(4721 S. K. m. 706) (818 S. K. m. 213) (2644 S. K. m. 26)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanlarına 6 parça taşınmazın mirasçılardan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak davalılara temlik edilmiş olduğunu bildirerek, iptal ve payları oranında tescilini istemişlerdir.
Davalılar, taşınmazların bedeli ödenerek alındığını bildirerek, davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır.
Mahkemece, temliki işlem üzerinden 18 yıl gibi bir sürenin geçtiği, satış ve gerçek değer arasında fahiş bir fark bulunmadığı, işlemin muvazaalı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal-tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi ( mevsuf-vasıflı ) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçek-ten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Somut olaya gelince; davacıların murisin kızları ve kız çocuklarından olma kız torunları olduğu, davalıların ise erkek çocukları olduğu anlaşılmaktadır. Miras bırakanın satma ihtiyacı içerisinde olmadığı, davalıların ise alış güçlerinin bulunmadığı, murisin davalılarla birlikte yaşadığı ve temlike rağmen dava konusu taşınmazların muris tarafından tasarruf edildiği sabittir.
Bu durumda, toplanan deliller, yukarıda yazılı ilke ve olgularla birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırma amacıyla dava konusu taşınmazları davalılara temlik ettiği sonucuna varılmaktadır.
Sonuç: Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, reddi yönünde hüküm kurulması doğru değildir. Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan sebeplerle HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 7.7.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy