(818 S. K. m. 390/2) (4721 S. K. m. 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; Davacı, noter başkatibi Şerafettin'in kendisinden hile ile vekaletname alarak çekişmeli 6 parsel sayılı taşınmazdaki 5 nolu dükkanını danışıklı biçimde arkadaşı olan diğer davalı Hayrettin'e devrettiğini ileri sürmüş, tapunun iptaliyle adına tescilini istemiştir.
Davalı Şerafettin, taşınmazları ile ilgili işlemlerde yardım edip sonuçlandırması karşılığında davacının çekişmeli dükkanı kendisine verdiğini 3. kişilere satabilmesi içinde vekaletname düzenlettiğini, vekaletin hile ile alınması ve kötüye kullanılmasının söz konusu olmadığını belirtmiş; diğer davalı Hayrettin ise taşınmazı iyi niyetle satın aldığını ve davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, vekaletin hile ile alınıp kötüye kullanıldığının ve davalı Hayrettin'in iyi niyetli bulunmadığının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 28.12.2004 Salı günü saat 9.30 da daireye gelmeleri için taraf vekillerine tebligat yapıldığı halde gelmedikleri anlaşıldı, incelemenin dosya üzerinde yapılmasına süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare Tetkik Hakimi M. Ataker tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekaletnamenin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği, toplanan delillerden davacının, kayden maliki bulunduğu 6 parsel sayılı taşınmazda; dava dışı şirketle akdettiği kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan aksaklıkların giderilmesi yanında, kendisine isabet edecek bağımsız bölümlerin satış yetkisini de içerir şekilde verdiği 19.8.1998 tarihli vekaletnameyle davalı Şerafettin'i vekil kıldığı, Şerafettin'in de anılan vekaletnameyle davacının davaya konu 5 nolu dükkanını 18.6.2002 tarihinde diğer davalı Hayrettin'e satış suretiyle devrettiği anlaşılmaktadır.
Davacı, vekaletten yapılan bu işlemde temsil yetkisinin kötüye kullanıldığını ve davalıların danışıklı hareket ettiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıdını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde ... vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; özellikle davalı vekilin savunması içeriğinden 6 parsel sayılı taşınmazdaki inşaat nedeniyle davacıya yaptığı hizmetler karşılığı çekişmeli dükkanı kendi hesabına diğer davalıya devrettiği izlenimi uyanmaktadır. Temlike dayanak vekaletnamede savunmada belirtilen anlamda bir yetkinin mevcut olmadığı açıktır. Öte yandan gerçek değerinin keşfen 24 milyar TL. olarak saptandığı, taşınmazın resmi akitte 8 milyar TL. bedelle temlik edildiği, bunun da dışında davalı vekilin diğer davalıya gönderdiği ihtarnamede bedelin 58.500.000.000-TL. olduğunun ifade edildiği görülmektedir. Bu durumda belirlenen olgular yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde vekaletnamedeki temsil yetkisi dışında hareket edilerek davacının zarara uğratıldığı yazlığı davalı vekilin işlettiği tesise komşu bulunan kayıt maliki diğer davalının da davalı vekile yakın olduğu, davacı zararına yapılan işleme bilerek, isteyerek katıldığı sonucuna varılmaktadır.
Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı yerindedir.
Sonuç: Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.12.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy