MAHKEMESİ : GELİBOLU ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 19/06/2006
NUMARASI : 2005/388-170
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, miras bırakan annesi A.B.Y.ın 62 sayılı parseldeki 2/3 payının 1983 yılında davalı H.A.. Ocak'a satışı ve aralarındaki noter sözleşmesi sırasında doktor raporu alınmadığını, usülsüz işlem yapıldığını ileri sürerek tapu iptali tescil ve sözleşmenin iptalini istemiştir.
Davalı H.A..davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, miras bırakanın ehliyetsizliğinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
-KARAR-
Dava, ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptali, tescil ve sözleşmenin iptali isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, kanıtlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğine ve toplanan delillerden, davacı ile davalılardan A.İ..S...in miras bırakanı olan A.. B.. Y..'ın ... parsel sayılı taşınmazının 1/3 payını üzerinde bırakarak 2/3 payını 20.6.1983 tarihli resmi akitle diğer davalı H.A.Ocak'a satarak devrettiği; aralarında aynı tarihli noter sözleşmesinde de, taşınmazdaki yapının 2.ve 3 katının H.A...e, zemin katın ise miras bırakana ait olacağının kararlaştırıldığı görülmekterdir.
Davacı, miras bırakanın hukiki ehliyeti bulunmaması nedeniyle gerek satış işleminin gerekse noter sözleşmesinin hükümsüz sayılacağını ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “ fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir “ biçimindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmesi, borç ( yükümlülük ) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlamış. 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin ( reşit ) olmayı kabul ederek “ ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergi n kişinin fiil ehliyeti vardır. “ hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü “ eylem ve işlev ehliyeti olarak ta tarif edilerek aynı yasanın 13. maddesinde “ yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk yada bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir.” denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almışlardır.
Hemen belirtmek gerekir ki, Medeni Kanununun 15. maddesinde de ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması o işlemi geçerli kılmaz. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 11.6.1941 tarih 4/21)
Yukarıda sözü edilen ilkelerin ve yasa maddelerinin ışığı altında olaya yaklaşıldığında bir kimsenin ehliyetinin tesbitinin şahıs ve mamelek hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta müşahede kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar H.U.M.K.’nun 286 maddelerinde belirtildiği gibi bilirkişinin “rey ve mutaalası” hakimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.
Hele ayırt etme gücünün nisbi bir kavram olması kişiye eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kurulundan, özellikle Adli tıp kurumundan rapor alınmasını da gerekli kılmaktadır. Esasen Medeni Kanunun 409/2 maddesi akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceğini öngörmüştür.
Somut olayda, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde bir araştırma yapılmadığı, daha önce görülen ve miras bırakanın 15.9.1997 ve 8.1.1998 tarihleri itibariyle ehliyetsiz bulunduğunun Adli Tıp raporlarıyla saptandığı Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/233 Esas ve Sulh Hukuk Mahkemesinin 1997/ 587 Esas sayılı dava dosyalarının getirtilip Adli Tıp Kurumun'dan görüş sorulmasının düşünülmediği anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, anılan dava dosyalarının getirtilmesi, tarafların ehliyetsizlik iddiası bakımından dosyaya ışık tutacak başkaca delilleri varsa toplanması, ondan sonra dosyanın tümüyle Adli Tıp Kurumu'na gönderilerek miras bırakanın dava konusu işlem tarihinde hukuki ehliyetinin bulunup bulunmadığı bakımından rapor istenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturma ile yetinilip yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir.Davacının bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir.Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü HUMK'nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 29.11.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy