MAHKEMESİ : Lapseki Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 08/07/2005
NUMARASI : 2002/190-109
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı,305 parsel sayılı taşınmazını,ölünceye kadar bakım akti ile davalıya temlik ettiğini,davalıca bakılmadığı gibi hataya da düşürüldüğünü ve taşınmazın diğer davalıya anlaşmalı olarak devredildiğini ileri sürerek,iptal-tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalılar,davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır.
Mahkemece,davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu,düşüncesi alındı.Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Dava, tapu iptal ve tescil isteklerine ilişkindir.
Mahkemece,davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden,toplanan delillerden; kayden davacıların miras bırakanına ait bulunan 305 parsel sayılı taşınmazın 26.1.2001 tarihinde de ölünceye kadar bakma akti ile davalı Salih'e temlik edildiği;27.3.2001 tarihinde de Salih tarafından diğer davalıya satış yoluyla intikal ettirildiği görülmektedir.
Ölen,vekil aracılığıyla açtığı davanın da ilk temlik alan oğlu bakımından akte aykırı davranıldığını ileri sürmüş, daha sonra vesayet altına alınmış, dava vasi aracılığıyla sürdürülürken yargılama sırasında ölmüştür.
Gerek dosyadaki 3.6.2003 tarihli rapor kapsamından gerekse vesayet kararı dikkate alındığında çekişmeli taşınmazın temlik tarihleri bakımından miras bırakanın tasarruf ehliyetini haiz olup olmadığının araştırılmasında zorunluluk bulunduğu sonucuna varılmaktadır.Ne varki, mahkemece bu yolda bir araştırma yapılmış değildir.
Ehliyetsizlik,kamu düzeni ile ilgili olup,mahkemece resen ve öncelikle dikkate alınmalıdır.
Bilindiği üzere;davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırdedebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil
ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Hal böyle olunca, öncelikle yukarıda açıklanan ilkeler dikkate alınarak Fatma Duran'ın çekişmeli taşınmazın temlik tarihleri bakımından tasarruf ehliyetine sahip olup olmadığının araştırılması,ehliyetli olduğunun belirlenmesi durumunda akte aykırılık iddiası yönünden toplanan delillerin değerlendirilmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, yazılı olduğu şekilde karar verilmesi hatalıdır. Davalıların temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA,alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,19.12.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy