(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 1023)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakanından intikal eden 616 parsel hakkında davalı olan kardeşi Sani'nin izale-i şuyu davası açtığını ve aynen taksim suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilerek 1461 parselin adına, 1455 parselin de tüm mirasçılar adına tescili yönünde hüküm kurulduğunu usulsüz tebligat ile kararın kesinleştirilerek paydaşı bulunduğu 1455 parsel ve müstakil maliki bulunduğu 1461 parselin kardeşi Sani'ye verdiği vekalet ile davalılara temlikinin sağlandığını ileri sürüp kayıtların iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalılar, bedelin ödenerek taşınmazların satın alındığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Berna Dizdaroğulları Koç'un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Mahkemece, davanın kesin hükümden bahisle reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davaya konu edilen,1455 ve 1461 parsel sayılı taşınmazların öncesinin 616 parsel olduğu, anılan yerle ilgili olarak açılan ortaklığın giderilmesi davası sonucu, ortaklığın aynen taksim suretiyle giderilmesine karar verilerek 1461 müstakilen davacı adına 1455 parselde ise davacıya pay verilmek suretiyle hüküm oluşturulduğu ve buna göre tescilin sağlandığı görülmektedir.
Davacı, adına tescil edilen çekişme konusu parsellerin vekil edip azlettiği davalılardan Sani tarafından vekalet görevi kötüye kullanılmak suretiyle ve satış yoluyla temlik edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Belirtilen bu olgular ve davaların niteliği karşısında ortaklığın giderilmesi davası ile oluşan hükmün eldeki dava bakımından kesin hüküm olarak nitelendirilmesine olanak yoktur. Mahkemece kurulan hükmün bu bakımdan isabetli olduğu söylenemez.
Gerçekten de, dava konusu edilen 1455 ve 1461 parsel sayılı taşınmazların azledilen vekil aracılığı ile satışa konu edildiği el değişikliğine uğradığı sabittir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Sonuç: Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeler gözetilmek suretiyle, gerekli araştırmanın yapılması, ilk elden sonra taşınmazları edinenler yönünden Türk Medeni Kanununun 1023.maddesi yönünden de soruşturmanın tamamlanması, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK. nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 13.07.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy