Sanık hakkında, nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen mahkumiyete ilişkin hükme yönelik, sanık müdafisi tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuş olmakla, dosya incelenerek görüşüldü:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 02/10/2018 tarih ve 2017/21-263 Esas, 2018/397 Karar sayılı ilamında "... Oldukça geniş bir kavram olan savunma hakkı, şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar, bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla da toplumu ve yine adaleti sağlama yükümlülüğü bulunan Devleti ilgilendirmektedir. Çünkü ceza yargılamasında savunma, yargılamanın sonucunda verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan, hükmün doğru olmasını sağlar. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı, susma, soru sorma, kendi aleyhine işlemlere katılmama, tercümandan yararlanma, kanıtların toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma… gibi hakların yanında müdafiden yararlanma hakkını da içerir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın "Temel haklar ve ödevler" bölümünde yer alan 36. maddesinde savunma hakkı; "Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" şeklinde düzenlenmiş olup "temel hak" niteliğine uygun olarak savunma hakkı verilmemesi veya savunma hakkının sınırlandırılması durumunda verilen karar hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi, yargı mercilerince her aşamada nazara alınması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın herhangi bir nedenle sınırlandırılması da mümkün değildir. Nitekim 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesinin birinci fıkrası uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 308. maddesinin 8. fıkrasına göre savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma, Anayasamızın 36. maddesiyle anayasal güvence altına alınan meşru bir yol, müdafi de savunmanın meşru bir aracıdır. Dolayısıyla söz konusu hüküm, müdafi aracılığı ile savunulmayı da anayasal güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “adil yargılanma hakkını” düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının b ve c bentlerinde de; “her sanığın en azından... b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak; c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak…” hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Buradan çıkarılması gereken sonuç; savunma hakkının, temel insan hakları arasında yer alan hak arama özgürlüğünün bir gereği olduğu ve avukatın yardımından yararlanma hakkının da, savunma hakkından ayrı düşünülemeyeceği gerçeğidir. Anılan sözleşme hükümlerinde sanığın en azından kendi kendini savunma hakkı bulunduğu belirtilmekle, mahkeme huzurunda doğrudan savunmasını yapabilmesi için duruşmada hazır bulunma hakkının varlığı da zımnen kabul edilmiştir, ............. sanıklar müdafisinin aynı dilekçe ile ileri sürdüğü sanık ...’in sağlık mazereti nedeniyle duruşmaya katılamayacağı ve her iki sanık yönünden son savunmalarını hazırlamak için süre talebine ilişkin yerel mahkemece olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken bu hususlarda da herhangi bir karar verilmediği; bu bağlamda sanıklar müdafisince, 17.11.2015 havale tarihli dilekçe ile; müvekkillerinden birisinin sağlık, kendisinin de mesleki mazereti dile getirilerek son savunmalarını yapmak için süre isteminde bulunulmasına rağmen, yerel mahkemece mesleki mazeretin yerinde ve hukuki olmayan gerekçeyle reddedilip diğer talepler hakkında ise olumlu veya olumsuz bir karar verilmeden, sanıklar ve müdafilerinin yokluğunda mahkûmiyet hükmü kurulmasının, Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “adil yargılanma hakkını” düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının b ve c bentlerinde yer alan hükümleri göz önüne alındığında sanıkların savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olduğu açıktır ..." şeklinde belirtilmiş olup,
Yukarıda belirtilen Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı doğrultusunda somut olay incelendiğinde, sanık müdafisi Av. ...'in, 25/03/2020 tarihli sunduğu dilekçe ile özetle; "... Dünya ve ülkemizde görünen Covid-19 virüsü nedeniyle Bilim Kurulu'nun aldığı karar nedeniyle tutuklu ve ivedi işler hariç duruşmaların ertelenmesine yönelik yazısı dikkate alınarak duruşmanın ertelenmesine ..."karar verilmesini talep etmesine rağmen, sanık müdafinin mazeretinin hukuki olmayan gerekçe ile reddedildiği, ülkemizde etkisini gösteren pandemi nedeniyle, sanık ve müdafilerin, duruşmaların ertelenmesini istemelerinin en başında bir "insan hakkı olduğu", salgın olduğu bir dönemde tarafların duruşmaya katılmalarının beklenemeyeceği, zaten Devletin ve kanun koyucunun da muradının duruşmaları en aza indirgeyerek, hem davanın taraflarını hem de hakim ve adliye çalışanlarını pandemi karşısında korumak olduğu, bilakis kısa süre içerisinde de çıkan kanuni düzenlemeler ile bu hususun sağlanmaya çalışıldığı, yargısal faaliyetlerin devamı açısından ancak ivedi ve zorunlu hal olması durumunda duruşmalarının yapılabileceği, ancak bunun da somut ve objektif kriterlere göre belirlenmesi gerektiği, dosya bir bütün halinde ele alındığında duruşma yapılmasını zorunlu ve ivedi kılacak bir hususun olmadığı (zamanaşımı, tutuklu hal vs gibi), netice itibari ile sanık müdafinin yokluğunda duruşma yapılarak, sanık müdafinin savunmalarının alınması ve delil sunma imkanı sağlanmadan, sanığın mahkumiyetine karar verilmek suretiyle savunma hakkının kısıtlanması suretiyle CMK'nun 289/1-e maddesine aykırı olarak kanunen hazır bulunması gereken kişilerin yokluğunda karar verilmesi,
Yasaya aykırı, sanık müdafisinin istinaf başvurusu bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı CMK'nun 280/1-e maddesi gereğince BOZULMASINA,
Dosyanın hükmü bozulan ilk derece mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 08.07.2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)