(4721 S. K. m. 2, 3) (818 S. K. m. 386, 389, 390)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, yaşlı ve bakıma muhtaç olduğunu ve davalılar olan torunu ve oğlu ile birlikte kaldığını, davalının hile ve baskısıyla kayden maliki bulunduğu taşınmazları bedelsiz olarak davalılara temlik ettiğini belirtip tapu iptal tescil istemiştir.
Davalılar, davacının sağlık durumunun iyi olduğunu, baskı ve hile ile değil davacının iradi satışı ile taşınmazları temlik aldıklarını bildirip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, dava konusu taşınmazların davalılara temlikinin baskı ve tehdit ile sağlandığının ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla;Tetkik Hakimi Özgül Bozkurtgil'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
İddianın ileri sürülüş biçimi ile dava dilekçesinde belirtilen olgulardan davada hile, ikrah yanında vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına da yer verildiği anlaşılmaktadır. Davacı, dava dışı torunu Zeynel'e verilen vekaletin hile ile düzenlendiğini, bu konuda aldatıldığını ileri sürmüştür. Vekaletin hile ile alındığı iddiasının, sonucu bakımından anılan vekaletin kötüye kullanıldığını da kapsadığı tartışmasızdır.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden hile ve ikrah iddialarının sübuta ermediğinden buna dayalı davaların reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Bu yöne değinen davacının temyiz itirazları yerinde değildir.
Ancak, yukarıda sözü edildiği anlamda vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına dayalı hukuki sebep yönünden yeterli bir inceleme ve araştırma yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.
Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar. Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur. Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz. Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hal böyle olunca toplanan ve toplanacak delillerin yukarıda belirtilen ilkelerde gözetilmek suretiyle irdelenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 14.4.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy