(4721 S. K. m. 988, 989, 1023, 1024/1) (743 S. K. m. 901, 902, 931, 932) (818 S. K. m. 53)
Dava: Davacı tarafından davalı aleyhine açılan tapu iptali, tescil davasının yapılan yargılamasında Mahkemece davanın reddine dair verilen kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava sahtecilik ve muvazaa hukuksal nedenine dayalı iptal tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davalının kötü niyetinin ispat edilemediğinden söz edilerek davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları, satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 901 ve 902, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 931.maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke M.K. nun 931.maddesinde aynen tapu sicilindeki kayda hüsnüniyetle istinat ederek mülkiyet veya diğer bir ayni hakkı iktisap eden kişinin bu iktisabı muteber olur şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 932.maddede başka bir ifade ile tekrarlanmıştır. Söz konusu maddeye göre tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkansız olan kişinin iktisabı geçerlidir. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 199l/l3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda, davacının eski eşi Şeref A. ile arasında çıkan anlaşmazlık sonucu evi terk etmesi üzerine eşinin dayısı Metin Ç. ile tapuda sahte senet düzenleyerek çekişmeli taşınmazın icra yoluyla Metin Ç. adına 28.2.1997 tarihinde tescilinin yapıldığı, Metin 'in aynı gün yine Şeref A.'ın uzaktan akrabası olan davalı İdris B.'a tapuda satış yoluyla temlik ettiği Metin Ç. ile Şeref A.'ın sahtecilik suçundan Ağır Ceza Mahkemesinin 1997/167 esas,1998/206 sayılı kesinleşmiş kararı ile mahkum oldukları İdris B.'un ise delil yetersizliğinden beraat ettiği dava konusu taşınmazın bu davalı adına kayıtlı olmasına rağmen Şeref A. adına vekili ile İhsan A. tarafından kiraya verildiği ve kira parasının bu kişi tarafından tahsil edildiği tüm dosya içeriği ve dinlenen tanık beyanı ile sabittir.
Hemen belirtilmelidir ki; Borçlar Kanununun 53.maddesi hükmü uyarınca ceza mahkemesinin beraat kararı Hukuk Hakimini bağlamaz. Nitekim bu husus mahkemenin de kabulü dahilindedir. Ancak, davalı vekilinin Mahkemeye verdiği 18.6.1997 tarihli dilekçe ile davacının eski eşi Şeref A. ile uzaktan akraba olduğunu kabul etmesi, kiracı olan tanık beyanı, diğer tüm deliller yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde birlikte değerlendirildiğinde davalının sahtecilik olgusunu bilen ya da bilebilecek durumda olduğu Medeni Kanunun 931.maddesinin koruyuculuğundan yararlanmasının söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır.
Sonuç: Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken delilerin değerlendirilmesinde hataya düşülerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacı vekilinin temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 15.03.2001 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy