AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KAYITTAN DÜŞÜRÜLME VE KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 38338/12
Canpolat YAKAR ve diğerleri/TÜRKİYE
Başkan
Jovan Ilievski
Hâkimler
Péter Paczolay,
Davor Derenčinović
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 25 Mart 2025 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Erzincan Barosuna bağlı Avukat S. Demirbilek tarafından temsil edilen sekiz Türk vatandaşının (“başvuranlar”) -başvuranların listesi ve ilgili bilgiler, ekte bulunan tabloda yer almaktadır- 10 Nisan 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu 38338/12 no.lu başvuruyu,
Başvurunun, söz konusu dönemde kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini,
Alman Hükümetinin, davaya katılma hakkını kullanmak istememesini (Sözleşme’nin 36. maddesinin 1. fıkrası) dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru esas olarak, başvuranların, 1938 yılında öldürüldüğünü iddia ettikleri ve soyundan geldiklerini iddia ettikleri kişilere ait kalıntılarının, gömüldükleri toplu mezardan çıkarılması, kimlik tespit testlerinin yapılması ve kendi dini geleneklerine göre defnedilmesi taleplerine ilişkindir.İhtilaf Konusu Yargılama Başvuranlar, 9 Eylül 2011 tarihinde, yakınları olduklarını iddia ettikleri kişilerin cesetlerinin çıkarılmasına, bu kişilerin kimliklerinin tespit edilmesine ve naaşlarının kendi dini geleneklerine göre defnedilmesine izin verilmesi amacıyla Erzincan Cumhuriyet savcısına başvurmuşlardır. Başvuranlar, taleplerinde, dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın 14 Ağustos 2010 tarihinde yaptığı ve Dersim olaylarına değinen konuşmaya atıfta bulunmuşlardır. Başvuranlar, “atalarının” dini geleneklerine uygun şekilde defnedilmemiş ve mezarsız bırakılmış olmalarının kendilerini büyük bir üzüntüye soktuğunu ifade etmiş ve bir yandan atalarının gömüldüğünü düşündükleri toplu mezarın açılmasını; diğer yandan, orada bulunan kemiklerin toplanarak kimlik tespitlerinin yapılmasını ve cenazelerin ilgili ailelere verilmesini sağlama görevinin hukukun üstünlüğüne dayalı olan devleti olan Türk Devletine ait olduğu kanaatine varmışlardır. Başvuranlar bu bağlamda, 24 Nisan 1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 1 Temmuz 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 11410 sayılı kararnamenin hükümlerine dayanmışlardır (bkz. aşağıda 10-11. paragraflar). 19 Eylül 2011 tarihinde Cumhuriyet savcısı, başvuranların ifadelerini temsilcilerinin huzurunda almıştır. Cumhuriyet savcısının bir sorusu üzerine, başvuranların temsilcisi, söz konusu kalıntılara kimlik tespiti yapılması ve cenazelerin ailelerine verilmesi yönündeki taleplerini yinelemiştir. Cumhuriyet savcısı, 28 Eylül 2011 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı, Anayasa hükümlerine, “Sözleşme’nin 7. maddesine” ve soykırımla ilgili diğer uluslararası metinlere dayanarak, bir yandan, somut olayda ileri sürülen fiillerin soykırım veya insanlığa karşı suç niteliği taşımadığı ancak kasten öldürme suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği; diğer yandan bu fiillerin, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan 1 Mart 1926 tarihli Ceza Kanunu’nun 102. maddesi ve 104. maddesinin 2. fıkrası uyarınca zaman aşımına uğradığı kanaatine varmıştır. Cumhuriyet savcısına göre, başvuranların atıfta bulunduğu 1938 olayları kamu düzeniyle ilgiliydi ve, olayların üzerinden yetmiş üç yıl geçtikten sonra üçüncü kuşaktan kişilerce ileri sürülen söz konusu iddialar soyut nitelikteydi. Cumhuriyet savcısı ayrıca, bu iddiaların itibar edilebilir olduğu varsayılsa bile, soykırım ve insanlığa karşı suçları cezalandıran ulusal ve uluslararası hükümlerin geriye dönük olarak uygulanmasının mümkün olmadığını belirtmiştir. Başvuranlar, 14 Ekim 2011 tarihinde, bu karara Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi önünde itiraz etmişlerdi. Başvuranlar, Cumhuriyet savcısının yakınlarının mezardan çıkarılması, kimlik tespiti yapılması ve cenazelerin teslim edilmesi yönündeki talepleri ile iddialarına dayanak olarak ileri sürdükleri yasal hükümlerin uygulanabilirliği hakkında herhangi bir karar vermediğini ileri sürmüşlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi, 26 Ekim 2011 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı usul ve kanuna uygun bularak, bu kararı onaylamıştır.İlgili iç hukuk çerçevesi 24 Nisan 1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 211, 223, 227 ve 228. maddeleri, defin koşullarını düzenlemektedir. Söz konusu Kanun’un 227 ve 228. maddeleri uyarınca, cesetlerin mezardan çıkarılması ve farklı bir yere defnedilmesi hususunda yetki belediyeye aittir. 1 Temmuz 1931 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 11410 sayılı kararnamenin 5. maddesine göre, belediye tarafından tespit edilen umumi mezarlıktan başka yerlere cenaze gömülmesi yasaktır; 24 Nisan 1930 tarihli ve 1593 sayılı Kanun’da öngörülen durumlar buna istisnadır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:“Bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda; (...) bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde (...) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır.”
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi uyarınca, taraflardan her biri, görülmekte olan bir davada henüz inceleme sırası gelmemiş veya [bu tarafın] ileride açacağı davada ileri süreceği bir olayın tespiti amacıyla keşif yapılması, bilirkişi incelemesi yaptırılması ya da tanık ifadelerinin alınması gibi işlemlerin yapılmasını talep edebilir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, bir suçun işlendiği izlenimini veren bir durumu öğrenir öğrenmez dava açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen soruşturmaya başlar. 2004 yılında yürürlükten kaldırılan 1 Mart 1926 tarihli Ceza Kanunu’nun 102. maddesi uyarınca, müebbet hapis ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar için zaman aşımı süresi 20 yıldı. Aynı Kanun’un 103. maddesine göre zaman aşımı süresi suçun işlendiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Bu Kanun’un 104. maddesi ise zaman aşımı süresinin kesilme ve yeniden işlemeye başlama koşullarını düzenlemekteydi. Başvuranlar ve Hükümet tarafından dosyaya sunulan bilgilere göre, başvurunun iletilmesinden sonra benzer şekilde mezar açılması taleplerine ilişkin davalarda yerel mahkemeler tarafından başka kararlar da verilmiştir. Özellikle, 10 Haziran 2014 tarihinde H.B., Saka Sure adlı bir yerde (Tunceli-Hozat ilçesinin Karabakır köyünde), bir anıt inşaatı sırasında bulunan kemiklerin adli tıp uzmanları ve antropologlar tarafından incelenmesini sağlayacak bir soruşturmanın başlatılması ve cenazelerin dini geleneklere uygun biçimde defnedilmesi amacıyla, Hozat Cumhuriyet savcısına keşif yapılmasını talep eden bir başvuruda bulunmuştur. Savcılık, yapılan kazı çalışmalarının, kemiklerin ve diğer örneklerin toplanmasının ardından ve adli tıp raporunun sonuçlarına dayanarak, 19 Şubat 2016 tarihinde, söz konusu davaya ilişkin yasal zaman aşımı süresinin dolduğunu tespit ederek kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. 5 Nisan 2016 tarihinde, sulh ceza mahkemesi H.B.nin itirazını kesin bir kararla reddetmiştir. Sulh ceza mahkemesi, adli tıp kurumu tarafından hazırlanan rapora atıfta bulunarak, bir yandan, mezardan çıkarılan kalıntıların DNA profili karşılaştırması yoluyla kimlik tespitinin yapılabilmesi için teknik olarak birinci derece yakınlardan (anne-baba-çocuk) örnek alınmasının zorunlu olması; diğer yandan, kemiklerin korunma durumu nedeniyle ölüm nedenlerinin belirlenememiş olmasına karşın olayın tahmini tarihinin elli yıl veya daha öncesine ait olduğunun değerlendirilmesi nedeniyle, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın usule ve kanuna uygun olduğu kanaatine varmıştır.Şikâyetler Başvuranlar, Sözleşme’nin 9. maddesini ileri sürerek, yerel mahkemelerin, müteveffa ebeveynlerinin kimliklerinin tespiti amacıyla bir toplu mezarda bulunan ceset kalıntıları üzerinde araştırma yapılmasına karar vermeyi reddetmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, bu durum sonucunda atalarını Alevi-Kızılbaş dini törenlerine uygun şekilde defnedememelerinin söz konusu hüküm tarafından güvence altına alınan haklarını ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, adli makamların herhangi bir soruşturma yürütmediğini ve dava koşullarına zaman aşımı süresini uygulayarak, kendilerini adil yargılanma hakkından yoksun bıraktığını, bunun da Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerinin ihlaline yol açtığını ileri sürmektedirler.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Bazı başvuranlara ilişkin olarak başvurunun kayıttan düşürülmesi Hükümet, 18 Şubat 2021 tarihli görüşlerinde, başvuranlar Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu’nun vefat ettiğini Mahkemeye bildirmiş ve bu kişiler yönünden başvurunun kayıttan düşürülmesini talep etmiştir. Mahkeme, Canpolat Yakar’ın 31 Ocak 2021, Haydar Gökdemir’in 16 Haziran 2014, Hatice Dolu’nun 9 Haziran 2017 ve Rıza Dolu’nun ise 10 Temmuz 2012 tarihlerinde vefat ettiklerini ve Hükümetin söz konusu görüşlerinden sonra veya 2012 yılından bu yana yargılamanın herhangi bir aşamasında, müteveffa başvuranların mirasçılarının ya da temsilcilerinin yargılamaya katılmak istediklerine dair herhangi bir beyanda bulunmadıklarını kaydetmektedir. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi uyarınca, başvuranlar Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu yönünden başvurunun incelenmesine devam edilmesini gerektiren bir neden bulunmadığını tespit etmekte ve bu kişilerle ilgili olarak başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermektedir (Léger/Fransa (kayıttan düşme) [BD], no. 19324/02, §§ 44 ve 51, 30 Mart 2009).Sözleşme’nin 9, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği iddiası hakkında Somut olayda, diğer başvuranların, yerel mahkemelerin, müteveffa ebeveynlerinin kimliklerinin tespiti amacıyla bir toplu mezarda bulunan ceset kalıntıları üzerinde araştırma yapılmasını reddetmesinden ve bunun sonucunda atalarını dini geleneklerine uygun şekilde defnedememiş olmaktan şikâyet ettikleri dikkate alındığında, Mahkeme, şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Hükümet, başta başvuranların iç hukuk yollarını tüketmedikleri olmak üzere çeşitli ilk itirazlarda bulunmaktadır. Hükümet, başvuranların, kendisine göre, idari makamlara başvurmaları ya da delil toplanması amacıyla hukuk davası açmaları gerekirken, Erzincan Cumhuriyet savcısına şikâyet başvurusunda bulunmakla yetindiklerini ileri sürmektedir. Hükümetin açıklaması şu şekildedir:- başvuranlar, yakınlarının bulunduğu iddia edilen yerden kalıntıların çıkarılması ve inançlarına uygun şekilde defnedilmesi konusunda, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 227 ve 228. maddeleri (bk. yukarıda 10. paragraf) uyarınca mezar açılmasına ve cesetlerin başka bir yere gömülmesine izin vermeye yetkili herhangi bir idari makama başvurmamışlardır;
- başvuranlar, alternatif olarak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi (bk. yukarıda 13. paragraf) uyarınca, ileride açılacak bir tazminat davası için mevcut delillerin tespiti amacıyla Erzincan Sulh Hukuk Hâkimliğine başvurabilirlerdi zira bu tür başvurular, esas davadan bağımsız olarak ve hızlı bir şekilde ele alınmaktadır;
- bu tür bir başvuru kapsamında, belirtilen yerlerde cesetler araştırılabilir ve bulunmaları halinde DNA analizleri dahil tüm incelemeler gerçekleştirilebilirdi. Bu yolla başvuranlar, cenazeleri teslim alabilir ve inançlarına uygun biçimde mezarlara defnedebilirlerdi.
Hükümet, Erzincan Belediyesi ve Erzincan Valiliği tarafından düzenlenen 21 Mart 2014 tarihli belgeleri sunmuştur. Söz konusu belgeler, başvuranların, 1937-1938 yıllarındaki trajik olaylar sırasında güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü ve Erzincan’ın Kılıçkaya köyündeki Zini vadisinde toplu mezarlara gömüldüğü iddia edilen yakınlarının cesetlerinin mezardan çıkarılmasıyla ilgili olarak, belediyeye veya valiliğe bu konuda herhangi bir talepte bulunulmadığını ortaya koymaktadır. Belediye tarafından düzenlenen belgenin son paragrafında “gerekli izin, Erzincan Valiliği İl Özel İdaresi tarafından verilebilir” ifadesi yer almaktadır. İç hukukta mezar açma işlemleriyle ilgili başka bir davada meydana gelen gelişmeler bakımından (bk. yukarıda 16. paragraf), Hükümet, söz konusu birinci derece mahkemesi kararının mevcut başvuru açısından ilgili olmadığını değerlendirmektedir. Bu nedenle Hükümet, Mahkemeden, başvuranların tümü bakımından, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle şikâyetlerin reddedilmesini talep etmektedir. Başvuranlar, Cumhuriyet savcısının, diğer makamların yetkisine üstün olan münhasır bir yetkiye sahip olduğunu ve dolayısıyla ne Erzincan Belediyesinin ne de herhangi bir bakanlığa bağlı kurumun bu alanda karar alma yetkisinin bulunduğunu ileri sürmektedirler. Başvuranlar, yerin tespiti, araştırma yapılması, mezarın açılması ve cenazelerin ailelere teslimi şeklindeki tüm işlemlerin münhasıran Erzincan Cumhuriyet savcısının yetki alanına girdiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, söz konusu yerin “yasak bölge” ilan edilmiş olması nedeniyle belirttikleri alana erişimlerinin mümkün olmadığını ve Erzincan Cumhuriyet savcısına talepte bulunmaktan başka alternatifleri olmadığını eklemektedirler. Başvurunun yapılmasının ardından başvuranlar, kendilerininkiyle benzer nitelikte olduğu kanaatine vardıkları bazı davalarda meydana gelen gelişmeler hakkında Mahkemeyi bilgilendirmişlerdir (bk. yukarıda 16. paragraf). Sonuç olarak başvuranlar, iç hukuk yollarını tükettikleri kanaatindedirler. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır (Brincat ve diğerleri/Malta, no. 60908/11 ve diğer 4 başvuru, § 55, 24 Temmuz 2014; Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ön itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 69, 25 Mart 2014). Mahkeme dahası, açıkça başarısızlık ihtimali olan belirli bir hukuk yolunun başarı ihtimaline ilişkin salt şüphelerin varlığının, söz konusu hukuk yoluna başvurmamak için geçerli bir neden teşkil etmediğine hükmetmiştir (Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 71, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV). Mahkeme, mevcut davada, başvuranların, 9 Eylül 2011 tarihinde, bir yandan yakını olduklarını iddia ettikleri kişilerin cesetlerinin toplu mezardan çıkarılmasına; diğer yandan bu kişilerin kimliklerinin tespit edilmesine ve son olarak naaşlarını kendi dini geleneklerine göre defnedilmesine izin verilmesi amacıyla Erzincan Cumhuriyet savcısına başvurduklarını tespit etmektedir. Başvuranlar, taleplerine dayanak olarak, 24 Nisan 1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 1 Temmuz 1931 tarihli 11410 sayılı kararnamenin hükümlerine atıfta bulunmuşlardır. Bununla birlikte, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesinin lafzından (yukarıdaki 14. paragraf) anlaşıldığı gibi, Cumhuriyet savcısının soruşturma başlatma, şüphelinin lehine veya aleyhine delil unsurlarını toplama, söz konusu delilleri muhafıza etme ve şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğü yalnızca suç teşkil edebilecek durumlar bakımından ve kovuşturma amacıyla geçerlidir. Somut olayda, ihtilaf konusu olayların 1937-1938 yıllarında gerçekleştiği ve ceza yoluna ilişkin olarak, Cumhuriyet savcısı ileri sürülen söz konusu eylemlerin soykırım veya insanlığa karşı suç teşkil etmediği, kasten öldürme suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve dolayısıyla zaman aşımına uğradığı sonucuna vardığı (bk. yukarıda 7. paragraf) tespit edilmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. Maddesi, Cumhuriyet savcısının dava açmasının mümkün olmadığı böyle bir bağlamda soruşturma başlatmasını zorunlu kılmamaktadır. Her halükârda, başvuranların Türk Devletinin bir veya birden fazla görevlisinin cezai sorumluluğunun tespitini değil; sadece mezar açılmasını, kemiklerin kimlik tespitini ve cesetlerin yeniden defnedilmesini talep etmiş görünmektedirler (bk. 2. yukarıda paragraf). Mahkemeye göre, başvuranların taleplerini 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun, cesetlerin mezardan çıkarılması ve başka bir yere defnedilmesi konusunda yetkiyi belediyelere veren hükümlere dayandırmış olmaları (bk. yukarıda 4 ve 10. paragraflar) ve Hükümetin bu konudaki açıklamaları (bk. 23-24. paragraflar) dikkate alındığında, idari ya da alternatif olarak hukuk yolu, başvuranların hedeflerine ulaşma bakımından açıkça en çok başarı şansı taşıyan yol olup, bu yolların denenmesi gerekirdi. Mahkeme, aynı dönemde gerçekleşen olaylarla ilgili olarak, kemiklerin kimlik tespiti, mezar açılması ve yeniden defin taleplerinin bulunduğu benzer bir davada, savcılığın nihayetinde (in fine) olay yerinde keşif yapılmasına, arama çalışmalarına ve alınan örneklerin adli tıp kurumuna gönderilerek incelenmesine karar verdiğini ve Tunceli Sulh Ceza Mahkemesinin, adli tıp raporları ışığında Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onayladığını kaydetmektedir (bk. yukarıda 16. paragraf). Bu iki davadaki olayların, şikâyetlerin ve yargılama süreçlerinin benzer olduğu varsayılsa dahi, Mahkeme, bu unsurların somut olaydan sonra gerçekleştiğini ve bu nedenle içtihat teşkil edemeyeceğini gözlemlemektedir (bk. aksi yönde (a contrario) yukarıda anılan Brincat ve diğerleri, § 69). Mahkeme ayrıca, başvuranların taleplerine dayanak olarak ileri sürdükleri hükümlerin, mezar açma talebinin hangi makama yapılması gerektiğine ilişkin olmadığını kaydetmektedir. Öte yandan Mahkeme, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi gibi diğer mevzuat hükümlerinin tür taleplerle ilgili hukuk yollarını öngördüğünü tespit etmektedir. Özellikle, söz konusu Kanun’un 31. maddesi ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi, usule ilişkin meseleler bakımından yol gösterici niteliktedir (bk. yukarıda 12-13. paragraflar). 31. madde, bilirkişi incelemeleri, delillerin toplanması ve adli yardım gibi diğer hükümlerin kapsamadığı hususlarda Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun idari yargılamalarda uygulanmasına izin vermektedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 400. maddesi, özellikle delillerin kaybolma riski bulunan hallerde, görülmekte olan ya da ileride açılacak davalarda taraflara, keşif yapılması ya da tanık ifadelerinin alınması gibi işlemlerin yapılmasını talep etme imkânı vermektedir. Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, başvuranların idari ve/veya hukuk yollarına başvurmaları halinde tatmin edici sonuçlar elde edemeyeceklerine dair herhangi bir neden bulunmamaktadır. Bu yollar, açıkça en yüksek başarı ihtimalini barındıran başvuru yolları olup, mutlaka denenmeliydi. Sonuç olarak, yukarıda anılan hükümlerde öngörülen diğer hukuk yollarının hiçbirine başvurmayan başvuranlar, Sözleşme’nin 35. maddesinin Sözleşmeci Devletlere sağlamayı amaçladığı şekilde, Türk mahkemelerine söz konusu ihlalleri önleme veya telafi etme imkânı vermemişlerdir. Dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraz dayanaksız değildir. Bu nedenle, Hükümetin Erdal Çetinkaya’nın mağdur statüsüne ilişkin itirazını incelemeye gerek yoktur. Sonuç olarak başvuru, diğer başvuranlarla ilgili olarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle, başvurunun,
Başvuranlar Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu ile ilgili olarak kayıttan düşürülmesine;
Diğer başvuranlarla ilgili olarak kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 2 Mayıs 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EK
Başvuranların Listesi:
(Başvuru no. 38338/12)
No.
Ad SOYAD
Doğum Tarihi
Uyruğu
İkamet Yeri
1.
Canpolat YAKAR
1939
Türk
Erzincan
2.
Erdal ÇETİNKAYA
1969
Türk
Erzincan
3.
Hatice DOLU
1936
Türk
Almanya
4.
Rıza DOLU
1927
Türk
Erzincan
5.
Hatice DÜZGÜNKAYA
1952
Türk
Erzincan
6.
Haydar GÖKDEMİR
1923
Türk
Erzincan
7.
Gülçiçek KARTAL
1951
Türk
İstanbul
8.
Seyfi KILIÇKAYA
1966
Alman
Almanya