AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 49659/18
Muazzez VAİZOĞLU ve diğerleri/Türkiye
22 Haziran 2021 tarihinde,
Başkan
Aleš Pejchal,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”), 3 Ekim 2018 tarihinde yapılan yukarıda belirtilen başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ve başvuranlar tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran tarafların isim listesi karar ekinde yer almaktadır. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat H.T. Ulus tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
3. Dava, Çankaya’da (Ankara) bulunan bir taşınmaz ile ilgilidir. Taşınmazın toplam alanı 26.564m2’dir.
4. Başvuranlar, aşağıda belirtilen alanların malikidirler:
- Aynur Sönmezer, Ayla Ercan, İlhan Cihanbilir, Mualla Cihanbilir, Ayhan Cihanbilir: 123 m2 (müşterek)
- Halil Pakdemir: 65 m2
- Keziban Türkgenç: 124 m2
- Mualla Vaizoğlu: 164 m2
5. Taşınmaz, 9 Mart 1989 tarihinde, imar planında “halk sağlığı tesisleri alanı” olarak sınıflandırılmıştır.
6. Başvuranlar, 27 Ekim 2014 tarihinde, taşınmazın mülkiyetinin idareye devredilmesine karar vermesi ve kendilerine ödenmesi gereken tazminat tutarını belirlemesi amacıyla, Ankara İdare Mahkemesine başvurmuşlardır.
7. Ankara İdare Mahkemesi, 18 Kasım 2016 tarihli kararla, başvuranların taleplerini reddetmiştir. Ankara İdare Mahkemesi aşağıdaki gerekçeye dayanmıştır.
8. Ankara İdare Mahkemesi öncelikle, ilke olarak, inşaat sınırlamasından etkilenen bir mülk hakkında ortaya çıkan uzun vadeli bir belirsizliğin, mülkün malikine aşırı nitelikte özel bir yük getireceğini ve kamu yararı gereği ile mülkiyet hakkının korunması arasında sağlanması gereken adil dengeyi bozacağını belirtmiştir. Ankara İdare Mahkemesi bu bağlamda, Hakan Arı/Türkiye (No.13331/07, 11 Ocak 2011) davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen karara dayanmıştır.
9. Ankara İdare Mahkemesi ardından, taşınmaz üzerinde Belediye tarafından el koymanın söz konusu olmadığını tespit etmiştir.
10. Son olarak Ankara İdare Mahkemesi, 14 Temmuz 2015 tarihinde 1/5000 ölçekli uygulama imar planının değişikliğe uğradığını ve söz konusu mülkün “sağlık tesisine tahsis edilmiş özel alan” olarak sınıflandırıldığını ve dolayısıyla mülkün üzerine özel bir sağlık tesisi inşa edilmesine, bu tesisin üçüncü şahıslara kiralanmasına veya satılmasına imkân verildiğini tespit etmiştir.
11. Ankara İdare Mahkemesi dolayısıyla, ilk kısıtlamanın kaldırıldığını değerlendirmiştir.
12. Ankara İdare Mahkemesi, taşınmazın bundan böyle kamu kullanımı yerine özel bir kullanıma tahsis edilmesi nedeniyle, başvuranların taşınmazının kamulaştırılmasının yasal olarak artık mümkün olmadığı sonucuna varmıştır.
13. Başvuranlar, davayı bir üst mahkemeye taşımışlardır.
14. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 16 Mart 2017 tarihinde, itiraz edilen kararı bütün hükümleriyle onamıştır.
15. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesine başvurmuşlardır.
16. Anayasa Mahkemesi, 26 Nisan 2018 tarihinde, başvuranlar tarafından yapılan başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karar, 2 Mayıs 2018 tarihinde tebliğ edilmiştir.
17. Anayasa Mahkemesinin gerekçesi aşağıdaki gibidir:
18. Anayasa Mahkemesi öncelikle, başvuranların taşınmazının bundan böyle inşa edilebilir olduğu ve ilk kısıtlamanın idare tarafından kaldırıldığını gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi, taşınmazda yalnızca özel sağlık kuruluşu yapılabilecek olmasının mülkiyet hakkının kısıtlanması olarak değerlendirilebileceğini, ancak bu durumun kamu yararı ile ilgililerin temel haklarının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi bozacak nitelikte başvuranlara hukuka aykırı ve aşırı yük yüklediği şeklinde değerlendirilemeyeceğini eklemiştir. Anayasa Mahkemesi, bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Sporrong ve Lönnroth/İsveç (23 Eylül 1982, A serisi No. 52) davasında verilen karara dayanmıştır.
İlgili İç Hukuk Kuralları ve UygulamasıMülkiyet hakkının tanınması ve idarenin sorumluluğu19. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
20. Anayasa’nın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkraları uyarınca:
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
21. Bu ilkenin sonucu, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11 ila 13. maddelerinde tanımlanmaktadır. Bu hükümler gereğince, idari bir eylemden doğan zarar nedeniyle mağdur olan herkes, iddia edilen eylem tarihinden itibaren bir yıl içinde idareye başvurarak tazminat talebinde bulunabilir. Talebin kısmen veya tamamen reddi halinde veyahut talep hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde, idare mahkemeleri önünde mağdur idari dava açabilir.
22. Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.”
Arazi kullanım planı ve kamulaştırmaya ilişkin ilkelera) Yol gösterici ilkeler ve içtihat
23. 3194 sayılı Kanun’un 5 ve 6. maddeleri, nazım imar planı ve uygulama imar planı kavramlarını tanımlamaktadır:
“Nazım imar planı, kadastro statülerinin belirtildiği belgelere dayanılarak düzenlenen ayrıntılı açıklamalı bir raporla birlikte eksiksiz bir plandır. Uygulama imar planının geliştirilmesinde temel teşkil etmektedir. Uygulama imar planı, farklı bölgeleri oluşturan unsurların ayrıntılarını içermektedir (...) Plan, aşamalı geliştirme projesinin uygulama aşamalarını belirtmektedir.”
24. Aynı Kanun’un 7. maddesinde, nüfusu 10.000’i aşan yerleşim yerlerinin imar planlarının yaptırılmasının mecburi olduğu belirtilmektedir.
25. 10. madde uyarınca, belediyeler imar planlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlarlar. Beş yıllık imar programlarının görüşülmesi sırasında ilgili yatırımcı kamu kuruluşlarının temsilcileri görüşleri esas alınmak üzere Meclis toplantısına katılır. Bu amaçla gerekli ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur. İmar programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder.
26. Mevcut durumda, Anayasa Mahkemesi kararının ardından yürürlükten kaldırılan 13. maddenin 1. fıkrasında, özellikle resmi kurum, okul, yol ve yeşil alan yapımına ayrılan alanlarda yapı ruhsatı ve yenileme ruhsatı verilemeyeceği öngörülmekteydi. Bununla birlikte, buna dair imar planlamasının kabul edilmesinden beş yıl sonra durumun yeniden incelenmesini talep etmek mümkün olmaktaydı. Bir imar ruhsatı, ancak yetkili makamın ilgili taşınmazlarda bir kamusal alan veya bina inşa etmekten vazgeçmiş olması durumunda, değişikliğe uğrayan imar planlamasına göre verilebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, 29 Aralık 1999 tarihli kararında (kk. E. 1999/33, K. 1999/51), bu maddenin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptal edilmesine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi nitekim, (yukarıda belirtilen Avrupa İnsan Haklarının Sporrong ve Lönnroth kararını dikkate alarak, getirilen kısıtlamanın mülkiyet hakkının özünü boşalttığı ve kamu yararı gereğiyle haklı gösterilemeyeceğini değerlendirmiştir.
27. Öte yandan, 15 Aralık 2010 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından verilen karardan ve (yukarıda belirtilen) Hakan Arı davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen karardan sonra, mevzuatta değişiklik yapılmış ve imar planında ayrılmış bir yere tahsis edilen mülk malikleri lehine cayma hakkı tesis edilmiştir. Bundan böyle, imar planlamasında yer aldığı için inşa edilmeyecek duruma gelen mülkün maliki, beş yıllık sürenin bitiminden sonra taşınmazın kamulaştırılmasını talep edebilmektedir.
b) İmar yönetmeliği ve kamulaştırma uygulama koşulları
28. 3 Temmuz 2017 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan İmar Yönetmeliğinin 4. maddesinde sağlık tesisi imar planında sağlık tesisi bölgelerini etkilenen alanlar olarak tanımlamaktadır. Sağlık kuruluşlarına tahsis edilen her bir bölge için, kamusal alana mı yoksa özel alana mı ait olduğu belirtilmektedir. Bu bölgeler, hastane, doğum hastanesi, dispanser, poliklinik, diş bakım merkezi veya fizyoterapi ve rehabilitasyon merkezi yapımında kullanılabilmektedir. Özel sağlık kuruluşlarına tahsis edilecek alanlar belirlenmeden önce, Sağlık Bakanlığına danışılmaktadır.
29. 24 Nisan 2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun ile değiştirildiği şekliyle, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun somut olayla ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
KAMULAŞTIRMA KOŞULLARI
Madde 3: İdareler, (...) kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini (...) ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.
(...)
4650 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle eklenen fıkra) İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz.
c) Anayasa Mahkemesinin İlgili İçtihadı
30. Anayasa Mahkemesinin 1 Mart 2018 tarihli (başvuru No. 2017/29144) kararının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“Mevcut davada, başvurana ait taşınmaz şehir planlamasında önce "kamu sağlık tesisi alanı", ardından "özel sağlık tesisi alanı" olarak sınıflandırılmıştır.” İmar planlamasındaki bu değişiklikler, başvuranın taşınmazının kullanımına getirilen kısıtlamalar nedeniyle, ilgilinin mülkiyet hakkına bir müdahale teşkil etmektedir.
İtiraz edilen müdahalenin yasal bir dayanağı bulunmaktadır. Söz konusu müdahale, 3194 Sayılı İmar Kanunun 10. maddesine dayanmaktadır.
Anayasa’nın 35. maddesi gereğince, mülkiyet hakkı kamu yararı amacıyla kısıtlanabilmektedir. Bu kısıtlama, Anayasa’nın 2. maddesinde ve Anayasa Mahkemesinin kararında amaçlanan ilke olan sosyal Devlet ilkesine yakından bağlantılıdır. Kamu yararı kavramı, sosyal Devletin tanımında dikkate alınması gereken unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, sosyal Devlet ilkesini yerine getirmek için idare tarafından zaman zaman farklı ekonomik ve sosyal politikalar uygulanabilmektedir. Böylelikle, kamu menfaati amacıyla, bu politikaları uygulamak için mülkiyet hakkında kısıtlamalar getirmek gerekli olabilmektedir (Anayasa Mahkemesi, Ek No. 2000/77, 21 Kasım 2000 tarihli ve 2000/49 Nolu karar).
Bireysel yarardan üstün bir ortak yarar olan kamu yararı, Anayasa’nın 35. maddesi bakımından mülkiyet hakkına kısıtlama getirilmesinin haklı kabul edilmesine yönelik bir sebep teşkil etmektedir.
Ancak mülkiyet hakkı yalnızca kamu yararı için sınırlandırılabilir (Yunis Ağlar kararı, 21/1/1999 tarihli, No. 2013/1239, § 28). Kullanılan araçlar ile hedeflenen amaç arasında orantılılık ilişkisi bulunmalıdır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982 tarihli AİHM kararı, § 69).
İmar planının genel amacı, kamu menfaati çerçevesinde hukuki bir çerçeve oluşturmaktır. 3194 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak amacıyla düzenlendiği belirtilmektedir. Arazi kullanım planlaması, kamu hizmetleri, özel yapı alanları ve tarım alanları için yeterli alanları sağlamalıdır.
Kanun, organize kentsel gelişmeyi sağlama amacına ek olarak, halkın istihdama erişim, dinlenme, konaklama, sağlık kuruluşları ve sosyo-kültürel mekanlar gibi ortak ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Amaç, vatandaşların toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli altyapıya sahip, sağlıklı ve organize bir ortamda yaşamalarını sağlamaktır.
Somut olayda, başvuranın taşınmazı "özel sağlık kuruluşları alanı" olarak sınıflandırılması nedeniyle, yeni şehir planlamasına uygun olarak burada inşaatın mümkün hale geldiği kabul edilmelidir. Böylelikle, taşınmazın şehir planlamasında "halk sağlığı kurumları alanı" olarak sınıflandırılması durumunda geçerli olan ilk kısıtlamalar kaldırılmıştır.
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, taşınmazda yapılacak yapının mutlaka özel sağlık kuruluşu olmasının gerekmesinin mülkiyet hakkının kısıtlanması olarak değerlendirilebileceği, ancak tüm bunlara rağmen, bu durumun kamu yararı ile ilgilinin temel hakları arasında korunması gereken adil dengeyi bozacak şekilde başvurana yasaya aykırı ve aşırı bir yük yüklediğinin düşünülemeyeceği kabul edilmelidir.”
ŞİKÂYETLER
31. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, taşınmazlarının herhangi bir karşılık ödenmeksizin sağlık tesisi alanı olarak tahsis edilmesinin, bu taşınmazlarının potansiyel kullanımını kısıtladığını ve mülkiyet haklarını ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
32. Başvuranlar davanın koşullarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
33. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, başvuranların itiraz ettikleri, birçok kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet öncelikle, başvuranların ilk kısıtlamanın kaldırılması nedeniyle, mağdur sıfatlarının bulunmadığı değerlendirmektedir. Hükümet ardından, başvuranların ihtilaf konusu imar planlamasına itiraz etmemesi ve bu imar planlamasının iptalini talep etmemeleri nedeniyle, iç hukuk yollarını tüketmediklerini iddia etmektedir. Hükümet, ilgililerin uzun yıllar boyunca pasif kaldıklarını ve ilgili idareye idari bir başvuruda bulunmadıklarını veya mülklerinin kamu hazinesine ait mülklerle değiştirilmesini talep etmediklerini işaret etmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranların tam yargı davası için idare mahkemelerine başvurmaları gerektiği kanaatine varmaktadır. Hükümet sonuç olarak, başvuranların şikâyetlerinin her hâlükârda açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda Hükümet, ulusal mahkemeler tarafından kamu yararı ile mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi bozacak şekilde başvuranların aşırı ve özel bir yüke maruz bırakılmadığını değerlendirdiklerini ileri sürmektedir.
34. Başvuranlar şikâyetlerini yinelemektedir. Başvuranlar, mülkiyete saygı haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, taşınmazlarının uzun yıllardır etkilendiği kısıtlama nedeniyle, mülklerini normal bir şekilde kullanamamaktan ve mülkiyet haklarının tüm özelliklerinden yararlanamamaktan şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, taşınmazın bundan böyle bir "özel sağlık tesisi alanı" olarak sınıflandırılmasının, kendilerine göre, mülklerine saygı haklarının orantısız ihlalini ortadan kaldırmadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, idarenin taşınmazlarını kamulaştırması gerektiğini değerlendirmektedirler.
35. Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazların tamamı hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır, zira başvurunun aşağıda belirtilen nedenlerle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
36. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi uyarınca, Sözleşme ve Protokolleri gereğince bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1998‑I ve Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
37. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin yalnızca 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
38. Mahkeme, içtihadına göre, mülkiyet hakkını özü itibarıyla güvence altına alan 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesinin üç farklı kural içerdiğini hatırlatmaktadır (bk örneğin, Lekić/Slovenya [BD], No. 36480/07, § 92, 11 Aralık 2018): Birinci paragrafın birinci cümlesinde belirtilen ve genel bir niteliğe sahip olan ilk kural, mülkiyete saygı ilkesini açıklar, aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılma konusunu ele almakta ve bunun için çeşitli şartlar ortaya koymaktadır; ikinci paragrafta kaydedilen üçüncü kural ise, Devletlere, diğerleri arasında, mülklerin kullanımını genel menfaate uygun olarak düzenleme yetkisi tanımaktadır. Mülkiyet hakkının belirli ihlal örneklerine ilişkin ikinci ve üçüncü normlar, birinci maddede yer alan ilke ışığında yorumlanmalıdır (bk. diğer birçok karar arasında Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti [BD], No. 60642/08, § 98, AİHM 2014 ve Broniowski/Polonya [BD], No.31443/96, § 134, AİHM 2004‑V).
39. Mahkeme’nin yerleşik içtihadına göre, bir taşınmazın, imar planında, daha sonra kamulaştırılması amacıyla sosyal tesis inşaatına tahsis edilmesi sebebiyle üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi uyarınca bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıda belirtilen Hakan Arı, § 37 ve Ziya Çevik/Türkiye, No. 19145/08, § 46, 21 Haziran 2011).
40. Sözleşme’ye Ek 1. No.’lu Protokolün 1. maddesi, her şeyden önce ve özellikle, kamu makamlarının mülkiyetlere saygı hakkından yararlanma çerçevesinde müdahalesinin yasal olmasını gerektirmektedir. Demokratik toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü, Sözleşme’nin tüm maddelerinde var olan bir kavramdır (Ex-roi de Grèce ve diğerleri/Yunanistan [BD], No. 25701/94, § 79, AİHM 2000-XII).
41. Somut olayda, arazi düzenlemesine ilişkin genel politikadan kaynaklanan müdahalenin yasaya uygunluğu ve amacı, herhangi bir sorun yaratmamaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, arazi düzenlemesi kadar karmaşık ve zor bir alanda, Sözleşmeci Devletlerin imar politikalarını yürütmek için geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69 A serisi No. 52, Mellacher ve diğerleri/Avusturya, 19 Aralık 1989, § 55, A serisi No. 169, Chapman/Birleşik Krallık [BD], No. 27238/95, § 104, AİHM 2001‑I, Elia S.r.l./İtalya, No. 37710/97, § 77, AİHM 2001‑IX, Saliba ve diğerleri/Malta, No. 20287/10, § 45, 22 Kasım 2001, ve Terazzi S.r.l./İtalya, No. 27265/95, § 85, 17 Ekim 2002). Açıkça keyfi veya mantıksız bir seçimin yapılmaması nedeniyle, Mahkeme, bu politikanın amaçladığı sonuçların ulusal düzeyde elde edilmesi için en uygun araçlara ilişkin olarak ulusal makamların değerlendirmesinin yerine kendi değerlendirmesini koyamayacaktır (Galtieri/İtalya (kk.), No.72864/01, 24 Ocak 2006 ve Campanile ve diğerleri/İtalya (kk.), No. 32635/05, § 31, 15 Ocak 2013). Ayrıca, arazi düzenlemesi kapsamında, mevzuata getirilen değişiklik genel olarak kabul edilmekte ve uygulanmaktadır. Nitekim her ne kadar parasal alacakla ilgili hak sahipleri, genel olarak, kesin ve soyut haklardan yararlanabilseler de, farklı nitelikteki haklarla ilgili olan ve özünde gelişen alanlar olan, imar veya arazi düzenlemesi konularında aynı durum geçerli olmamaktadır (Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, No. 62543/00, § 70, AİHM 2004-III ve yukarıda anılan Galtieri kararı).
42. Mahkeme, davanın koşullarında, başvuranların taşınmazının Belediye tarafından el konulmadığını tespit etmektedir. Başka bir ifadeyle, resmi olarak mülkiyetten yoksun bırakma söz konusu olmamıştır, zira başvuranların mülkiyet haklarına müdahale edilmemiştir.
43. Bununla birlikte Mahkeme, Devletin tutumunun Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine uygunluğunu değerlendirmek için Sözleşme’nin “somut ve etkili” hakları korumayı amaçladığını akılda tutarak söz konusu çeşitli menfaatlerin kapsamlı bir incelemesini yapmalıdır. Mahkeme, görünenin ötesine geçmeli ve ihtilaf konusu durumun gerçekliğini aramalıdır (Brumărescu/Romanya [BD], no. 28342/95, § 76, AİHM 1999-VII).
44. Mahkeme, söz konusu mülkün öncelikle “kamusal sağlık tesisi alanı” olarak sınıflandırıldığını ve inşa edilemezliğe maruz kaldığını ve ardından "özel sağlık tesisi alanı" olarak yeniden sınıflandırıldığını tespit etmektedir. İkinci tedbir, yapının yerel imar planında belirlenen amaçlara uygun olması koşuluyla, bu mülkü inşa edilebilir hale getirmiştir. Başka bir deyişle, taşınmazın kullanılması amaçlanan kısıtlama hafifletilmiştir.
45. Mahkeme, başvuranların bir müdahale olduğu kanaatine vardıkları bu tedbirlerin genel kamu yararı ile temel haklarının korunması arasında “adil bir dengenin” kurulmadığını iddia ederek, yerel mahkemelere başvurduklarını kaydetmektedir. Başvuranların tazminat talepleri, ulusal mahkemeler tarafından gerektiği gibi incelenmiştir. Ulusal mahkemeler, tarafların iddialarını ve ilgili bütün delil unsurlarını çelişkili bir şekilde dinledikten sonra, başvuranların tazminat hakkını doğuran bir zarara maruz kalmadıkları kanaatine varmışlardır. Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarının, keyfi veya açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılmasına imkân veren hiçbir unsurun bulunmadığı kanaatine varmaktadır.
46. Ulusal mahkemelerin etkin bir şekilde altını çizdiği gibi, imar planı değişikliğinin söz konusu ilk kısıtlamayı hafifletme etkisine sahip olmuştur. Bundan böyle mülk, yapının özel sağlık tesisi olması koşuluyla, inşa edilebilir olarak sınıflandırılan bir bölgede yer almaktadır. Taşınmaz aynı zamanda, bu türden bir yatırım yapmak isteyen kişilere başvuranlar tarafından satılabilir veya kiralanabilmektedir.
47. Mahkeme, bu bağlamda Verga ve Cannarella/İtalya ((kk.), No. 20984/08, 15 Kasım 2016 [komite]) davasında benzer bir şikâyeti daha önce incelediğini ve kabul edilemez olduğuna karar verdiğini (aynı anlamda bk. ayrıca Reale/İtalya (kk.), No.16430/13, §§ 35-37, 15 Eylül 2020 [komite] ve Muammer Şahin ve diğerleri/Türkiye (kk.), No. 14732/19, 20 Nisan 2021 [komite]) kaydetmektedir.
48. Mahkeme, davanın koşullarında esasa bakan mahkemeler ve Türk Anayasa Mahkemesi gibi, idare tarafından yapılan ve başvuranlar tarafından ileri sürülen kısıtlamanın ilgililerin Sözleşme’ye Ek 1. No.’lu Protokolün 1. maddesi anlamında, mülkiyet hakkının korunması ve kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeyi bozmadığı kanaatine varmaktadır.
49. Nitekim Mahkeme, bu konuda, yerel mahkemeler önündeki davanın konusunun, taşınmazın mülkiyetinin İdareye devredilmesi ve başvuranlara ödenen tazminat tutarının belirlenmesi olduğunu gözlemlemektedir. Hâlbuki imar planını değiştiren idare, ihtilaf konusu alanın bundan böyle bir sağlık tesisinin yapımına ayrılmış kamusal alan olmaktan çıkması ve sağlık tesisi yapımına ayrılmış özel alan haline gelmesi nedeniyle, başvuranların taşınmazlarını yasal olarak kamulaştırmak durumunda değildi.
50. Mahkeme ayrıca, başvuranların taşınmaz üzerinde inşaat yapma niyetlerini hiçbir şekilde belirtmediklerini, idareden imar planında değişiklik talep etmediklerini ve özellikle 1989 tarihli imar planından kaynaklanan kısıtlamayı ileri sürerek, inşaat ruhsatı almaya yönelik idari işlemler başlatmadıklarını kaydetmektedir. Başka bir ifadeyle, başvuranlar, 1989’den 2014’e kadar olan süre için uzatılmış inşaat yasağından şikâyet etmemişlerdir. Başvuranlar ancak, 2014 yılında itiraz etmişlerdir. Başvuranlar, bu tarihe kadar, idarenin kendi taşınmazları hakkında kamulaştırma işlemi yapmasını pasif olarak beklemekle yetinmektedirler. İdare, 2015 yılından itibaren, ileri sürülen kısıtlamayı önemli ölçüde hafifleterek taşınmazı çevreleyen belirsizliği ele almıştır. Mahkeme’ye göre bu davada, Hakan Arı (yukarıda anılan) ilke kararına kıyasla önemli bir farklılık bulunmaktadır, zira başvuranlar, artık mülklerinin durumu konusunda tam bir belirsizlik içinde değildirler (bk. söz konusu kararın 42 ve 43. paragrafları).
51. Başvuranlar bununla birlikte, sağlık tesisi yapımına ayrılmış kamusal alanın sağlık tesisi yapımına ayrılmış özel alana dönüştürülmesinin, durumlarını değiştirmediğini iddia etmektedirler.
52. Mahkeme, bu analize katılmamaktadır. Mahkeme, taşınmazlarının değerinin düştüğü ve özellikle normal piyasa koşullarında taşınmazı satma veya kiralama olanağını kaybettikleri yönündeki iddialarının spekülatif olduğu zira ilgililerin bu bağlamda somut unsurlarla desteklenen ikna edici hiçbir açıklama getirmedikleri kanaatine varmaktadır.
53. Ayrıca, bu spekülatif değerlendirmelere girmek kesinlikle Mahkemenin görevi değildir. Mahkeme, ulusal makamların, toplum ve ihtiyaçları hakkında doğrudan bilgi sahibi olmaları sayesinde, kural olarak “kamu yararının” ne olduğunu tanımlamak için uluslararası hâkime göre daha iyi bir konumda oldukları kanaatindedir. Dolayısıyla, Sözleşme tarafından kurulan mekanizma çerçevesinde, mülkiyet hakkının tüketilmesi alanında uygulanabilecek tedbirleri, mülkiyetten yoksun bırakma ve mülklerin iadesini içeren tedbirler de dâhil olmak üzere, kamu yararına ilişkin bir sorunun varlığı konusunda karar vermek ulusal makamların görevidir. Dolayısıyla ulusal makamlar, Sözleşme güvencelerinin kapsadığı diğer alanlarda olduğu gibi burada da belirli bir takdir yetkisine sahiplerdir (Jahn ve diğerleri/Almanya [BD] (No. 46720/99 ve 2 diğer karar, § 91, AİHM 2005 VI).
54. Bu bağlamda, Mahkeme, ulusal makamların ekonomik ve sosyal bir politika yürütmek için geniş bir serbestliğe sahip olmalarının normal olduğu kanısına varmaktadır ve ulusal makamların kararlarının açıkça makul bir dayanaktan yoksun olduğu ortaya çıkmadığı sürece, makamların “kamu yararı” gereklerini kavrama şekline saygı duymaktadır.
Hâlbuki somut olayda, bu türden bir durum söz konusu değildir. Modern şehir planlaması, özellikle büyük kentsel alanlarda bazen zor etki ve değerlendirmeleri gerektirmekte ve bu planlamanın uygulanması genellikle önemli bir zaman almaktadır. Aynı şekilde, bir kentsel gelişim projesinin planlanması ve hazırlanmasının toplumun inanç ve beklentilerinin gelişimi açısından değişebileceğine pek itiraz edilemez. Somut olayda, Ankara şehrinin Çankaya ilçesinde yerel imar planında yapılan değişiklik bunun bir göstergesini sunmaktadır.
55. Mahkeme, adil dengenin araştırılmasında, aynı zamanda, maliklerin mevcut hukuki ve fiili durumunu dikkate almaktadır. Başvuranlar, taşınmazın malikleri olarak kalmaktadırlar. Başvuranlar, herhangi bir imar projesine bağlı sınırlar dâhilinde bu taşınmazdan yararlanma hakkına sahiptirler. Dahası, yoğun nüfuslu şehirlerde bulunan taşınmazların sahiplerinin, burada, söz konusu olan türden resmi kararlardan başka faktörlere bağlı oldukları göz ardı edilmemelidir. Örnek olarak, somut olayda, taşınmazın toplam alanına nazaran küçük olan başvuranların payının büyüklüğü (yukarıda 3-4. paragraflar), diğerlerinin yanı sıra, ilgililerin mülklerinin kullanımını sınırlandıran bir faktördür. Her halükârda, makamların, kendi yetkileri altındaki alanlarda bulunan arazi ve binaların gelecekteki kullanımına ilişkin olarak niyetlerini açıkladıklarında, malikler, başvuranların bu durumda şikâyetçi oldukları etkiler gibi zarar verici etkilere maruz kalabilmektedirler. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, bu bağlamda, bir mülkün piyasa değerini etkileyebilecek, Devlet tarafından yürütülen bütün faaliyetlere karşı bir güvence sunmamaktadır. Dahası, davanın koşullarında, başvuranlar, satın alınmasından bu yana, ihtilaf konusu taşınmazın, kentsel gelişme nedeniyle değerini kaybettiğini kanıtlayamamışlardır.
56. Dahası, yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Temmuz 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir._2}
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EK
No.
Adı SOYADI
Doğum Tarihi
Uyruk
İkamet Yeri
1.
Muazzez VAİZOĞLU
1936
Türk
Ankara
2.
Ayhan CİHANBİLİR
1959
Türk
Ankara
3.
İlhan CİHANBİLİR
1960
Türk
Ankara
4.
Mualla CİHANBİLİR
1957
Türk
Ankara
5.
Ayla ERCAN
1963
Türk
Ankara
6.
Halil PEKDEMİR
1945
Türk
Ankara
7.
Aynur SÖNMEZER
1969
Türk
Ankara
8.
Keziban TÜRKGENÇ
1942
Türk
Ankara