(1086 S. K. m. 159, 163, 180/2)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanı Şeref Telci'nin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla dava konusu taşınmazlarını davalılara vekil aracılığıyla satış suretiyle muvazaalı olarak devrettiğini, temlik tarihinde miras bırakanın hukuki işlem ehliyetininde olmadığını ileri sürüp iptali ile miras bırakan adına tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davacının kesin süre içerisinde delil listesini ibraz etmediğinden HUMK.'nun 180/2. maddesi gereğince davanın reddine karar verilmiştir.
Karar davacı vekili tarafından duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla duruşma günü olarak saptanan 30.3.2004 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Hasan Özaydın ile temyiz edilen vs. vekili Avukat Sibel Türk geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verilen ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı bilahare, Tetkik Hakimi A.Sevil Çalıkoğlu'nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, ehliyetsizlik ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil, olmadığı takdirde tenkis isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, delillerin ibrazı yolundaki ara kararı ile öngörülen kesin süreye uyulmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Öncelikle davadaki isteğin terekeye iade biçiminde bulunduğu, böyle bir isteğe dayalı davanın dinlenebilmesi için tüm mirasçıların davada yer almasının zorunlu olduğu, oysa mirasçılardan Ayşe ve Hamiyet'e davada yer verilmediği anlaşıldığına göre davanın görülebirlik koşulu yerine getirilmeksizin işin esasına girilerek hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Öte yandan, davaların kısa zamanda sonuçlandırılması, adaletin biran önce tecellisi için, taraflarca veya Mahkemelerce yapılması gereken bir kısım adli işlemler sürelere bağlanmıştır. Bilindiği üzere bu sürelerin bazılarını kanun bizzat belirlerken bir kısmını işin özelliğine, tarafların durumlarına göre belirlemesi için hakime bırakmıştır. Kanuni süreler açıkça belirtilen ayrıcalıklar dışında kesindir. Bu nedenle HUMK.nun 159. maddesinde açık hükmünde belirtildiği gibi kanunun tayin ettiği süreler hakim tarafından azaltıp çoğaltılamaz. Buna karşın, aynı yasanın 163. maddesine göre hakimin belirlediği süreler ise kural olarak kesin değildir. Hakim tayin ettiği süreyi henüz dolmadan azaltıp çoğaltacağı gibi, süre geçtikten sonra da tarafın isteği üzerine yeni bir süre tanıma yoluna da gidebilir. Bu takdirde verilen ikinci süre kesindir. Ancak, hakim kendi belirlediği sürenin kesin olduğuna da karar verebilir. Kesin sürenin tayin edilmesi halinde, karşı taraf yararına usulü kazanılmış hak doğacağı da kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekir ki, ister kanun, isterse hakim tarafından tayin edilmiş olsun kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen bir işlemin bu süre geçtikten sonra yerine getirilmesine yasal olanak yoktur. Böylece kesin sürenin kaçırılması; o delile veya hakka dayanamamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmekte, bazan davanın kaybedilmesine dahi neden olmaktadır. Bu itibarla geciken adaletinde bir adaletsizlik olduğu düşüncesinden hareketle, davaların yok yere uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere konan kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Öncelikle, kesin süreye ilişkin ara kararı her türlü yanlış anlaşılmayı önleyecek biçimde açık ve eksiksiz yazılmalı, yapılacak işler teker teker belirtilmelidir. Bunun yanında verilen süre yeterli, emredilen işler, gerekli ve yapılabilir nitelik taşımalı, ayrıca hakim süreye uyulmamanın sonuçlarını açıkça anlatmalı, tarafları uyarmalıdır. Öte yandan, kesin süre tarafların yanında hakimi de bağlayacağından uyulmaması halinde gereği hakim tarafından hemen yerine getirilmelidir.
Eldeki davada, yukarda açıklandığı anlamda bir ara karar kurulduğu ve kesin süre tayin edildiği söylenemez.
Hal böyle olunca, açıklanan usul eksikleriyle yargılamanın sürdürülemeyeceği ve sonuçlandırılamayacağı dikkate alınmaksızın yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.
Davacının temyiz itirazları yerindedir.
Sonuç: Kabulü ile hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 4.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren Avukat ücret tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 375.000.000 TL. duruşma Avukat parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.03.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy