AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ BÖLÜM KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 39558/10
Hüseyin URUÇ / Türkiye
Başkan,
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler,
Aleš Pejchal,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 20 Ekim 2020 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
25 Mayıs 2010 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Hüseyin Uruç, 1972 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Van’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat A. Pamukçu Yördem tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran aleyhindeki ceza yargılamaları
4. Başvuran, 12 Haziran 1995 tarihli bir iddianame ile yasadışı Hizbullah örgütü üyeliğiyle suçlanmıştır; başvuran, 25 Haziran 1998 tarihinde, nihai olarak bu suçlamadan beraat etmiştir.
5. Başvuran, 18 Ocak 2001 tarihinde, aynı suçlamalarla tekrar yakalanıp tutuklanmış ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Haziran 2002 tarihli kararla, başvuranı on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
6. Yargıtay, 16 Aralık 2002 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını bozmuştur. Başvuranın ilk kez 12 Haziran 1995 tarihinde Hizbullah örgütü üyeliğiyle suçlandığını ve nihai olarak 25 Haziran 1998 tarihinde beraat ettiğini kaydeden Yargıtay, ilk iddianameden sonra herhangi bir yeni eylemin işlenip işlenmediğini tespit ederek mahkeme önündeki davanın esasen bir öncekiyle aynı olup olmadığını incelemeden başvuranın mahkûmiyetine karar verilmiş olmasının “hukuka aykırı” olduğuna kanaat getirmiştir.
7. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 27 Şubat 2003 tarihli kararda, başvuranın nihai olarak beraat ettiğini kaydetmiş ve ilk iddianamenin ardından başvuran aleyhinde herhangi bir yeni suçlamanın yokluğunda, aynı suçtan ikinci kez yargılanmama ilkesi (ne bis in idem) gereğince “ceza davasının reddine” karar vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararı aşağıdaki gibidir:
“Yasadışı Hizbullah örgütü üyeliği nedeniyle sanık Hüseyin Uruç hakkında ceza davası açılmış olmasına rağmen, yargılama ve toplanan deliller ışığında, sanığın daha önce aynı suçtan yargılandığı ve beraat ettiği kaydedilerek, nihai kararın [mevcudiyeti] dikkate alındığında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 253 § 3 maddesi uyarınca ceza davasının reddedilmesine [karar verilmiştir].”
Başvuran, iki yıl, bir ay ve yirmi gün tutuklu kaldıktan sonra aynı gün serbest bırakılmıştır.
8. 27 Şubat 2003 tarihli karar, 7 Mart 2003 tarihinde kesinleşmiş; bu karara karşı herhangi bir temyiz başvurusunda bulunulmamıştır.
2. 466 sayılı Kanun(mülga) uyarınca tazminat hukuk yolu
9. Başvuran, 15 Nisan 2003 tarihinde, daha önceki bir kararla nihai olarak beraat ettiği gerçeği göz önüne alındığında, haksız tutukluluktan dolayı Van Ağır Ceza Mahkemesinde 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davası açmıştır. Van Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 17 Haziran 2004 tarihli ilk karar, daha sonra Yargıtay tarafından 1 Şubat 2006 tarihli kararla bozulmuştur. Yargıtay, manevi tazminat olarak ödenmesine hükmedilen miktarın yetersiz olduğuna ve ilgili mahkemenin masraf ve giderleri değerlendirmek için kullanmış olduğu hesaplama yönteminde hata yaptığına karar vermiştir.
10. Van Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Haziran 2006 tarihinde, Yargıtay’ın kararına uyarak başvurana manevi tazminat olarak 15 Nisan 2003 tarihinden itibaren geçerli yasal faizle birlikte 12.000 Türk lirası (TRY, ilgili zamandaki döviz kuruna göre yaklaşık 5.930 avro) ödenmesine hükmetmiştir. Hâkimler, gerekçelerinde, başvuranın “beraat etmiş” bir birey olarak, uğradığı herhangi bir zarar nedeniyle Devletten 466 sayılı Kanun kapsamında tazminat talep etme hakkına sahip olduğunu gözlemlemişlerdir. Bu bağlamda, hâkimler, haksız yere tutuklandığı dönemde, mesleği öğretmenlik olan başvuranın, itham edildiği suçun niteliğinin ve özgürlüğünden yoksun bırakılması, çocukları ve akrabalarından ayrı kalması nedeniyle yaşadığı sıkıntının bir sonucu olarak sosyal ve aile itibarının kesinlikle zarar gördüğü sonucuna varmışlardır.
Başvuranın maddi tazminat taleplerine ilişkin olarak, hâkimler, başvuranın öğretmenlik görevine iade edilmesinden sonra, tüm maaş borçlarının kendisine ödendiğini kaydetmiştir. Bununla birlikte, hâkimler, ikinci ceza yargılamalarında oluşan yasal masraflar bakımından başvurana maddi tazminat olarak 480 TL (yaklaşık 240 avro) ödenmesine hükmetmiştir. Son olarak, hâkimler, tazminat talebiyle bağlantılı olarak oluşan masraflar ve giderler için başvurana 900 TL (yaklaşık olarak 440 avro) ödenmesine hükmetmiştir.
11. Yargıtay, 20 Ocak 2010 tarihli kararla, kendisine göre 550 TL (yaklaşık olarak 270 avro) olması gereken, maddi tazminat olarak ödenmesine hükmedilen meblağı re’sen (ex proprio motu) düzelterek Ağır Ceza Mahkemesinin kararını esastan onamıştır.
12. Başvurana, 23 Haziran 2010 tarihinde, toplam 33.800 TL (ilgili zamandaki döviz kuruna göre yaklaşık 17.600 avro) ödenmiştir.
B. İlgili İç Hukuk
13. Mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun duruşmanın bitmesi ve hüküm ile ilgili 253. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“... Duruşmanın sona erdiği tefhim olunduktan sonra hüküm verilir.
Sanığın beraatine veya mahkûmiyetine, davanın reddine veya düşmesine ve muhakemenin durmasına dair kararlar hükümdür.
Aynı konuda, aynı sanık için evvelce verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava var ise davanın reddine karar verilir.
...”
Mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun yürürlükten kaldırılmasından sonra bu hüküm, yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223 § 7 maddesine dâhil edilmiştir.
14. İlgili zamanda yürürlükte olan Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında 466 sayılı Kanun’un 1(6) maddesi, aşağıdaki gibidir:
1(6). Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına..., veyahut beraatlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
...
“kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar Devletçe ödenir”.
ŞİKÂYET
15. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine dayanmış ve özellikle, daha önce nihai olarak beraat ettiği eylemlerden dolayı tutuklanmasının haksız olduğu hususunda şikâyette bulunmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
16. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine dayanarak, daha önce nihai olarak beraat ettiği eylemler nedeniyle iki yıldan fazla bir süredir haksız yere tutuklu kaldığından şikâyetçi olmuştur.
17. Hükümet, 23 Haziran 2010 tarihinde başvurana, tutukluluğu için tazminat olarak 33.800 TL ödendiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, Hükümet, Mahkeme’yi, başvuranın artık 34. madde anlamında mağdur olduğunu iddia edemeyeceği için, somut başvuruyu, Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu beyan etmeye davet etmiştir.
18. Başvuran, Hükümetin argümanına itiraz etmiştir.
19. Mahkeme, “ulusal makamlar ya açıkça ya da esasen Sözleşme ihlalini kabul edip tazmin etmedikçe, başvuranın lehindeki karar veya tedbirin, ilke olarak, onu “mağdur” statüsünden çıkarmak için yeterli olmadığını” yinelemektedir (bk., örneğin, Dalban/Romanya [BD], no. 28114/95, § 44, AİHM 1999-VI). Dolayısıyla, Mahkeme’nin, Sözleşme ile korunan bir hakkın ihlal edildiğinin yetkililer tarafından en azından esasen kabul edildiğini ve tazminin uygun ve yeterli olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini doğrulaması gerekmektedir (bk., diğer kararlar arasında, Scordino/İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, § 193, AİHM 2006-V).
20. Mahkeme, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin başvuran aleyhindeki ceza davasını reddetmesinden sonra, başvuranın Van Ağır Ceza Mahkemesinde 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davası açtığını, söz konusu mahkemenin başvurana “haksız” tutukluluğu için tazminat olarak manevi tazminat olarak 12.000 TL, maddi tazminat olarak 480 TL ve masraflar ve giderler için 900 TL ödenmesine hükmettiğini gözlemlemektedir. Söz konusu mahkeme, bu hükmü verirken, başvuranın “beraat etmiş olduğu”na kanaat getirmiş ve sadece “beraatine” dayanmıştır. Mahkeme, bir beraat kararının ardından tazminat davası açılması bağlamında, Türk mahkemelerinin, 466 sayılı Kanun uyarınca, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunu kabul etmek bir yana bunu esas yönünden dahi incelemek zorunda olmadığını gözlemlemektedir. Tazminata hükmedilmesi, başvuranın beraatinin otomatik bir sonucu olduğundan, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine dair bir tespit anlamına gelmemiştir (bk., bu bağlamda, Medeni Kavak /Türkiye, no. 13723/02, § 34, 3 Mayıs 2007, ve Elğay /Türkiye, no. 18992/03, § 32, 20 Ocak 2009; İtalyan davalarında benzer bir yaklaşım için, bk., Labita /İtalya [BD], no. 26772/95, § 143, AİHM 2000-IV). Bu nedenle, somut davada, başvuranın tazminat davasını karara bağlayan Van Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluğunun hukuka aykırı olup olmadığını hiçbir şekilde incelememiştir ve bu mahkemenin kararı, söz konusu özgürlükten yoksun bırakmayla ilgili olarak herhangi bir usulsüzlük olduğu iddiasının açıkça veya esasen kabulünü içermemektedir.
21. Mahkeme, bununla birlikte, ceza davasının reddine ilişkin karar için aynı durumun geçerli olmadığını kaydetmektedir. Aslında, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın itham edildiği suçtan nihai olarak beraat ettiği ve mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 253 § 3 maddesinde yer alan aynı suçtan ikinci kez yargılanmama (ne bis in idem) ilkesi uyarınca aynı eylemler nedeniyle ikinci kez yargılanamayacağı gerekçesiyle ceza davasını reddetmeye karar vermiştir. Bu, beraat kararından ayırt edilmesi gereken özel bir durumdur. Mahkeme’nin kanaatine göre, Devlet Güvenlik Mahkemesinin ceza davasını reddetme kararı, başvuranın tutukluluğunun iç hukuka, yani eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 253 § 3 maddesine aykırı olduğuna dair zımni bir kabul teşkil etmiştir ve bu tespit, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka aykırı niteliğinin, en azından esasen, yerel makamlar tarafından tanındığı şeklinde kabul edilebilir (benzer bir yaklaşım için, bk., Adıgüzel ve Diğerleri/Türkiye, no. 65126/09, § 28, 13 Şubat 2018). Ayrıca, Mahkeme, Yargıtay’ın, kararında, başvuranın mahkûmiyetinin hukuka aykırı olduğunu ve bu mahkûmiyetin bir sonucu olarak tutukluluğunun da hukuka aykırı olduğunu açıkça kabul ettiğini kaydetmektedir.
22. Bu nedenle, başvurana sağlanan tazminin uygun kabul edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Mahkeme, bu hususu tespit ederken, benzer davalardaki kendi uygulamasını dikkate alacaktır. Bu durum, yerel makamların tespit edilen ihlali tazmin etmek amacıyla başvurana bir meblağ ödenmesine hükmettiği durumlarda, hükmedilen meblağın Mahkeme’nin hükmedeceği meblağa karşılık gelmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Bu husus, ihlalin niteliği ve bunun öncelikli olarak Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlama görevi olan yerel makamlar tarafından hangi şekilde ve hızlılıkla tespit edildiği de dâhil olmak üzere tüm ilgili koşullar ışığında belirlenmelidir. Bununla birlikte, ulusal düzeyde verilen adil tazmin miktarı, davanın kendine özgü koşullarında açıkça yetersiz olmamalıdır (bk., Žúbor/Slovakya, no. 7711/06, § 63, 6 Aralık 2011, ve Hebat Aslan ve Firas Aslan/Türkiye, no. 15048/09, § 44, 28 Ekim 2014).
23. Somut davada, Van Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tazminat davası açtığı tarihten itibaren yasal faizle birlikte, başvurana, manevi tazminat olarak 12.000 TL, maddi tazminat olarak 480 TL (Yargıtay tarafından 550 TL olarak yeniden değerlendirilmiştir) ve masraf ve giderler için 900 TL ödenmesine hükmetmiştir. Başvuran, hiçbir şekilde, ödenmesine hükmedilen miktarların yetersiz olduğunu iddia etmemiştir. Başvurana, 23 Haziran 2010 tarihinde, Van Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kendisine ödenmesine hükmedilen toplam 33.800 TL (ilgili zamandaki döviz kuruna göre yaklaşık 17.600 avro) ödenmiştir. Mahkeme’nin kanaatine göre, bu meblağın açıkça yetersiz olduğu değerlendirilemez. Mahkeme, ayrıca, başvuranın ikinci ceza yargılamalarından sonra aleyhindeki suçlamalardan aklanmasının ardından, öğretmenlik görevine iade edildiğini ve tutukluluğu sırasında almadığı tüm maaşların kendisine ödendiğini kaydetmektedir.
24. Bu doğrultuda, iç hukukta sağlanan tazmin yeterli ve uygun görüldüğünden, başvuran artık Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ihlalinin “mağdur”u olduğunu iddia edemez. Mahkeme, bu nedenle, Hükümetin bu konudaki itirazını kabul etmektedir.
25. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyet, 35 § 3 (a) maddesi anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmamaktadır ve bu şikâyet, Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
26. Son olarak, Sözleşme’nin 5 § 5 maddesi kapsamındaki şikâyet başlangıçta Hükümete bildirilmiş olsa da, dava dosyasında yer alan belgeler incelendiğinde, bu şikâyetin başvuran tarafından Mahkeme önünde esas yönünden dahi dile getirilmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 26 Kasım 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy