(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, eşinin şehit olması nedeniyle psikolojik sıkıntı içindeyken davalı İ.'le yakınlaştıklarını bu arada kayden maliki olduğu 4333 ada 1 parsel B Blok 3 nolu dairesinde oturan kiracıyı çıkarmak amacıyla ve davalı İ.'in hileli söz ve davranışları sonucunda davalı İ.'e anılan meskeninin satışı ve avukat tayini konusunda vekaletname verdiğini ancak İ.'in vekalet görevini kötüye kullanmak suretiyle çekişmeli daireyi babası olan diğer davalıya temlik ettiğini ileri sürüp; tapu iptali ve tescil istemiştir.
Davalılar, davalı H.'in bedelini ödeyerek dava konusu taşınmazı satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını belirtip, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, iddianın ispatlanamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davcı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Sevinç Türközmen'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:
Karar: Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; kayden davacıya ait bulunan 4333 ada 1 parsel 3 nolu meskenin 10.08.2004 tarihli akitle ve vekili davalı İ. aracılığıyla diğer davalı H.'e satış yoluyla temlik edildiği görülmektedir.
Davacı, temlik dayanağı vekaletin kendisinden hile ile alındığını ve temlikin bu vekalete dayalı olarak gerçekleştirildiğini ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır.
Temlik dayanağı Aksaray 3. Noterliğince düzenlenen 09.08.2004 tarih ve 7823 sayılı vekaletnamenin geçerli işleme dayalı ve iradi olarak düzenlendiği sabittir. Davacının anılan vekaletin kendisinden hile ile alındığı iddiasının aynı zamanda vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içerdiğinde kuşku yoktur.
Ne var ki, mahkemece değinilen hukuki sebep açısından yeterli bir araştırma yapıldığı ve toplanan delillerin buna göre değerlendirildiği söylenemez.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanun'un 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanun'un 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Sonuç: Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilke ve olgular gözetilmek suretiyle yeterli araştırma ve soruşturmanın yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMKnun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene iade edilmesine, 01.03.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy