(2762 S. K. m. 1) (4771 S. K. m. 4) (4778 S. K. m. 3)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 998 ada 6 parsel sayılı taşınmazın davalı vakıf adına 24.03.1960 tarihinde hibe yoluyla tescil edildiğini, ancak davalının 1936 yılında verilen ve vakfiye yerine geçen beyannamesinde anılan taşınmazın bulunmadığını ileri sürerek tapu iptal ve Hazine adına tescil isteğinde bulunmuştur. 27.06.2002 tarihli ıslah dilekçesiyle de tapu iptali ile eski hale getirilmesini istemiştir.
Davalı, Hazine'nin aktif dava ehliyetinin bulunmadığını, zamanaşımının söz konusu olduğunu, taşınmazın iktisabı için İstanbul Valiliğinin yetki belgesi verdiğini, ıslah ile talep sonucunun değiştirilemeyeceği gibi ıslahla davacının dava ehliyeti ve hukuki menfaatinin kalmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, 2762 Sayılı Yasa ve daha sonra 4771 ve 4778 Sayılı Yasalarda davalı vakfın taşınmaz edinmesine yasal olanak sağlandığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı Hazine vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S.T'nin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar
Davacı Hazine, 998 ada 6 parsel sayılı taşınmaz Yunan tebaalı kişiler adına kayıtlı iken, bağış yoluyla davalı F. Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı'na temlik edildiğini, bu taşınmazın 1936 tarihli beyannamede yer almadığını ileri sürerek tapu kaydının iptalini, eski maliki adına tescilini istemiştir. Mahkemece, 4771 ve 4778 Sayılı Yasalar uyarınca cemaat vakıflarının mal edinilebileceğinden söz edilerek davanın reddine karar verilmiştir.
Davada ileri sürülen iddianın ve davalı tarafın savunmasının içeriğine göre, yanlar arasındaki uyuşmazlık Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulmuş, cemaat vakfı tüzel kişiliğini taşıyan vakfın mal edinip edinemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere vakıf, çok eski devirlerde bir din kurumu olarak ortaya çıkmış, geliştirilmiştir. İnsanların vakıf yoluyla sonraki nesillere iyi bir ad bırakmaları her devirde taktirle karşılanmıştır. Toplum yararına kullanıldığı sürece vakıf insanlığa büyük yararlar, sağlamıştır. Hıristiyanlıkta da vakıf yoluyla hizmetlerin kamu yararına yerine getirilmesi benimsenmiştir (Dr. Suat Bertan, Ayni Haklar Cilt 1, Sayfa 75). Esasen Müslüman kişilerin Müslüman olmayan ihtiyaç sahiplerine, Müslüman olmayan kişilerin de muhtaç durumdaki Müslüman kişilere mallarını vakfetmeleri geçerli sayılmıştır (Ömer Hilmi, Ahkamül Evkaf, Mesele 57).
Davaya konu ve benzeri cemaat vakıfların padişah fermanı (buyruğu) olarak emri mahsusa ile kuruldukları, vakfiyelerinin bulunmadığı bir gerçektir. Anılan vakıf türlerinin iki yoldan geliştiği, ilk olarak bağımsız bir vakıf kurulduğu, sonra da kurulu vakfa mal özgülendiği, böylece ana vakfın malvarlığının çoğaltıldığı bilinen bir olgudur. Genellikle İstanbul' un belli semtlerinde ana vakıf niteliğinde büyük bir hayri ya da dini vakıf kurulmuş, aynı cemaat hizmetinin görülmesine tahsis edilen diğer kurumlar da ana vakfın tüzel kişiliğine bağlanmışlardır. Ana vakfı emri mahsusa olarak ortaya çıkan padişah fermanları genel içerik taşımamış, belli ve muayyen yer ya da yerlere hasredilmiştir. Söz konusu irade, cemaatlerin kuruluş zamanları itibariyle dini ve hayri işlevlerini özgürce yerine getirmelerine olanak tanımak şeklinde anlaşılmalı ve bu sınırlar içerisinde düşünülmelidir. "İrade-i mahsusanın" genişletilmesi günümüz mer-i hukukuna göre mümkün değildir. 1924 tarihli Lozan Sözleşmesi'nin 42. maddesinde öngörülen vakıflar ile dini ve hayri kurumların işlevlerinin değinilen sınırlar gözetilerek güvence altına alındığı da kabul edilmelidir.
Söz konusu vakıflara tüzel kişilik tanınması üzerine cemaat ve hayır kurumlarına ait malların adlarına kayıt edilmesi için yasayla bir süre tayin edilmiştir. Bu süre, 11.09.1329 (1913) tarihli kanunla 6 ay uzatılmış; takiben 25.02.1329 (1913) tarihli kanun ile tekrar 6 ay süre tanınmış, en son Emval-i Gayri Menkulenin Tasarrufu Hakkındaki 30.03.1329 (1913) tarihli Kanunun 4. maddesi ile iki yıl süre verilmiştir.
5.6.1935 tarihinde yürürlüğe giren Vakıflar Kanunu'nun hükümet gerekçesinde ve yasanın 1. maddesinde cemaatlerce idare olunan vakıfların "mülhak vakıf' olduğu açıklanmıştır. Yasanın geçici (muvakkat) maddesiyle mevcut cemaat vakıfları için onları idare edenlere Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce beyanname verme yükümlülüğü getirilmiştir. Vakfiyesi olmayan cemaat vakıflarının 1936 yılında verilmiş beyannamelerinin taşınmaz malvarlıklarını belli etme ve sonradan mal edinme bakımından "vakıfname" niteliğinde kabul edilmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu itibarla bu tür vakıfların 1936 tarihinden sonra, nedeni ne olursa olsun taşınmaz mal edinemeyeceklerine ilişkin görüşler günümüze kadar uygulamaya yön vermiştir.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan düzenlemelerin ışığında somut olay incelendiğinde, çekişmeli taşınmazın 1936 tarihli beyannamede yer almadığı, davalı vakfın başka yollarla da mal edinemeyeceği görülmektedir. Bu durumda bağış suretiyle taşınmaz mal temellükü ve tescilin yolsuz nitelikte bulunduğu ve iptalinin gerekeceği kuşkusuzdur.
Ne var ki, Avrupa Birliği'ne uyum çalışmaları nedeniyle kabul edilen 4771 ve 4778 Sayılı Yasalar, 1936 tarihli beyannamede yer almayan malların da edinilebilmesi yolunu açmış, ancak bu imkanı kurallara ve koşullara bağlamıştır. 4778 Sayılı Yasanın 3. maddesi "Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izniyle dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler" hükmünü getirmiş, ikinci fıkrasında "bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün bağlı bulunduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceğini" açıklamıştır. 4928 Sayılı Yasanın 2. maddesi ise "cemaat vakıflarının bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten (15.07.2003) itibaren onsekiz ay içerisinde 2762 Sayılı Yasanın birinci maddesinin yedinci fıkrası uyarınca tescil isteğinde bulunabileceğini" bildirmiştir.
Yasa hükmünde sözü edilen ve 24.1.2003 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan "cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri, bunlar üzerinde tasarrufta bulunmaları ve tasarrufları altında bulunan taşınmaz malların bu vakıflar adına tescil edilmesi hakkındaki yönetmelik" yukarıda izah edilen amaç ve kapsamı belirlemiş, 2762 Sayılı Yasanın 1. maddesine dayanılarak hazırlanan 4. maddesinde edinilebilecek taşınmaz malların kapsamının "
satın alma, vasiyet, hibe ve sair yollar
." biçiminde olacağı; 5. maddesinde "başvurunun Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne yapılacağı" belirtilmiştir; a, b, c, d, e bentlerinde istenecek belgeler sayıldıktan sonra 6. maddesinde "başvurunun gerektiğinde ilgili bakanlık, kamu kurum ve kuruluşlarının görüşü alınarak yetkili daire başkanlığının görüşü ile birlikte Vakıflar Genel Meclisi'nce inceleneceği ve koşulların oluşması halinde vakfa yetki belgesi verileceği" öngörülmüştür.
Yönetmeliğin anılan hükümlerinin yerine getirilmesi ve vakfın yetki belgesi alabilmesini sağlayacak olan işlemlerin idari nitelikte bulunduğu açıktır.
Hal böyle olunca, mahkemece öncelikle davalı vakfın belirtilen biçimde bir başvurusunun bulunup bulunmadığının saptanması, başvurusu yok ise yukarıda anılan düzenlemeler doğrultusunda başvuru olanağının tanınması ve sonucunun beklenmesi, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı Hazine'nin temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün belirtilen nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 07.07.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy