(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada; davacı, maliki olduğu 5 parsel sayılı taşınmazdaki 7 nolu bağımsız bölümü satmak istediğini, davalı Bekir'in aracılık ederek davalı Kenar Özer'e satış yetkisi içerir vekaletname düzenlettiğini, satış bedelini ödeyeceklerini söyleyerek kandırdıklarını ve taşınmazın bu vekaletname ile el ve işbirliği içerisindeki diğer davalı olan akrabaları Hacı Özer'e satış yoluyla temlikini sağladıklarını satış bedelini alamadığını ve vekalet yetkisinin kötüye kullanıldığını ileri sürerek iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı Kenan, davanın reddini savunmuş, diğer davalılar yanıt vermemişlerdir.
Mahkemece, davalı Bekir yönünden davanın reddine, diğer davalılar hakkındaki davanın ispat edildiği gerekçesiyle kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı Hacı Özer vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Özgül Bozkurtgil'in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden kayden davacıya ait bulunan 5 parsel sayılı taşınmazdaki 7 nolu bağımsız bölümün 30.6.2003 tarihli akitle vekaleten, taşınmaz üzerindeki ipotekle birlikte 8 milyar lira bedelle davalılardan Hacı Özer'e satış yoluyla temlik edildiği görülmektedir.
Davacı, anılan temlike dayanak teşkil eden vekaletin kendisinden hile ile alındığını, bunun yanında satış bedelinin de ödenmediğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Vekaletin hile ile alındığı iddiasının vekaletin kötüye kullanıldığı iddiasını da içerdiği kuşkusuzdur.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Vekaletin görevinin kötüye kullanıldığı iddiasının kabul edilebilmesi için temelde mevcut olan vekalet ilişkisi içerisinde yapılan işlemle vekil edenin zararlandırılması olgusunun kanıtlanması gerekir.
Somut olayda, çekişmeli taşınmazın 8 milyar lira akit bedeli üzerinden satılmasına karşın davacıya davalı tarafından 30.6.2003 olan akit tarihi itibariyle 30 milyar bedelli senet verildiği anlaşılmaktadır. Bu olgu davacının Cumhuriyet Savcılığına verdiği 3.11.2003 tarihli şikayet dilekçesinde de dile getirilmiştir. Ve davacının kabulündedir.
Bu durumda, satış bedelinin senet bedeli ile akitte öngörülen bedelin toplamından ibaret olduğu düşünülmelidir. Bu bedelle taşınmazın bilirkişice saptanan bedelini karşılar niteliktedir. Öyle ise, davacının satış işlemi ile zararlandırıldığı kabul edilemez.
Sonuç: Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK. nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 25.04.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy