MAHKEMESİ : Antalya 4. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 27/05/2003
NUMARASI : 2002/887-470
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı Vakfa ait 470 nolu kadastral parselin imar uygulamasına tabi tutularak dağıtım cetveline göre vakıf adına tescil edilmesi gerekirken Antalya Belediyesi adına tescil edildiğini,Antalya Belediyesince de alt belediye olan Kepez Belediyesine taşınmazın devredildiğini,daha sonra da 3. kişilere satışının sağlandığını ileri sürüp davalılar adına kayıtlı 2 nolu imar parselinin kaydının iptali ile adlarına tescilini istemiştir.
Davalılar,davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece,davalılar adına oluşan tescilin yolsuz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar,davalılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla;Tetkik Hakimi Berna Dizdaroğulları Koç’un raporu okundu,düşüncesi alındı.Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece,davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden,toplanan delillerden;davaya konu edilen 2 nolu imar parselinin öncesini teşkil eden 470 kadastral parselin davacı Muratpaşa Vakfı adına kayıtlı iken, dava dışı Antalya Belediyesi tarafından yapılan imar uygulaması sonucu muhtelif imar parsellerinin oluştuğu ve dağıtım cetvellerinde çekişmeli imar parsellerinin davacı vakıf adına tescilinin öngörülmüş olmasına karşın,sehven Antalya Belediyesi adına tescil edildiği,anılan yerin 3030 Sayılı Yasa hükümleri gereği,davalı Kepez Belediyesine intikal ettirildiği,davalı belediyenin çekişmeli 2 parselde 181 payı kendi üzerinde bırakarak 260’şer payları davalılar Veli ve Osman’a 17.1.1996 ve 6.5.1996 tarihlerinde tahsisen satış yoluyla intikal ettirildiği anlaşılmaktadır.
Belirtilen süreç içerisinde,dava dışı Antalya Belediyesi adına oluşan sicilin yolsuz tescile dayalı olduğu tartışmasızdır.Öte yandan bu suretle oluşan sicilden yasa gereği pay edinen Kepez Belediyesinin edimini de koruma olanağı yoktur.Bu bakımdan Kepez Belediyesinin payına yönelik davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik mevcut değildir.
Ancak,davalı V. ve O.,sicile güvenerek taşınmazdaki payları satın aldıklarını savunmuşlardır.Savunmanın gerçekleşmesi halinde adı geçenlerin satın almadan kaynaklanan haklarının korunması gerekeceğinde kuşku yoktur.Ne varki,mahkemece davalıların iyiniyet savunmaları üzerinde durulmamıştır.
Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları,dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle,alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023.maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır.İşte bu nedenle Devlet,nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş,bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış,iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş,değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakta tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.Belirtilen ilke M.K.nun 1023.maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur” şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1.fıkrasına göre “Bir ayni hak yolsuz olarak tesçil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tesçile dayanamaz” biçiminde öngörülmüştür.
Ne varki; tapulu taşınmazların intikallerinde,huzur ve güveni koruma,toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin,iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi,hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı,kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta,şeklen iyi niyetli gözükeni değil,gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması,bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu,iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.ll.l99l tarih l990/4 esas l99l/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gözetilmek suretiyle gerekli araştırmanın yapılması,soruşturmanın tamamlanması,ondan sonra karar verilmesi gerekirken,yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.Davalıların temyiz itirazları yerindedir.Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,7.12.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy