AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başvuru No. 70333/16 ve 160/18
Abdulkadir YAPUQUAN / Türkiye
Başkan,
Jon Fridrik Kjølbro,
Yargıçlar,Carlo Ranzoni,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
Jovan Ilievski,
Gilberto Felici,
Saadet Yüksel,ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda belirtilen ve 23 Kasım 2016 ve 3 Ocak 2018 tarihlerinde sunulan başvuruları,
Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca davalı Hükümet’e bildirilen ihtiyati tedbiri,
Başvurunun 19 Haziran 2017 tarihinde Türk Hükümeti’nin dikkatine sunulması kararını, ve
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ve başvuranlar tarafından sunulan cevapları dikkate alarak, 20 Eylül 2022 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR Başvuran Abdulkadir Yapuquan, 1954 doğumlu olup Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşıdır. Başvuruların sunulduğu tarihte Tekirdağ’da idari gözetim altında tutulmaktaydı. Başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosu’na bağlı Avukat İ. Ergin tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti, kendi görevlisi Çağla Pınar Tansu Seçkin tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
Davanın kendine özgü koşulları taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.1. Başvuranın Türkiye’ye gelişi Uygur kökenli bir Çin vatandaşı olan başvuran, 2001 yılından beri Türkiye’de yaşamaktadır. Başvuran, Çin’de hapsedildiğini ve gözaltında bulunduğu sürede kötü muameleye maruz kaldığını, 1973 yılında yasadışı bir örgüt kurduğu gerekçesiyle altı yıl ve 1993 yılında ise cezaevinde tanıştığı A.M.nin cenazesine katıldığı gerekçesiyle üç yıl hapis yattığını belirtmektedir. Başvuran, Çin’den kaçtığı 1996 yılından Türkiye’ye giriş yaptığı 2001 yılına kadar farklı ülkelerde yaşadığını belirtmektedir. 12 Şubat 2007 tarihinde, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ("BMMYK"), başvurana mülteci statüsü vermiş ve böylece kendisine uluslararası koruma sağlamıştır. Bu süre zarfında, 2005 yılında, başvuran, Türkiye’de İçişleri Bakanlığı’na siyasi sığınma talebinde bulunmuştur. Ancak, 29 Ağustos 2016 tarihinde Bakanlık, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 77(ç) maddesi uyarınca başvuranın uluslararası koruma başvurusunun geri çekildiği kanaatine varmıştır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:« (1) Başvuru sahibinin aşağıdaki durumlarda başvurusu geri çekilmiş kabul edilerek değerlendirme durdurulur:
ç) mazeretsiz olarak; bildirim yükümlülüğünü üç defa üst üste yerine getirmemesi, belirlenen ikamet yerine gitmemesi veya ikamet yerini izinsiz terk etmesi... »
Başvuran, Çin ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilere dayalı olarak, Türkiye’de 2002 yılında bir kez, 2008 yılında bir kez ve 2016 yılında iki kez olmak üzere toplam dört kez gözaltına alındığını ifade etmektedir. Başvuran, Çin’in Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’ndeki Uygurlara yönelik baskı ve zulüm politikalarını ve bu topluluğun üyelerine karşı işlenen insan hakları ihlallerini ifşa etmek için yurt dışında yürüttüğü faaliyetler nedeniyle Çinli yetkililerin hedefi haline geldiğini ileri sürmektedir. Başvuran, Çin’e iadesini sağlamak için uluslararası baskı uygulayan Çinli yetkililer tarafından terörist olarak nitelendirildiğini ifade etmektedir.2. İade prosedürü Başvurana göre, Çin Halk Cumhuriyeti Terörle Mücadele Yüksek Komiseri’nin 6-8 Haziran 2016 tarihlerinde Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret öncesinde, Çin makamları Türkiye’den, aralarında başvuranın da bulunduğu on yedi kişinin iadesini talep etmiş, bunun üzerine Türkiye İçişleri Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı, başvuranın Çin’e iade edilmesi sürecinin başlatıldığını bildirmiştir. Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu uyarınca, iade talebi ve ilgili belgeler 30 Ağustos 2016 tarihinde Bakırköy Savcılığına gönderilmiştir. 31 Ağustos 2016 tarihinde başvuran, 4 ve 5 Eylül 2016 tarihlerinde Çin’in ev sahipliğinde düzenlenen G20 liderler zirvesi öncesinde gözaltına alınmıştır. Başvuran, 29 Eylül 2016 tarihine kadar Küçükçekmece Kanarya Polis Karakolu’nda gözaltında tutulmuştur. 29 Eylül 2016 tarihinde, Bakırköy 5. Sulh Ceza Hâkimliği, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığının, başvuranın tutuklu yargılanmasına yönelik talebini reddetmiştir. Cumhuriyet Savcılığı’nın bu karara karşı itiraz etmesi üzerine, 30 Eylül 2016 tarihinde Bakırköy 4. Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın kırk günü geçmemek üzere tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, Maltepe Ceza İnfaz Kurumunda tutulmuştur. Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı, 14 Ekim 2016 tarihli bir iddianame ile başvuranın Çin’e iadesi için kamu davası açmıştır. İddianamenin ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:« (...) Çin makamlarınca iadesi talep edilen Abdulkadir YAPUQUAN, Çin Halk Cumhuriyeti makamlarının talebi üzerine çıkarılan A-1315/12/2003 kontrol numaralı kırmızı bültene istinaden ulusal güvenliği tehlikeye düşürmek, adam öldürmek, terör örgütü kurmak, terör örgütü yönetmek ve bu örgüte aktif olarak katılmak suçlarından uluslararası düzeyde aranmaktadır;
Başvuranın, 1997 yılında sahte bir pasaportla Suudi Arabistan’a girerek, Nisan 1997’de "Doğu Türkistan Partisi"ni (daha sonra adı "Doğu Türkistan İslami Hareketi" olarak değiştirilmiştir) kurduğu ve bu partide başkan yardımcısı olarak görev aldığı iddia edilmektedir. 1999 yılına kadar Orta ve Güney Asya’da bulunan Sincan (Sinkiang) uyruklu kişileri terörizm eğitimi almaları için Afganistan’a gönderdiği, örgütün faaliyetleri kapsamında patlayıcı madde imal edildiği ve son yıllarda internette videolar yayınlayarak terör propagandası yaptığı iddiaları nedeniyle şüphelinin iadesi talep edilmiştir
(...) »
Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Ekim 2016 tarihli bir kararla, başvuran hakkındaki iade talebini reddetmiş ve başvuranın serbest bırakılmasını emretmiştir. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesi uyarınca sahtecilik suçu için geçerli olan on iki yıllık zaman aşımı süresinin dolduğunu, terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasının siyasi veya ifade özgürlüğü suçu olduğunu ve Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu’nun 11. maddesi’nin bu tür durumlarda kişilerin iadesini engelleyici nitelikte olduğunu değerlendirmiştir. Cumhuriyet Savcılığı’nın temyizi üzerine Yargıtay, 23 Ocak 2017 tarihli bir kararla, soruşturmanın, diğer hususların yanı sıra, başvuranın mensup olduğu siyasi örgütün niteliğini, başvuranın Çin’deki evinde patlayıcı madde yapımında kullanılabilecek malzemeler ile dolu çantalar bulunduğu ve aleyhinde ifade veren sanıkların hepsinin infaz edildiği iddialarının doğruluğunu daha ayrıntılı bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş olması gerektiği sebebiyle Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını bozmuştur. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın kararına uymaya ve davayı İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermeye karar vermiştir. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi karşısında Savcılık, başvuranın iddialarına benzer iddialarda bulunan bazı kişilerin iade edilen Devlet tarafından adil şekilde yargılanmadıkları ve ölüm cezasına çarptırılarak idam edildikleri tanıklarca ifade edilmiş olması sebebiyle, Çin makamları tarafından sunulan iade talebinin, 6706 sayılı Kanun’un 11. maddesinin böyle bir talebe olumlu yanıt vermesini engellediğini savunarak, reddedilmesini istemiştir. Savcılık ayrıca sanığa atfedilen resmî belgede sahtecilik suçunun zamanaşımına uğradığını ileri sürmüştür. 26 Ekim 2017 tarihinde İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca Tekirdağ’ın Süleymaniye ilçesinde adli kontrol altında tutulmasına karar vermiştir. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Nisan 2021 tarihli bir kararla, başvuranın lehine hükmetmiş ve Cumhuriyet Savcılığı’nın Çin makamlarının talebine istinaden yaptığı iade talebinin reddine karar vermiştir. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, ilk olarak, siyasi düzenin en üst kurumu Devlet olduğu sebebiyle, Devlet’in siyasi düzenini, hükümet şeklini, siyasi örgütlenmesini ve vatandaşlarının siyasi haklarını bozacak eylem ve suçların "siyasi suç" olarak tanımlanabileceğini, mevcut davada sanığa isnat edilen eylemlerin bu nedenle "siyasi suç" olarak nitelendirilebileceğini ve "siyasi suç" ile ilgili olması halinde, 6706 sayılı Kanun’un 11/1-c maddesi uyarınca, iade talebinin kabul edilemeyeceği kanaatine varmıştır. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın 6706 sayılı Kanun’un 11/1-b maddesi uyarınca Çin’e iade edilemeyeceğine, zira kendisinin ve tanıkların ifadeleri ışığında, Çin’e iade edilmesi halinde ırkı, etnik kökeni, dini ve siyasi görüşleri nedeniyle adli takibata maruz kalabileceğine dair güçlü bir karine bulunduğuna karar vermiştir. Ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109/3-a maddesi uyarınca verilen adli kontrol tedbirinin, yani Türk topraklarını terk etme yasağının kaldırılmasına karar vermiştir. 12 Nisan 2019 tarihinde, başvuranın avukatının talebi üzerine, İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın adli kontrol yerinin değiştirilerek İstanbul’un Küçükçekmece ilçesinde adli kontrol altında tutulmasına karar vermiştir. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Nisan 2019 tarihinde, bu kez Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine, başvuranın İstanbul Küçükçekmece’nin Fevziçakmak semtinde adli kontrol altında tutulacağını vurgulamıştır. Tekirdağ İl Göç İdaresi Müdürlüğü, Yapuquan’ın uluslararası koruma statüsünden yararlanması sebebiyle, 26 Nisan 2019 tarihinde kendisine seyahat izin belgesi düzenlemiştir. Başvuran, 26 Nisan 2019 tarihinde düzenlenen bir tutanağa göre, Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinden ayrılmıştır. İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın Türk topraklarını terk etme yasağının kaldırılmasına ilişkin itirazının ardından, 26 Nisan 2021 tarihli bir kararla bu konudaki kararını değiştirmiş ve iade işlemleri tamamlanana kadar başvuranın Türk topraklarını terk etmesinin yasaklanmasına hükmetmiştir. Başvuranın bu tedbire karşı yaptığı itirazı 18 Mayıs 2021 tarihinde reddedilmiştir.3. Sınır dışı prosedürü Bu süre zarfında, 19 Ekim 2016 tarihinde, Kırklareli Valiliği, başvuranın Türk topraklarından sınır dışı edilmesine ve idari gözetim altına alınmasına karar vermişti. Mahkeme, başvuranın, 6458 sayılı Kanun’un 54 § 1-d maddesi ve 54 § 2 maddesi anlamında kamu düzeni ve kamu güvenliği için bir tehdit oluşturduğu kanaatindedir. Bununla birlikte, bir gün önce, 18 Ekim 2016 tarihinde, başvuran Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla serbest bırakıldığında, aslında serbest bırakılmadan doğrudan Kırklareli Pehlivanköy Geri Gönderme Merkezine (GGM) götürülmüştü. Başvuran, idari gözetim kararına itiraz etmiştir. Kırklareli Sulh Ceza Hâkimliği, 4 Kasım 2016 tarihli bir kararla, başvuranın 6458 sayılı Kanun’un 54 § 1-d maddesi anlamında kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturdukları gerekçesiyle sınır dışı edilebilecek kişilere dahil olduğu gerekçesiyle bu itirazı reddetmiştir. Başvuran ayrıca, hakkında verilen sınır dışı etme kararının iptali için Edirne İdare Mahkemesine başvurmuştur. Başvuran, İdare Mahkemesi önünde, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından kendisine sağlanan mülteci statüsüne sahip olduğunu, zaman içinde Doğu Türkistan’daki Uygurların kanaat önderlerinden biri haline geldiğini, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve Türkiye’deki Uygurların kanaat önderlerinin Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yapılan sahte terörizm suçlamalarına hedef olduklarını ve bu sahte suçlamaların ABD Kongresi tarafından da kınandığını savunmuştur. Başvuran, Çin’in iade talebinin, siyasi görüşleri nedeniyle ölüm tehdidi altında olduğu gerekçesiyle bir ağır ceza mahkemesi tarafından reddedildiğine dikkat çekmiştir. Başvuran, iadesi daha önce reddedilmiş olduğundan, tutuklu kalması için hiçbir neden olmadığını savunmaktadır. Edirne İdare Mahkemesi, 15 Kasım 2016 tarihli bir kararla, başvuranın Çin’e sınır dışı edilmesini öngören kararın iptali için yaptığı itirazı reddetmiştir. Edirne İdare Mahkemesi öncelikle, ihtilaf konusu eylemin, davacının Türkiye’de kamu düzeni ve kamu güvenliğine tehdit oluşturmasından kaynaklandığını hatırlatmıştır. Edirne İdare Mahkemesi bunun ardından, uluslararası sözleşmelerde, menşe ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve başka bir ülkede bulunan kişilerin, ülkelerine döndüklerinde güvenliklerinin tehlikeye girmemesi için bulundukları ülkede ikamet etmelerine izin verilmesinin bir ilke olarak kabul edilmesiyle birlikte, ikamet ettikleri ülkede kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından bir sorun teşkil etmeleri halinde geri gönderilmelerinin mümkün olduğu hususunu değerlendirmiştir. Edirne İdare Mahkemesi, başvurana yönelik sınır dışı işlemlerinin kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması amacıyla meşru ve orantılı olup olmadığını belirlemek için, bir yandan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından kendisine yöneltilen suç isnadının başvuranın can güvenliğine yönelik oluşturduğu tehdidi, diğer yandan da başvuranın Türkiye’de bulunmasının kamu düzeni ve güvenliğine yönelik oluşturduğu tehdidi birlikte değerlendireceğini belirtmiştir. Edirne İdare Mahkemesi bu bağlamda, Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’nin 18 Ekim 2016 tarihli kararında, Çin tarafından başvurana yöneltilen suçlamaların esası hakkında hiçbir karar vermediğini ve yalnızca Çin’de işlendiği iddia edilen suçların siyasi nitelikte olduğunu ve bu durumun 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu uyarınca iadeyi engellediğini belirttiğini kaydetmiştir. Edirne İdare Mahkemesi, başvuranın kırmızı bültenle uluslararası düzeyde aranan bir kişi olması, temyiz başvurusunda sunduğu açıklamalar ve idarenin savunmasında yer alan, başvurana Çin’de yöneltilen suçlamaların niteliği, başvuranın son yıllardaki siyasi faaliyetleri ve bazı Uygur toplulukları üzerindeki etkisi gibi dava dosyasındaki bazı unsurların, Türkiye’de kamu düzeni ve kamu güvenliğine yönelik somut bir tehdidin varlığını ortaya koyduğunu değerlendirmiştir. Başvuran, Anayasa Mahkemesine başvurarak Çin’e geri dönmesinin yaratacağı riski dile getirmiş ve bu riskin gerçekleşmemesini sağlamak için geçici bir tedbir almasını talep etmiştir. 15 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi, başvuranın yargılamalar sona erene kadar Çin’e veya Kazakistan’a iade edilmemesi yönünde tedbir kararı vermiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuran da dâhil olmak üzere Türk topraklarından sınır dışı edilme riski altında olan bazı kişilerle ilgili olarak aldığı 2 Haziran 2020 tarihli kararında, idare mahkemelerinin, ilgili kişilerin Türk topraklarından sınır dışı edilmelerini öngören kararlara karşı yaptıkları itirazları reddeden idari yargı mercilerin, usul güvencelerini ihlali etmeleri nedeniyle Anayasa ile güvence altına alınan kötü muamele yasağının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Kararda şu ifadeler yer almaktadır:« 23. Anayasa Mahkemesi, başvurucuların sınır dışı işleminin durdurulmasına yönelik başvurularını tedbir talepleri yönünden değerlendirmiş ve ilk aşamada ülkelerine geri gönderilmeleri hâlinde maddi ve manevi bütünlüklerine yönelik ciddi bir tehlikeyle karşılaşabilecekleri ihtimali olduğunu kabul ederek sınır dışı işlemlerini durdurmuştur. Tedbir talepleri karara bağlanırken yapılan değerlendirmelerden ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmadığından başvurucuların ülkelerinde kötü muameleye maruz kalabileceklerine ilişkin iddialarının savunulabilir (araştırmaya değer) nitelikte olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Başvuru konusu olaylarda mahkemeler, sınır dışı etme kararlarının mevzuata uygun olduğunu değerlendirerek başvurucular aleyhine karar vermiştir. Bununla birlikte başvurucular tarafından ileri sürülen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile insan hakları alanında araştırma yapan sivil toplum örgütlerinin raporlarına da konu olan kötü muamele iddialarının doğru olup olmadığı hususunda yargılama aşamasında herhangi bir araştırma yapılmamıştır.Kararlarda da anılan iddialara neden itibar edilmediği konusunda yeterli bir değerlendirmeye hiç veya gerektiği şekilde yer verilmemiştir. Dahası idare mahkemeleri tarafından sınır dışı etme kararını alan makam olan göç idaresi müdürlüklerinden, bu karar alınmadan önce başvurucuların geri gönderilmeleri hâlinde kötü muameleye maruz kalma riskiyle karşı karşıya olup olmadıklarına ilişkin değerlendirme yapılıp yapılmadığı hususunda bir izahat alınmadığı da görülmektedir (...)
25. Dolayısıyla idare mahkemelerinin ekli listede yer verilen başvurucular tarafından açılan iptal davalarında menşe ülkelerinde var olduğunu iddia ettikleri risklere ilişkin araştırma ve değerlendirme yapmadan, bu hususta kararı tesis eden ilgili kurumdan izahat almadan karar verdiği anlaşılmaktadır.»
Anayasa Mahkemesi ayrıca, kötü muamele ihlallerinin telafi edilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılması için kararının ilgili mahkemelere tebliğ edilmesine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi yazı işleri müdürlüğü, 23 Temmuz 2020 tarihinde, söz konusu kararı Edirne İdare Mahkemesine iletmiştir. Yeniden yapılan yargılamanın ardından, söz konusu mercii, başvuranın Türk topraklarından sınır dışı edilmesine ilişkin Kırklareli Valiliğinin kararını iptal etmiştir.Dosyanın incelenmesinden, başvuranın hâlihazırda herhangi bir sınır dışı etme kararına tabi olmadığı anlaşılmaktadır. Başvuran, Küçükçekmece/İstanbul’da ikamet etmektedir.
4. Başvuranın idari gözetimi ve tutulma koşulları Eşzamanlı olarak, 19 Ekim 2016 tarihinden 2 Mayıs 2017 tarihine kadar Kırklareli Geri Gönderme Merkezinde tutulan başvuran, 2 Mayıs 2017 tarihinde Tekirdağ Geri Gönderme Merkezine nakledilmiştir. Kırklareli ve Tekirdağ Valilikleri, yaklaşık bir aylık aralıklarla aldıkları kararlarla, başvuranın kamu düzeni ve güvenliğine tehdit oluşturduğu ve kaçma ihtimali bulunduğu gerekçesiyle idari gözetim süresini uzatmışlardır. Başvuran, bu kararlara ilişkin tebligatları imzalamaktan imtina etmiştir. Tekirdağ Valiliği, 19 Ekim 2017 tarihinde bu tür idari gözetimler için azami on iki aylık yasal sürenin dolduğu gerekçesiyle başvuranın idari gözetiminin sona erdirilmesine karar vermiştir. Aynı gün düzenlenen bir tutanağa göre, başvuran, idari gözetimin sona erdirilmesi kararının tebliğini imzalamaktan kaçınmış ve Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinden ayrılmayı reddetmiştir. Ertesi gün başvuran, gerekçelerini aşağıdaki şekilde ifade ettiği bir dilekçe sunmuştur:«19/10/2017 tarihinde bir yıllık idari gözetiminin sona erdiği bana bildirildi ve Ankara bana serbest bırakılmayacağımı söyledi. Bu nedenle kaldığım merkezden ayrılmak istemedim. Yasal statüm netleşene kadar merkezde kalacağım. »
Tekirdağ 2. Sulh Ceza Hâkimi, belirtilmeyen bir tarihte, idari gözetimin 20 Ekim 2017 tarihinde idare tarafından zaten sonlandırılmış olması nedeniyle, başvuranın idari gözetim kararının iptali için yaptığı başvuruyu, bu hususta karar verilmesine yer olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Başvuran, 21 Kasım 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunduğu başvuruda, etrafı tel örgülerle çevrili ve polis tarafından korunan Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinde tutulduğunu belirtmiştir. Bu süre içerisinde, başvuranın tedbir talebiyle başvurduğu Anayasa Mahkemesinin talebi üzerine, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü 16 Aralık 2016 tarihli bir yazıyla, başvuranın Kırklareli Geri Gönderme Merkezinde kaldığı süre boyunca gördüğü tıbbi tedavinin yanı sıra bu merkezdeki tutulma koşulları ve tesisleri hakkında bilgi vermiştir. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 6 Aralık 2018 tarihinde, başvuranın Kırklareli ve Tekirdağ Geri Gönderme Merkezlerindeki tutulma koşullarına ve sağlık hizmetlerine erişimine ilişkin bilgi ve belgeleri, söz konusu iki merkezin fotoğrafları da dâhil olmak üzere Anayasa Mahkemesine göndermiştir. Bu belgelerden, başvuranın iki merkezde mesai saatleri içinde sağlanan tıbbi hizmetlere ek olarak hastanelerde çeşitli tıbbi muayenelerden geçtiği anlaşılmaktadır: fizyoterapi ve nöroloji uzmanları tarafından düzenlenen 8 Kasım 2016 tarihli raporda, başvuranın sağ alt ekstremitesinde uyuşma, karıncalanma ve paravertebral hassasiyet (omurların yakınında) olduğu kaydedilmiştir. Başvuran, 24 Şubat 2017 tarihinde, çarpıntı nedeniyle iki gün boyunca Kırklareli Devlet Hastanesinde yatmıştır. Eşi, çocukları, kayınvalidesi ve kayınpederi tarafından hastanede ziyaret edildiğini belirten bir rapor hazırlanmıştır. Başvuran, 25 Mart ve 1 Haziran 2017 tarihlerinde kalp çarpıntısı nedeniyle Namık Kemal Üniversitesi Hastanesine kaldırılmıştır. Hastaya 1 Haziran 2017 tarihinde bir anjiyoplasti prosedürü uygulanmıştır. Başvurana ayrıca AF ablasyonu (kalpte kısa devreye neden olan patolojik yapının radyo-enerji ile yok edilmesi) yapılması önerilmiştir. Başvurana, 28 Temmuz 2017 tarihinde Namık Kemal Üniversitesi Hastanesinde, koroner arter hastalığı (kalp kasını besleyen koroner arterlerin daralması veya tıkanması nedeniyle kan akışının kısmen veya tamamen kesilmesi) olan başvurana atriyal fibrilasyon ve flutter (kalp ritim bozukluğu ve çarpıntı) teşhisi konulmuştur. Atriyal flutter nedeniyle atriyal fibrilasyon ablasyonu uygulanmış. Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniğinin 6 Haziran 2018 tarihli raporuna göre, başvurana ayrıca atriyal fibrilasyon disfonksiyonu ve flutter teşhisi konulmuştur. Buna ek olarak, başvuranın kısa süreli miyokard enfarktüsü, hipertansiyon, diyabet ve semptomatik kalp yetmezliğinden muzdarip olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 2 Mayıs 2019 tarihinde aldığı bir kararda, idari gözetim altındaki kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkı, yabancıların geri gönderme merkezlerinde tutulma koşulları ve bu merkezlerde tıbbi hizmetlere erişim haklarına ilişkin Mahkeme içtihadını ayrıntılı olarak ortaya koyduktan sonra, başvuranın tutulma koşullarına ilişkin şikâyetinin dayanaktan açıkça yoksun olması nedeniyle kabuledilemez olduğuna ve başvurusunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna karar vermiş ve bir bütün olarak ele alındığında tutulmasının ulusal hukuka ve Sözleşme’ye uygun olmadığı gerekçesiyle başvuranın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir. Tutulma koşulları ve tıbbi hizmetlere erişimle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi aşağıdaki hususları tespit etmiştir:« (...) Mevcut davada, başvuran, gözaltında tutulduğu yerin çok kalabalık olduğunu iddia etmesine rağmen, kaldığı hücrede gözaltında tutulan kişi sayısının değerlendirilmesini sağlayacak herhangi bir bilgi vermemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi, konuyla ilgili kararlarında, kişi başına 4 m²’lik bir alanın minimal standart olduğunu ve kişi başına 3 m²’den daha az bir alanın ise olumsuz koşulların var olduğu sonucuna varmak için tek başına yeterli olduğuna kanaat getirmiştir (...)
(...) Başvuranın kaldığı Kırklareli Geri Gönderme Merkezinde, altı kişilik odalarda kişi başına 4,16 m² alan düşmektedir. Buna karşılık, başvuran Tekirdağ GGM’de kendi isteği üzerine tek kişilik bir odada kalmıştır. Bu nedenle, başvuranın çok kalabalık bir ortamda tutulduğu iddiası temelsizdir.
(...) Dosyada, başvuranın 19 Ekim 2016 ve 2 Mayıs 2017 tarihleri arasında tecrit altında tutulduğu iddiasının ileri sürülebileceğini gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır.
(...) AİÖK tarafından belirlenen standartlar (...) gözaltındakilerin günlük yaşamlarını tahammül edilemez koşullarda sürdürmelerini önleyecek bir tedbir olarak her gün en az bir saat açık havada egzersiz yapma fırsatı verilmesini gerektirmektedir
(...) Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen raporun içeriğinden ve bunu teyit eden fotoğraflardan da görülebileceği üzere, iki geri gönderme merkezi fiziki koşullar ve temizlik, internet ve telefon aracılığıyla iletişim, ziyaretçiler ve aile üyeleriyle görüşme, yemek, tuvalet, banyo ve havalandırma bakımından son derece yeterlidir. Çamaşırhane ve revir gibi tesislerin de bulunduğu tespit edilmektedir.
(...) başvuran, geri gönderme merkezinde karşılaştığı zorluk ve sıkıntıları açıklamak ve somut olarak tarif etmek yerine maddi koşullara genel atıflarda bulunmakla yetinmiştir. Dosyadaki bu husus, başvurunun bu kısmının incelenmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, iddia edilen ihlale ilişkin yeterli açıklama yapmayan ve iddia edilen olguları destekleyecek kanıtlar sunmayan başvuranın, başvurusunun bu kısmına ilişkin yeterli bilgi sunmadığı sonucuna varılmıştır.
(...) Nihayet, başvuran, kalp rahatsızlığı nedeniyle birkaç ameliyat geçirmiş olması ve ayrıca bel fıtığından muzdarip olması nedeniyle, Geri Gönderme Merkezinde yeterli tıbbi muayeneden geçirilmediği için sağlık hizmetlerine yetersiz erişimden şikayet etmektedir.
(...) Başvuranın kaldığı geri gönderme merkezinde sürekli olarak sağlık personeli istihdam edildiği, başvuranın kalp rahatsızlığı nedeniyle üniversite hastanesinde bir dizi cerrahi operasyon geçirdiği ve gerektiğinde bu hastaneye yatırıldığı hususu dikkate alınmalıdır.
(...) Başvuranın bel fıtığıyla ilgili şikâyetine ilişkin olarak, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamalardan, başvuranın şikâyetçi olduğu ağrılar nedeniyle birkaç kez tedavi gördüğü ve ayrıca muayene ve tedavi için birkaç kez hastaneye yatırıldığı anlaşılmaktadır. Başvuranın bazı sağlık sorunları olduğu açık olmakla birlikte, bu sorunlar nedeniyle ameliyat da dâhil olmak üzere çeşitli hastanelerde tedavi gördüğünü gösteren tıbbi belgelerin içeriği göz önüne alındığında, idarenin kendisine karşı yeterli hassasiyeti göstermediği iddiasının sağlam temellere dayanmadığı temelsizdir.
(...) mevcut davada insan onuruyla bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edilmediği açık olduğundan, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabuledilemez olduğuna hükmedilmelidir. »
Başvuranın idari gözetimine karşı yaptığı şikâyetlerle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, bunları gözetiminin ilk altı ayı, sonraki altı ayı ve tutukluluğun birinci yılından sonraki dönem olmak üzere üç gruba ayırarak incelemiş ve her birinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine kanaat getirmiştir. Başvuranın idari gözetiminin ilk altı ayı ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi öncelikle, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin başvuranın Çin’e iade talebini reddettiği ve serbest bırakılmasına hükmettiği karardan hemen sonra, başvuranın serbest bırakılmadan doğrudan Kırklareli Geri Gönderme Merkezine yerleştirildiğini ve bir gün sonra kamu düzeni ve kamu güvenliği için tehdit oluşturduğu gerekçesiyle hakkında sınır dışı etme ve idari gözetim kararının birlikte alındığını hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi gerekçesini şu şekilde ifade etmiştir:« (...) Türkiye’ye giriş yaptığı 2001 yılından Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildiği 18 Ekim 2016 tarihine kadar, (...) başvuranın kamu düzeni ve güvenliğini tehdit edebilecek herhangi bir olaya karıştığına dair adli ve idari makamlarca açılmış bir soruşturma veya tespit bulunmamaktadır. Kendisini özgürlüğünden yoksun bırakan idari gözetim kararı, kamu düzeni ve kamu güvenliği gibi mevzuattan alınan kavramları soyut bir şekilde ele almıştır. Oysa ki bu kriterlerin uygulanması somut olmalıdır. Başvuran aleyhindeki iade işlemlerinin, başvuranın idari gözetim altına alınması kararı üzerinde doğrudan veya dolaylı bir etkisi olmamıştır ve dahası, bu karar böyle bir gerekçe içermemektedir. Öte yandan, başvuranın idari gözetim altına alınmasına ilişkin kararda, başvuranın münhasıran durumu nedeniyle kamu güvenliği ve düzeni için neden tehdit oluşturduğuna ilişkin gerekçeler ortaya konulmadığından, Anayasa Mahkemesinin elinde başvurana uygulanan gözetimin yasallığı konusunu ele almasını sağlayacak herhangi bir delil bulunmamaktadır. »
Başvurana uygulanan ikinci altı aylık idari gözetim süresine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi aşağıdaki hususları dikkate almıştır:« 6458 sayılı Kanun’un 57(3) maddesi idari gözetim süresini genel bir kural olarak altı ay olarak belirlemiştir. Bu kuralın tek istisnası, ilgili yabancının iş birliği yapmaması ve ülkesi hakkında doğru bilgi veya belgeleri vermeyi reddetmesi nedeniyle sınır dışı işleminin gerçekleştirilememesi durumudur (...)
(...) sınır dışı edilme tehdidi altındaki bir yabancının ikinci bir altı aylık dönem için alıkonulması, ancak yabancının davranışlarıyla ilgili olan istisnai durumlarda mümkündür. Bu düzenlemede dikkat çeken nokta, hassas ve savunmasız durumdaki bir yabancıyı mümkün olan en kısa sürede sınır dışı etmek amacını güden özgürlükten yoksun bırakma koşullarının zaman geçtikçe giderek daha kısıtlayıcı hale gelmesidir. İdarenin, gözetimin devamına hükmettiği kararlar, kanunda sınırlı bir şekilde sayılan bu durumlardan hangisinin başvuranın gözetiminin ilk altı ayında sınır dışı işleminin gerçekleştirilememesinin nedeni olduğuna dair herhangi bir işaret içermemektedir. »
Anayasa Mahkemesi, on iki aylık idari gözetim süresinin sonunda kendi iradesi dışında gözetim altında tutulduğu yönündeki başvuranın şikâyetiyle ilgili olarak aşağıdaki şekilde karar vermiştir:« Tekirdağ GGM tarafından tanzim edilen 19/10/2017 tarihli tutanağı başvurucunun imzalamaktan kaçınması, tutanağın içeriğinin gerçeklik değeri taşıdığı konusunda kuşku ve belirsizliklere yol açmıştır. Başvurucunun 20/10/2017 tarihli dilekçesinde GGM’den ayrılmak istemediğini belirtmesine rağmen başlangıçta ortaya koyduğu bu iradesinden sonradan vazgeçmesine bir engel bulunmamaktadır. Başvurucunun 19/10/2017’den sonra AİHM ve Anayasa Mahkemesine müracaat ederek serbest kalmak istemesi, rızayla tutulma iradesinin ortadan kalktığı anlamına gelmektedir. (...)
Kişiliği oluşturan değerlerin bütününe nüfuz eden temel hak ve özgürlüklerin sadece kamu görevlilerinin yahut üçüncü kişilerin tehditlerine karşı değil aynı zamanda kişinin bizatihi kendisine karşı da muhafaza edilmesi gerekir. Bu himayeyi sağlayacak olansa insan hak ve özgürlüklerini koruma temelinde oluşturulan devlettir. Özgürlük, hak sahibi olmanın temel şartlarındandır. (...)
Kişinin fiziken hareket serbestisinin kısıtlandığı bu zaman dilimi, geleceğinin şekillenmesine de tesir ettiğinden bireyin -nesne hâline gelmesine yol açan- özgürlüğünden kendi iradesiyle vazgeçmesinin engellenmesi devletin pozitif yükümlülüklerindendir. Devletin ve onun parçası olan kamu makamlarının hukuk normunun gereğinin yerine getirilmesi için harekete geçme zamanının geldiği böyle bir anda herhangi bir edimde bulunmayarak pasif bir tavır takınması, anılan bu pozitif yükümlülükle bağdaşmayacaktır (...)
Anayasa Mahkemesine ve AİHM’e yaptığı müracaatları, başvurucunun kendi isteğiyle tutulduğunun kabul edilmesini mümkün kılmamakla birlikte böyle bir varsayım, özgürlüğün kullanım sahasını çizen hukuk normlarıyla -Anayasa’nın 12. Ve 19. Maddeleri- bağdaşmayacaktır. Belirtilen anayasal normlar karşısında kişinin özgürlüğünden yoksun kalma doğrultusundaki rızasına hukuken bir kıymet atfedilmesi mümkün bulunmamıştır. »
Anayasa Mahkemesi üyelerinden biri, kararın başvuranın ilk on iki aydan fazla idari gözetim altında tutulmasının hukuka aykırı olduğu sonucuna varan kısmına ilişkin muhalefet şerhinde, başvuranın Geri Gönderme Merkezinden ayrılmama ve hukuki durumu karara bağlanana kadar orada kalma yönündeki talebinin resmî olarak kaydedildiğini hatırlatmıştır. Başvuranın bu açık talebi karşısında idarenin, başvuranın daha önce BMMYK’den "mülteci statüsüne kabul belgesi" almış olduğunu ve uluslararası koruma başvurusu sahibi olarak Geri Gönderme Merkezinde kalmasına izin verildiğini dikkate aldığını, başvuranın bu açık irade ve talebini yerine getiren idarenin eyleminin bir ihlale yol açtığının söylenemeyeceğini ve bir yıldan sonra zorla alıkonulma tezine ilişkin olarak "başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmaya rıza göstermesine hukuki bir değer atfedilemeyeceği" gerekçesine katılmanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi başvurana manevi tazminat olarak 30.000 Türk Lirası (TL) ve yargılama giderleri için (avukatlık ücretleri) 2.475 TL ödenmesine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca, başvuranın serbest bırakılmasını sağlamak üzere kararının Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne iletilmesine karar vermiştir. Başvuran, 26 Nisan 2019 tarihinde Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinden zaten ayrılmış olduğundan, bu konuda herhangi bir somut adım atılmamıştır.KONUYLA İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
43. 11 Nisan 2014 tarihinde Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (6458 sayılı Kanun) yürürlüğe girmiştir. Mevcut davayla ilgili olan ve olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan hükümler aşağıdaki gibidir:
« Geri gönderme yasağıMadde 4 - (1) Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.
(...)
İnsani ikamet izniMadde 46 – (1) Aşağıda belirtilen hâllerde, diğer ikamet izinlerinin verilmesindeki şartlar aranmadan, Bakanlıkça belirlenen sürelerle sınırlı olmak kaydıyla ve Genel Müdürlüğün onayı alınarak valiliklerce insani ikamet izni verilebilir ve bu izinler uzatılabilir:
(...)
b) Haklarında sınır dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı alındığı hâlde, yabancıların Türkiye’den çıkışları yaptırılamadığında ya da Türkiye’den ayrılmaları makul veya mümkün görülmediğinde;
c) 55 inci madde uyarınca yabancı hakkında sınır dışı etme kararı alınmadığında;
ç) 53 üncü, 72 nci ve 77 nci maddelere göre yapılan işlemlere karşı yargı yoluna başvurulduğunda (...) »
Sınır dışı etme
Madde 52 - (1) Yabancılar, sınır dışı etme kararıyla, menşe ülkesine veya transit gideceği ülkeye ya da üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilebilir.
Sınır dışı etme kararıMadde 53 - (1) Sınır dışı etme kararı, Genel Müdürlüğün talimatı üzerine veya resen valiliklerce alınır
(2) Karar, gerekçeleriyle birlikte hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancı, bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa kendisi veya yasal temsilcisi, kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir
(3) Yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı, sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde idare mahkemesine başvurabilir. Mahkemeye başvuran kişi, sınır dışı etme kararını veren makama da başvurusunu bildirir.
Mahkemeye yapılan başvurular on beş gün içinde sonuçlandırılır. Mahkemenin bu konuda vermiş olduğu karar kesindir. Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez.
Sınır dışı etme kararı alınacaklarMadde 54 - (1) Aşağıda sayılan yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınır:
(...)
d) Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar,
(...)
(2) (Değişik: 3/10/2016-KHK-676/36 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/31 md.) Bu maddenin birinci fıkrasının (b), (d) ve (k) bentleri kapsamında oldukları değerlendirilen uluslararası koruma başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişiler hakkında uluslararası koruma işlemlerinin her aşamasında sınır dışı etme kararı alınabilir.
Sınır dışı etme kararı alınmayacaklarMadde 55 - (1) 54 üncü madde kapsamında olsalar dahi, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz:
a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunanlar.
(...)
Sınır dışı etmek üzere idari gözetim ve süresiMadde 57 - (1) 54 üncü madde kapsamındaki yabancılar, kolluk tarafından yakalanmaları hâlinde, haklarında karar verilmek üzere derhâl valiliğe bildirilir. Bu kişilerden, sınır dışı etme kararı alınması gerektiği değerlendirilenler hakkında, sınır dışı etme kararı valilik tarafından alınır. Değerlendirme ve karar süresi kırk sekiz saati geçemez.
(2) Hakkında sınır dışı etme kararı alınanlardan; kaçma ve kaybolma riski bulunan, Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal eden, sahte ya da asılsız belge kullanan, kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın Türkiye’den çıkmaları için tanınan sürede çıkmayan, kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar hakkında valilik tarafından idari gözetim kararı alınır. Hakkında idari gözetim kararı alınan yabancılar, yakalamayı yapan kolluk birimince geri gönderme merkezlerine kırk sekiz saat içinde götürülür.
(3) Geri gönderme merkezlerindeki idari gözetim süresi altı ayı geçemez. Ancak bu süre, sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması hâlinde, en fazla altı ay daha uzatılabilir
(4) İdari gözetimin devamında zaruret olup olmadığı, valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilir. Tutukluluğun devamına gerek görülmemesi halinde, otuz günlük sürenin dolmasına gerek yoktur. İdari gözetimin devamında zaruret görülmeyen yabancılar için idari gözetim derhâl sonlandırılır. Bu tür yabancılara, belirli bir adreste ikamet etme ve belirlenecek bir şekilde ve süre boyunca rapor verme gibi idari yükümlülükler getirilebilir.
(5) İdari gözetim kararı, idari gözetim süresinin uzatılması ve her ay düzenli olarak yapılan değerlendirmelerin sonuçları, gerekçesiyle birlikte yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına tebliğ edilir. Aynı zamanda, idari gözetim altına alınan kişi bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa, kendisi veya yasal temsilcisi kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir.
(6) İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim kararına karşı sulh ceza hâkimine başvurabilir. Başvuru idari gözetimi durdurmaz. Dilekçenin idareye verilmesi hâlinde, dilekçe yetkili sulh ceza hâkimine derhâl ulaştırılır. Sulh ceza hâkimi incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. Sulh ceza hâkiminin kararı kesindir. İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hâkimine başvurabilir.
(...)
Geri gönderme merkezleriMadde 58 - (1) İdari gözetime alınan yabancılar, geri gönderme merkezlerinde tutulurlar
(...)
Geri gönderme merkezlerinde sağlanacak hizmetlerMadde 59 - (1) Geri gönderme merkezlerinde;
a) Yabancı tarafından bedeli karşılanamayan acil ve temel sağlık hizmetleri ücretsiz verilir,
b) Yabancıya; yakınlarına, notere, yasal temsilciye ve avukata erişme ve bunlarla görüşme yapabilme, ayrıca telefon hizmetlerine erişme imkânı sağlanır,
c) Yabancıya; ziyaretçileri, vatandaşı olduğu ülke konsolosluk yetkilisi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği görevlisiyle görüşebilme imkânı sağlanır
(...) »
44. Kabul ve Barınma Merkezleri ve Geri Gönderme Merkezlerine ilişkin 22 Nisan 2014 tarihli ve 28980 sayılı Yönetmeliğin 14. maddesinde bu merkezlerde sağlanacak hizmetler belirtilmektedir: barınma ve beslenme, iç ve dış güvenlik, yabancı tarafından sağlanamayan acil ve temel sağlık hizmetleri, psikolojik ve sosyal destek faaliyetleri.
ŞİKÂYETLER Başvuran öncelikle, Türkiye’den siyasi görüşleri nedeniyle ölüm ve/veya kötü muamele riski altında olacağı Çin’e iade edilmekle veya sınır dışı edilmekle ya da Çin’e geri gönderilmeye karşı etkili korumadan yoksun bırakılacağı bir ara ülkeye gönderilmekle tehdit edildiğinden şikayetçi olmuştur. Bu bağlamda başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine atıfta bulunmaktadır. Başvuran, yeniden Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine dayanarak, ciddi bir kalp rahatsızlığından muzdarip olması nedeniyle, idari gözetim altında tutulmasının hayatını riske atan kötü muamele teşkil ettiğini düşünmektedir. Daha spesifik olarak, alıkonulduğu Geri Gönderme Merkezlerinde tıbbi yardım eksikliğinden ve bu merkezlerdeki alıkonulma koşullarından şikayetçi olmuştur. Ayrıca, aynı başlık altında, tecrit edildiğini ve bu durumun ruh sağlığına zarar verdiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesi bakımından, idari gözetiminin bir bütün olarak hukuka aykırı olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, 19 Ekim 2017 tarihinden itibaren Tekirdağ Geri Gönderme Merkezi’nde tutulmasının, iç hukuk uyarınca gözaltı süresinin on iki ayı geçemeyeceği göz önüne alındığında, açıkça hukuka aykırı olduğunu da belirtmiştir.HUKUKİ DEĞERLENDİRMEI. ÇİN’E SINIR DIŞI EDİLME VEYA İADE EDİLME RİSKİNE İLİŞKİN ŞİKÂYETLER HAKKINDA (SÖZLEŞME’NİN 2 VE 3. MADDELERİ)
Başvuran, Çin’e geri gönderilmesinin kendisini ciddi bir kötü muamele ve hatta ölüm riskiyle karşı karşıya bırakacağını kanaatindedir. Bu bağlamda, Sözleşme’nin aşağıda belirtilen 2 ve 3. maddelerine atıfta bulunmaktadır:Madde 2
« 1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b) bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması. »
Madde 3
« Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz. »
Hükümet, iç hukuk yollarının sonuçlanması nedeniyle başvuranın artık Sözleşme’nin 34. maddesi bağlamında mağdur olmadığını ileri sürmüştür. Başvuranın artık uluslararası koruma statüsüne sahip olduğunu ve Sözleşme’deki haklarının ihlal edilmesi nedeniyle uğradığı zararın telafi edildiğini belirtmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin, tedbirle ilgili olarak aldığı ilk kararında, menşe ülkesine sınır dışı edilmesi halinde maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik gerçek bir tehlike riskiyle karşı karşıya kalabileceği gerekçesiyle başvuran hakkındaki sınır dışı işlemlerinin askıya alınmasına karar verdiğine işaret etmektedir. Anayasa Mahkemesi, bu defa esasa ilişkin verdiği ikinci kararda, idare mahkemelerinin menşe ülkedeki tehlike riskini yeterince incelemeden başvuranın sınır dışı kararına karşı yaptığı itirazını reddettiklerini tespit etmiş ve bir önceki kararını onaylamıştır. Bununla birlikte, başvuran, menşe ülkesine geri gönderilme tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığını, çünkü Anayasa Mahkemesinin verdiği iki ayrı kararının birleşik etkisinin, doğrudan veya Kazakistan üzerinden Çin’e gönderilmesini engelleyeceğini, ancak bu kararların, üçüncü bir Devlete gönderilmesini engelleyici etkisinin bulunmadığını ve bu Devletin de Sözleşme’nin güvenceleri uygulanmaksızın kendisini Çin’e geri gönderebileceğini savunmaktadır. Mahkeme, yabancıların kötü muameleye maruz kalma riskinin bulunduğu bir ülkeye gönderilmelerine ilişkin yasağın söz konusu olduğu davalarda (bkz. yakın zamanda Khasanov ve Rakhmanov/Rusya [BD], No. 28492/15 ve 49975/15, §§ 93-116, 29 Nisan 2022), güvence altına alınan hak ve özgürlükleri uygulamaktan ve uygulatmaktan yerel makamların birinci dereceden sorumlu olduğunu, bu makamların bu bağlamda, başvuranlar tarafından ifade edilen endişeleri incelemekle ve Sözleşme’nin 3. maddesi ışığında varış ülkesine geri gönderilmeleri halinde karşılaşacakları riskleri değerlendirmekle yükümlü olduklarını hatırlatır (M.A./Belçika, No. 19656/18, § 78, 27 Ekim 2020). Mevcut davada Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin başvuranın Türk topraklarından gönderilmesine ilişkin iki karar verdiğini kaydeder: biri, başvuranın bireysel başvurusuna ilişkin yargılama sonuçlanıncaya kadar Çin veya Kazakistan’a sınır dışı edilmemesine ilişkin tedbir kararı, diğeri ise idare mahkemelerinin, başvuranın menşe ülkesine dönmesi halinde maruz kalacağını iddia ettiği kötü muamele risklerine ilişkin yeterli bir değerlendirme yapmadığını tespit eden ve Anayasa’nın gerektirdiği kötü muamele yasağının ihlal edildiği sonucuna varan esasa ilişkin bir karar. Mahkeme ayrıca, Edirne İdare Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararı uyarınca, başvuranın Türk topraklarından gönderilmesine ilişkin kararı iptal ettiğini kaydeder. Mahkeme daha sonra başvuranın, Türk topraklarından gönderilmesine ilişkin Anayasa Mahkemesinin verdiği iki kararın, Sözleşme mekanizmasının sunduğu denetime tabi olmaksızın Çin ve Kazakistan dışında kendisini Çin’e gönderebilecek olan üçüncü bir ülkeye gönderilmesini engel teşkil etmeyeceği iddiasını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi verdiği kararın ve İdare Mahkemesinin kararının birleşik etkisinin, başvuranın menşe ülkesine gönderilmesinin Türk Anayasası’na ve Sözleşme’ye uygun olmayacağına hükmettiğine kanaat getirmiştir. Bir yabancının üçüncü bir ülkeye geri gönderilmesinin çeşitli durumlarda sorun teşkil edebileceği doğrudur; örneğin, uygun bir sığınma prosedürüne erişim yoksa (Ilias ve Ahmed/Macaristan [BD], No. 47287/15, §§ 130-138, 21 Kasım 2019), oradaki kabul koşulları yetersizse (M.S.S./Belçika ve Yunanistan [BD], No. 30696/09, §§ 362-368, AİHM 2011), veya özel durumlarına uygun kabul tesislerine erişimin garanti edilmemesi halinde (Tarakhel/İsviçre [BD], No. 29217/12, §§ 100-122, AİHM 2014 (alıntılar)). Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın Türkiye’den gönderilmesine ilişkin yeni bir karar olmaması nedeniyle, mevcut davada bu soruların herhangi birinin hâlihazırdaki dava kapsamında ortaya çıkmadığını düşünmektedir. Böyle bir tedbirin alınması durumunda, Mahkemenin bu konuda karar vermesinden önce, tedbirin Sözleşme’ye uygunluğunun denetlenmesi, Anayasa Mahkemesi dâhil, ulusal mahkemelerin görev alanına girmektedir (bkz. mutatis mutandis, Khan/Almanya (silme) [BD], No. 38030/12, § 38, 21 Eylül 2016). Öte yandan Mahkeme, başvuranın Çin’e iade edilmesi talebinin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiğini kaydetmektedir. Bu konuda yetkili ceza mahkemelerine başvuran aleyhinde yeni bir iade talebi iletilmemiştir. Yukarıda yer alanlar ışığında, Mahkeme, başvuranın ne şu anda ne de öngörülebilir bir gelecekte sınır dışı edilme riski altında olmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, Sözleşme’nin 37 § 1 (c) maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının daha fazla incelenmesi için herhangi bir gerekçe bulunmadığı kanaatindedir (bkz. diğer birçok makam arasında, A.A. / Belçika (karar), No. 66712/13, 19 Mayıs 2015, S.S. / Hollanda (karar), No. 67743/14, 1 Eylül 2015). Ayrıca, Sözleşme tarafından güvence altına alınan insan haklarına saygı gösterilmesine ilişkin olarak, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 37 § 1. maddesi kapsamında daha fazla değerlendirilmesini gerektiren özel bir gerekçe bulunmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının kayıttan düşürülmesi gerektiği sonucuna varmıştır.Sonuç olarak, 39. maddenin uygulanmasına son verilmesi uygun olacaktır.
İDARİ GÖZETİM KOŞULLARI VE TIBBİ BAKIMLA İLGİLİ ŞİKÂYETLER HAKKINDA (SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİ) Yeniden Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerine atıfta bulunan başvuran, ciddi bir kalp rahatsızlığından muzdarip olduğu iddiasıyla, idari gözetim altında tutulmasının hayatını tehlikeye atan bir tür kötü muamele olduğunu düşünmektedir. Ayrıca, yaklaşık altı ay boyunca tecrit altında tutulduğunu ve bu durumun sağlığını olumsuz etkilediğini iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın her iki geri gönderme merkezindeki tutulma koşullarının iyi olduğunu savunmaktadır. Türkiye’deki geri gönderme merkezlerinin diğer birçok Avrupa Konseyi ülkesine kıyasla daha koruyucu standartlarla yönetildiğini ifade etmektedir. Başvuran, 19 Ekim 2016 tarihinde Kırklareli Geri Gönderme Merkezine yerleştirilmiştir. Söz konusu merkez, AB Geri Kabul çerçevesinde Geri Gönderme Merkezleri Projesi kapsamında Avrupa Birliği fonu tarafından inşa edilmiş ve Eylül 2015’te faaliyete geçmiştir. Ailelerin, erkeklerin ve kadınların, her biri 24,98 metrekare yüzölçümüne sahip altı kişilik standart odalarda barındırıldığı belirtilmektedir. Tüm odalarda duş ve tuvalet bulunduğu ifade edilmektedir. Her katta televizyon odaları ve çamaşır yıkama tesisleri bulunmaktadır. Tutulanlara kafeteryada günde üç öğün yemek verilmektedir. İstedikleri zaman açık hava avlusuna çıkmalarına da izin verilmektedir. Hükümet ayrıca Kırklareli Geri Gönderme Merkezinin fotoğraflarını da sunmuştur. Hükümet, başvuranın 26 Nisan 2017 tarihinde Tekirdağ Geri Gönderme Merkezine yerleştirildiğini ve burada her biri 35 metrekarelik iki ayrı yaşam alanının bulunduğunu ve bu alanların birlikte bir yatak odası, bir oturma odası, bir duş ve bir tuvaletten oluşan bir daire oluşturduğunu hatırlatmıştır. Başvuran dilediği zaman açık havada bahçeye çıkma imkanına sahip olmuştur. Başvuran, 200 metrekarelik bahçede hobi olarak bitki yetiştirmiştir. Başvuranın, günde üç kez servis edildiği bildirilen yemeklere ek olarak, mutfağı kullanmasına, televizyon izlemesine ve iletişim araçlarını herhangi bir sınırlama olmaksızın kullanmasına, ayrıca ailesi ve avukatıyla görüşmesine izin verildiği bildirilmiştir. Hükümet ayrıca Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinde bulunan tesislerin fotoğraflarını da sunmuştur. Hükümet ayrıca, Kırklareli Geri Gönderme Merkezi ve Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinde kaldığı süre boyunca, başvuranın, ihtiyaç duyduğu her an yeterli tıbbi yardım aldığını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın sağlık durumuna ilişkin tıbbi muayene kayıtlarının ve diğer belgelerin bir listesini Mahkemeye sunmuştur. Başvuran, 19 Ekim 2016 ve 2 Mayıs 2017 tarihleri arasında Kırklareli Geri Gönderme Merkezindeki odasında tecrit altında tutulduğunu iddia etmektedir. Başvuranın iddiasına göre, talep ettiği gibi diğer tutulu yabancılarla birlikte dışarı çıkmasına izin verilmemiş, bunun yerine sınırlı bir süre için tek başına dışarı çıkmasına izin verilmiştir. Başvurana göre, hücresini diğer yabancılarla paylaştığı yönündeki idarece verilen asılsız bilgiler Anayasa Mahkemesi tarafından doğru kabul edilmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın hücresinde yalnız olması ile stres, sinir bozukluğu, uykusuzluk gibi ruh sağlığı sorunları ve üç kalp krizi, anjiyo ve bypass ameliyatları gibi fiziksel sorunları arasında bir bağlantı görmüştür. Başvuranın avukatı ayrıca, başvuranın gözetim altına alınmadan önce ciddi bir sağlık sorunu bulunmadığını ileri sürmektedir. Kırklareli Devlet Hastanesinin başvuranın ihtiyaç duyduğu tedavi için yetersiz kalması nedeniyle Tekirdağ Geri Gönderme Merkezine sevk edildiğini belirtmektedir. Avukat, gözaltında yaralanmalarla ilgili tipik vakalarda, bir kişinin yakalanmadan veya gözaltına alınmadan önce sağlıklı olduğu ve daha sonra yaralandığının kanıtlandığı durumlarda, güç kullanımının vuku bulmadığını, orantısız olmadığını veya mağdurun kendi davranışları tarafından haklı gösterildiğini kanıtlama yükümlülüğünün yetkililere ait olduğunu hatırlatmıştır. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesi’nin Sözleşmeci taraf Devlet’e, diğer hususların yanı sıra, gerekli tıbbi bakımı sağlayarak özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin fiziksel sağlığını koruma yükümlülüğü getirdiğini hatırlatır. Dolayısıyla, uygun tıbbi bakımın sağlanmaması 3. maddeye aykırı muamele teşkil edebilir (bkz. diğerlerinin yanı sıra, Blokhin / Rusya [BD], No. 47152/06, § 136, 23 Mart 2016). Mahkeme ayrıca, tıbbi bakımın "uygun" olup olmadığı konusunda, yukarıda atıfta bulunulan Blokhin / Rusya [BD] kararının 137. paragrafında özetlenen ilkelerin bu davada da geçerli olduğu kanaatindedir:« (...) bir mahkûmun bir doktor tarafından muayene edilmiş ve belirli bir tedavinin reçete edilmiş olması, otomatik olarak verilen tedavinin uygun olduğu sonucunu doğurmaz (...) Buna ek olarak, yetkililer gözaltında tutulan kişinin sağlık durumuna ilişkin bilgilerin ve gözaltında aldığı bakımın eksiksiz bir şekilde kaydedilmesini sağlamalıdır (...), tutuklunun doğru teşhis ve uygun bir tedavi alması (...) ve hastalığın gerektirdiği durumlarda, semptomları tedavi etmekten ziyade sağlık sorunlarını iyileştirmeyi veya kötüleşmesini önlemeyi amaçlayan kapsamlı bir tedavi stratejisi ile birlikte düzenli ve sistematik izlemeye tabi olması (...) Ayrıca, öngörülen tedavinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için gerekli koşulları sağladıklarını gösterme yükümlülüğü de yetkililere aittir (...) Buna ek olarak, cezaevlerinde sağlanan bakım uygun nitelikte olmalıdır, yani devlet makamlarının genel nüfusa sağlamayı taahhüt ettiği bakımla karşılaştırılabilir bir standartta olmalıdır. Ancak bu, her mahkûma cezaevi dışındaki en iyi sağlık tesislerinde sunulan tıbbi bakımla aynı düzeyde tıbbi bakım sunulması gerektiği anlamına gelmez (...) »
Mahkeme ayrıca, tıbbi bakımın mevcut olmadığı, geciktiği veya diğer bir şekilde uygun olmadığı yönündeki temellendirilmemiş bir iddianın normalde Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında bir sorunu ortaya çıkarmak için yeterli olmadığını hatırlatır. Güvenilebilir bir iddia, normal olarak, diğer hususların yanı sıra, söz konusu tıbbi duruma yeterli atıfta bulunulmasını; talep edilen, sağlanan veya reddedilen tıbbi tedaviyi ve başvuranın tıbbi bakımındaki ciddi aksaklıkları ortaya koyabilecek - bilirkişi raporları gibi - bazı kanıtları içermelidir (bkz. diğerleri arasında, Krivolapov/Ukrayna, No. 5406/07, § 76, 2 Ekim 2018). Mahkeme ayrıca, 3. maddenin Devletin, özgürlüğünden yoksun bırakılan herkesin insan onuruna saygılı koşullarda tutulmasını, tedbirin uygulanma koşullarının kişiyi hapsolmanın doğasında bulunan kaçınılmaz acı düzeyinin ötesinde bir sıkıntı veya zorluğa maruz bırakmamasını ve hapsetmenin pratik gereklilikleri göz önünde bulundurularak alıkonulan kişinin sağlık ve esenliğinin yeterince sağlanmasını temin etmesini gerektirdiğini hatırlatır (bkz. örneğin, Riad ve Idiab v. Belçika, No. 29787/03 ve 29810/03, § 99, 24 Ocak 2008, ve Muršić/Hırvatistan [BD], No. 7334/13, § 99, 20 Ekim 2016). Tutukluluk koşullarının değerlendirilmesinde, bu koşulların kümülatif etkilerinin yanı sıra başvuran tarafından dile getirilen spesifik iddialar da dikkate alınmalıdır. Bir kişinin belirli koşullarda alıkonulduğu sürenin uzunluğu da dikkate alınmalıdır (bkz. Diğerleri arasında, Aden Ahmed / Malta, No. 55352/12, § 86, 23 Temmuz 2013 ve Muršić/Hırvatistan [BD], yukarıda anılan, § 101 ve § 126). Mevcut davada Mahkeme, başvuranın Kırklareli ve Tekirdağ olmak üzere iki Geri Gönderme Merkezinde ardışık olarak tutulduğunu hatırlatır. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin kararının, ilgili makamlar tarafından Yüksek Mahkeme önünde sunulan belgelerin ve mevcut davada Hükümet tarafından sunulan belge ve fotoğrafların, başvuranın bu merkezlerde tutulduğu koşulları bir bütün olarak ortaya koymaya olanak tanıdığı kanaatindedir Mahkeme özellikle, başvuranın Kırklareli Geri Gönderme Merkezinde kaldığı süre boyunca merkezin aşırı kalabalık olmadığını, başvurana tek kişilik bir oda sağlandığını ve diğer tutuklular gibi günlük açık hava gezilerinden, sosyal faaliyetlerden, uygun standartlarda yemek ve hijyenden ve yakınlarının ziyaretlerinden yararlanabildiğini kaydeder. Güvenlik nedenleriyle başvuranın altı ay boyunca diğer mahkûmlarla temas kurmadığını varsayarsak, dış dünyayla tüm iletişim araçlarına kısıtlama olmaksızın tam erişiminin olması ve aile üyelerinin ziyaretleri yalnızlık duygusunu hafifletmiş olmalıdır. Mahkeme ayrıca, başvuranın doktoruna sosyal tecridin yarattığı stresten şikâyet etmesi üzerine, idarenin başvuranın odasına anadilini konuşan başka bir kişiyi naklettiğini kaydeder. Ayrıca, başvuranın Tekirdağ Geri Gönderme Merkezinde kalmasıyla ilgili olarak, Mahkeme, başvurana sağlanan barınma koşullarının ve olanakların gözaltı için asgari standartların çok üzerinde olduğunu kaydeder. Esasen, başvuranın bu merkezin koşullarına ilişkin olarak özel bir şikâyeti bulunmamaktadır. Başvuranın her iki Geri Gönderme Merkezinde tutulduğu sırada sağlık sorunlarının yeterince izlenmediği ve tedavi edilmediği yönündeki şikâyetleriyle ilgili olarak Mahkeme, kendisine sunulan belgeler ışığında ve Anayasa Mahkemesinin tespitlerine istinaden, başvuranın, Geri Gönderme Merkezlerindeki doktorlar tarafından çeşitli muayene ve tedavilere tabi tutulduğunu (bu muayenelerden biri, başvuranın yalnızlığını gidermek için bir tutuklu arkadaşının başvuranın odasına nakledilmesine yol açmıştır) ve ayrıca birkaç detaylı muayene ve özel ve ileri tedaviler için hastaneye yatırıldığını ayrıca kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın sağlık durumuna ilişkin bilgilerin sağlık görevlilerince düzenli olarak kaydedildiğini, sağlık sorunlarının önemli bir gecikme olmaksızın teşhis ve tedavi edildiğini ve kalp sorunlarının hastane ortamında uygulanan stratejik terapi çerçevesinde izlendiğini ve tedavi edildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın aldığı tıbbi teşhis ve tedavinin genel nüfusa sağlananlarla karşılaştırılabilir bir standartta olmadığını kanıtlamadığı kanaatindedir. Ayrıca, başvuran, doktorlar tarafından tavsiye edilen tedavinin, idari gözetimden sorumlu yetkililerin reddi veya ihmali nedeniyle gerektiği gibi uygulanmadığını kanıtlayamamış veya yeterince açıklayamamıştır. Başvuran ayrıca, devlet hastanelerinde sağlanan ve Devlet tarafından geri ödenen tıbbi bakımın yanı sıra, kendi seçtiği doktorlar tarafından ek bir tedavi önerildiğini veya böyle bir tedavinin uygulanamadığını da iddia etmemektedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın idari gözetim koşulları ve aldığı tıbbi bakım hakkındaki şikayetlerinin gerektiği gibi kanıtlanmadığı ve bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 §§ 1, 3 (a) ve 4. maddeleri uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.İDARİ GÖZETİMİN HUKUKA AYKIRI OLDUĞU YÖNÜNDEKİ ŞİKÂYETLER HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca, idari gözetiminin hukuka aykırı olduğuna ilişkin şikâyette bulunmuştur.Sözleşme’nin 5. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
« 1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
f) Kişinin, usulüne aykırı surette ülke topraklarına girmekten alıkonması veya hakkında derdest bir sınır dışı ya da iade işleminin olması nedeniyle yasaya uygun olarak yakalanması veya tutulması.
2. Yakalanan her kişiye, yakalanma nedenlerinin ve kendisine yöneltilen her türlü suçlamanın en kısa sürede ve anladığı bir dilde bildirilmesi zorunludur.
(...)
Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. Bu madde hükümlerine aykırı bir yakalama veya tutma işleminin mağduru olan herkes tazminat hakkına sahiptir. » Hükümet, 23 Mayıs 2019 tarihli görüşlerinde, bu şikâyetlerle ilgili olarak, başvuranın artık Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur statüsüne sahip olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin 2 Mayıs 2019 tarihli kararında yalnızca başvuranın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine hükmetmekle kalmadığını, aynı zamanda bu ihlal için tazminat ödenmesine de karar verdiğini belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda kararını, başvuranın serbest bırakılmasını sağlamayı teminen Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne de iletmiştir. Başvuran bu savunmaya karşı çıkmaktadır. Başvuran, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluğu nedeniyle özgürlük hakkının ihlal edildiğine karar vermesinin şikâyetlerinin geçerliliğini ve ciddiyetini teyit ettiğini, ancak Yüksek Mahkeme tarafından manevi tazminat olarak hükmedilen 30.000 TL’nin uğradığı zararı telafi etmediğini ileri sürmektedir. Başvuran, Mahkemenin içtihadına göre, kişinin gözetim altında geçirdiği sürenin, bu zararın boyutunun değerlendirilmesinde en önemli faktör olduğunu hatırlatmaktadır. Bu bağlamda başvuran, idari gözetiminin iki yıldan fazla sürdüğünü ve fiziksel ve ruhsal sağlığının ciddi şekilde bozulmasına neden olacak kadar acı çekmesine neden olduğunu savunmaktadır. Mahkeme, Sözleşme ihlallerini telafi etmenin öncelikle ulusal makamların görevi olduğunu ve bir başvuranın iddia edilen bir ihlalin gerçekten mağduru olup olmadığını belirlerken, yalnızca başvurunun yapıldığı tarihteki resmî durumun değil, aynı zamanda Mahkeme’nin davayı incelemeye başladığı tarihten önceki gelişmeler de dâhil olmak üzere davanın tüm koşullarının dikkate alınması gerektiğini yineler (bkz. Rooman/Belçika [BD], No. 18052/11, § 178, 31 Ocak 2019 ve Tănase/Belçika Moldova [BD], No. 7/08, § 105, AİHM 2010). Sözleşme’nin ihlal edildiğinin ulusal makamlarca açıkça ya da esas olarak kabul edilip buna göre bir telafi yerine getirilmedikçe, başvuranın lehine olan bir karar ya da tedbir tek başına Sözleşme’nin 34. maddesi temelinde başvuranın "mağdur" statüsünden çıkarılması için ilke olarak yeterli olmamaktadır. Bu bağlamda, bir başvuranın kendini iddia edilen ihlalin mağduru olarak gösterip gösteremeyeceği sorusu, Sözleşme kapsamındaki yargılamaların her aşamasında ortaya çıkmaktadır (bkz. diğerleri arasında, Scordino/İtalya (No. 1) [BD], No. 36813/97, §§ 179-180, AİHM 2006-V). Bu iki koşulun sadece yerine getirilmesi halinde, ikincil olma özelliği nedeniyle, Sözleşme’nin koruma mekanizmasının başvuruyu incelemesini engeller (bkz. Rooman/Belçika [BD], yukarıda anılan, § 179). Özgürlükten yoksun bırakmanın yasal olmasını amaçlayan bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, başvurana verilmesi reddedilen özgürlükten yoksun bırakmaya son verme perspektifini sunması gerekir. Ayrıca, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ihlali temelinde iç hukuk uyarınca tutukluluğunun hukuka aykırı olduğu iddiasına dayanması ve tutukluluğun sona erdirilmiş olması halinde, hukuka aykırılığın tespiti ve buna bağlı olarak tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanabilecek bir dava, bu hukuk yolunun uygulanabilirliğinin ikna edici bir şekilde ortaya konması halinde, başvuranın uğradığı zararı telafi edici nitelikte bir hukuk yolu teşkil edebilir. Aksini iddia etmek, ulusal yargılamaları Mahkeme önündeki yargılamalarla tekrarlamak olur ki bu da Mahkeme’nin ikincil niteliğiyle pek bağdaşmayacaktır (Gavril Yossifov/Bulgaristan, No. 74012/01, §§ 40-42, 6 Kasım 2008 ve orada atıfta bulunulan içtihat). Mevcut davada Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin Anayasa Mahkemesi’ne de sunulduğunu kaydetmektedir. Yüksek Mahkeme, davacıya uygulanan idari gözetimin yasal olup olmadığı hususunu, her biri özgürlükten yoksun bırakmanın yasal dayanağına göre belirlenen üç döneme ayırarak incelemiştir. İlk altı aylık dönemle ilgili olarak Anayasa Mahkemesi, idari gözetim kararlarının başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasını kamu düzeni ve kamu güvenliği hukuki kriterleri bakımından haklı gösterecek somut gerekçeler içermediği kanaatindedir. İkinci altı aylık dönemle ilgili olarak, Mahkeme, idari gözetimin uzatılmasına ilişkin kararların, özgürlükten yoksun bırakmanın bu şekilde uzatılması için kanunun gerektirdiği istisnai koşullara ilişkin herhangi bir gösterge içermediğini tespit etmiştir. Başvuranın kendi isteğiyle Geri Gönderme Merkezinde kaldığı yönündeki idarenin iddiasına konu, idari gözetim için kanunun izin verdiği azami süre olan on iki ayı aşan idari gözetim süresine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi, Devletin pozitif yükümlülüklerinden birinin bireyin kendi isteğiyle fiziksel özgürlüğünden vazgeçmesini önlemek olması nedeniyle başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmaya rıza göstermesine hiçbir hukuki değer atfedilemeyeceğini hatırlatmıştır. Buna ilaveten, Anayasa Mahkemesi, (yaklaşık iki hafta önce zaten serbest bırakılmış olan) başvuranın serbest bırakılması amacıyla kararını idareye de tebliğ etmiştir. Mahkemeye göre, mevzuatın çeşitli hükümleri uyarınca başvurana uygulanan özgürlükten yoksun bırakma işlemlerinin usulsüzlüğüne ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin vardığı sonuçlar, başvuran tarafından daha sonra Mahkeme önünde aynı gerekçelerle ileri sürülecek olan, Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edildiğinin Yüksek Mahkeme tarafından açıkça kabul edildiğini göstermektedir. Başvuranın, Anayasa Mahkemesi tarafından özgürlük hakkının ihlal edilmesi nedeniyle hükmedilen tazminatın yetersiz olduğu yönündeki iddiasına ilişkin olarak Mahkeme, ulusal makamlar tarafından tespit edilen ihlal nedeniyle başvurana tazminat ödenmesine karar verildiğinde, Mahkeme’nin bu miktarı incelemesinin uygun olacağını hatırlatır. Bunu yaparken, benzer davalardaki kendi uygulamalarını dikkate alır ve elindeki mevcut bilgilere dayanarak, benzer bir durumda nasıl karar vereceğini belirlemeye çalışır; ancak bu, iki miktarın mutlaka birbirine denk olması gerektiği anlamına gelmez. Ayrıca, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlamak öncelikli olarak ulusal makamların görevi olması sebebiyle, seçilen telafi yolları ve ulusal makamların söz konusu telafiyi gerçekleştirme hızı da dâhil olmak üzere davanın tüm koşullarını dikkate alır. Bununla birlikte, ulusal düzeyde hükmedilen meblağ, söz konusu davanın koşullarında açıkça yetersiz kalmamalıdır (bkz. diğerleri arasında, Scordino/İtalya (No. 1) [BD], yukarıda anılan, §§ 178-203, Cocchiarella/İtalya [BD], No. 64886/01, §§ 65-107, AİHM 2006-V ve Vedat Doğru/Türkiye, No. 2469/10, § 40, 5 Nisan 2016). Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin başvurana manevi tazminat olarak 30.000 TRY (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 5.000 EUR) ve yargılama giderleri (avukatlık ücreti) olarak 2.475 TRY (yaklaşık 415 EUR) ödenmesine karar verdiğini kaydeder. Yabancıların sınır dışı edilmesi bağlamında özgürlükten yoksun bırakma davalarında manevi tazminata hükmetme uygulamasına atıfta bulunarak (A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], No. 3455/05, §§ 252-253, AİHM 2009, Eminbeïli v. Rusya, No. 42443/02, § 76, 26 Şubat 2009, Dubovik/Ukrayna, No. 33210/07 ve 41866/08, § 79, 15 Ekim 2009 ve Al Husin/Bosna Hersek, No. 3727/08, § 87, 7 Şubat 2012), Mahkeme bu miktarın açıkça orantısız olduğu sonucuna varılamayacağı kanaatindedir. İki yıldan uzun süreli idari gözetim için öngörülen 5.000 EUR miktarı, Mahkeme’nin ceza yargılamasında tutuklu yargılamanın hukuka aykırılığına ilişkin davalarda hükmedeceği miktardan daha düşük olmakla birlikte, mevcut davanın özel koşulları daha düşük bir meblağın hükmedilmesini haklı kılmaktadır: Başvurana uygulanan idari gözaltı süresince, başvuranın dış dünya ile iletişimine sınırsız bir şekilde izin verilmiş, idari gözetim binasında başvurana daha fazla ziyaretçi kabul imkânı sağlanmış ve tıbbi tedavi alma imkânı kısıtlanmamıştır. Ayrıca, başvuranın ilk on iki ayın ötesinde idari gözetim altında tutulmasına ilişkin olarak, kamu makamları tarafından yapılan baskıların çok açık olmadığı ve daha dolaylı olduğu görülmektedir.82. Buradan, iç hukukta, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğinin kabul edildiği ve tespit edilen ihlal için yeterli tazminatın ödendiği sonucu çıkmaktadır. Dolayısıyla başvuran, Sözleşme’nin 34. maddesi bağlamında, Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu artık iddia edemez. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvurunun bu kısmının 35 § 3 (a) maddesi anlamında Sözleşme hükümleriyle ratione personae uyumsuz olduğu ve 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Bu nedenlerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuruları birleştirmeye karar verir;
Başvurunun Çin’e sınır dışı edilme veya iade edilme riskine ilişkin kısmının kayıttan düşürülmesine karar verir;
Kalan başvuruları kabul edilemez ilan eder.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 20 Ekim 2022 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı
Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü
Başkan