabilecek durumda değildir.
Mahkeme, başvuranı söz konusu davanın sonuçlanmasını beklemekten muaf tutabilecek herhangi başka bir unsur bulunmadığını, başvuranın Mahmut Bacak ve diğerleri (daha önce anılan karar) davasından çıkardığı gerekçenin, somut olayla ilgili olmadığını, çünkü bu davada ileri sürülen karşılaştırılabilir şikâyetlerin de, ilgili bir nihai karar bulunmaması sebebiyle vaktinden erken sunulduğu gerekçesiyle Mahkeme tarafından bertaraf edildiğini belirtmektedir.
Sonuç olarak, başvuranın insan hakları ihlalinden mağdur olduğu kanısında olması durumunda Strazburg Mahkemesi’ne yeniden başvuruda bulunabileceğini dikkate alarak, Mahkeme’nin, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, mevcut başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermesi uygundur (diğer birçok karar arasında D.Ҫ. / Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 10684/13, §§ 71 ve 72, 7 Şubat 2017).
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 28 Eylül 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy