(4721 S. K. m. 2, 988, 989, 1023, 1024)
Taraflar arasında görülen davada;
Davacılar, miras bırakanları Osman oğlu Hüdeyda'nın maliki bulunduğu 273,287,599 ve 708 parsel sayılı taşınmazların davalılara intikalini sağlayan veraset ilamının iptal edildiğini, kendilerinin mirasçı olduğunun belirlendiğini ileri sürerek tapu iptal tescil isteğinde bulunmuşlardır.
Davalılar davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davalılar adına oluşan kayıtların dayanağını teşkil eden veraset ilamının iptal edildiği yeni mirasçıların belirlendiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalı Mustafa vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR
Dava, ketmi verese hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dosyada bulunan tebligat tutanaklarından, temyiz isteminde bulunan davalı Mustafa 'ya gerekçeli kararın tebliğ edilmediği, diğer davalı Vezir vekiline yapılan tebliğat belgesine davalı Mustafa'nın vekili olmadığı halde vekili imiş gibi yazıldığı ve hükmün bu surette kesinleştirildiği anlaşılmaktadır.
Bu durumda hükmün davalı Mustafa bakımından kesinleştiği söylenemez.Adı geçenin temyiz hakkının varlığı tartışmasızdır.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 273,287,599 ve 708 parsel sayılı taşınmazların miras bırakan Osman oğlu Hüdeyda adına kayıtlı iken, davalı Vezir ile dava dışı Güllü tarafından alınan veraset ilamı uyarınca bu kişiler adına intikallerinin sağlandığı, daha sonra Güllü'nün taşınmazlardaki paylarını davalı Mustafa'ya satış yoluyla temlik ettiği görülmektedir.Davacılar tarafından alınan hasımlı veraset ilamı ile önceki ilamın iptal edildiği, davacıların miras bırakan Hüdeyda'nın mirasçıları olduklarının belirlendiği davalı Mustafa'nın ise miras bırakanla miras ilişkisinin olmadığı anlaşılmaktadır.
Ne varki davalı Mustafa çekişme konusu taşınmazlarda pay satın alan 3.kişi konumundadır.Ediniminin iyiniyete dayalı olması halinde taşınmazlardaki haklarının korunacağında kuşku yoktur.Ancak mahkemece bu konuda bir araştırma yapılmış değildir.
Bilindiği üzere; hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları,dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle,alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiş tir.Bu amaçla Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023.maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır.İşte bu nedenle Devlet,nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş,bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış,iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş,değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarakda tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.Belirtilen ilke M.K.nun 1023.maddesinde aynen "tapu kütüğündeki sicile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir ayni hak kazanan 3 ncü kişinin bu kazanımı korunur" şeklinde yer almış, aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğindeki 1024.maddenin 1.fıkrasına göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tesçil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken 3 ncü kişi bu tesçile dayanamaz" biçiminde öngörülmüştür.
Ne varki; tapulu taşınmazların intikallerinde,huzur ve güveni koruma,toplam düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin,iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi,hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır.Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı,kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta,şeklen iyi niyetli gözükeni değil,gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması,bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu,iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğin den (resen) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Sonuç: Hal böyle olunca; davalı Mustafa bakımından yukarıdaki ilkeleri kapsar biçimde bir araştırma yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik soruşturma ile karar verilmesi doğru değildir.Davalı Mustafa'nın temyiz itirazları yerindedir.Kabulüyle hükmün bu davalı bakımından HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 26.5.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy