(818 S. K. m. 390) (4721 S. K. m. 2, 3)
Dava: Taraflar arasında görülen davada;
Davacı,murisinden kalan mirasın paylaştırılması amacıyla dava dışı İ.'e vekalet verdiğini, ancak vekilin bu işlemler yerine maliki bulunduğu 17 parsel sayılı taşınmazı davalıya sattığını, işlemin talimatı dışında gerçekleştirildiğini ileri sürerek tapu iptal-tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı, taşınmazı bedelini ödeyerek vekil edenden satın aldığını, iyiniyetli olduğunu belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davalının dava konusu taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığı, davacının satış bedelini vekilden almadığı takdirde vekiline karşı alacak davası açabileceğini, davacının vekiline verdiği vekaletname ile davalıya yapılan satışın iptalini istemesinin iyiniyetle bağdaşmayacağı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi B. 'un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dava dilekçesinin içeriğinden; iddianın ileri sürülüş biçiminden; davacının, maliki bulunduğu 17 parsel sayılı taşınmazın kendisinden hile ile alınan vekaletname kullanılmak suretiyle davalı D.'e satış yoluyla intikal ettirildiğini iddia ederek eldeki davayı açtığı görülmektedir.
Belirtilen iddianın niteliğine göre, vekaletin hile ile alındığı iddiasının,kötüye kullanıldığı iddiasını da içerdiği kabul edilmelidir.
Öyle ise, davada da vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedeni bakımından bir araştırma yapılmasında zorunluluk vardır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötüniyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden ( resen ) göz önünde tutulması zorunludur.
Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; yukarıda açıklanan ilkeleri kapsar şekilde araştırma yapılması, soruşturmanın eksiksiz tamamlanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı niteleme ve değerlendirmelerle hüküm kurulması doğru değildir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü H.U.M.K.'nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 5.10.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy