MAHKEMESİ : ÜMRANİYE 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 18/12/2007
NUMARASI : 2003/1280-2007/741
Taraflar arasında birleştirilerek görülen davalarda;
Davacılar, miras bırakanlarından kalan taşınmazların intikal işlemleri için akrabaları olan Y..a vekalet etmek istediklerini noterde vekaletnamenin Y..'un eşi S.. ve kardeşi N.. adına düzenlendiğini, akraba olduklarından bu durumu önemsemediklerini 44 parsel sayılı (imarla 342 ada 1 p.) taşınmazda intikal işlemlerinden sonra imar parselindeki paylarının vekil tarafından, vekalet akti kötüye kullanılarak davalı Yusuf'a temlik edildiğini satış iradeleri olmadığını, bedelde ödenmediğini ileri sürerek, iptal ve tescil isteğinde bulunmuşlardır.
Davalılar, çekişmeli taşınmazın imar şuyulandırması sonucu bedele dönüştürülen kısmın bedelini davacıların aldığını, imar parselindeki paylarının ise davalı Yusuf'un ödediği harç, vergi ve vekalet hizmetlerine karşılık adına tescil edildiğini bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, davalı N. C..aleyhine açılan davanın reddine, diğer davalılar yönünden davacılar iddiaları sabit görülerek, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davalılar tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, duruşma isteğinin dava değeri yönünden reddine gereği görüşülüp, düşünüldü.
Birleştirilerek görülen dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; özellikle eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen kayıtlardan 44 parsel sayılı taşınmazda davacıların miras bırakanı paydaş iken bu payın 6.11.2001 tarihinde mirasçılarına intikal ettirildiği, 19.3.2002 tarihinde imar şuyulandırmasına tabi tutularak 342 ada 1 parselindeki davacılar paylarının vekil eliyle davalı Y..'a satış suretiyle temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davacılar, çekişmeli taşınmazdaki paylarının satış iradeleri bulunmadığı halde vekil S.. tarafından, eşi olan kayıt maliki Y..ile işbirliği yapılarak temlikin sağlandığı, vekaletin kötüye kullanıldığı iddiası ile eldeki davayı açmışlardır. Mahkemece, vekil ve kayıt maliki yönünden davanın kabulüne karar verilmişse de, vekilin vekil edenlerin iradesine uygun hareket edip, etmediği yönünde taraf delilleri toplanıp, tanıklar dinlenmemiş, zararlandırma kastının varlığının açıklıkla belirlenmesi için keşif yapılarak taşınmazın temlik tarihindeki gerçek değeri de saptanmış değildir. Bu durumda, hükme yeterli bir araştırmanın yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde hükme yeterli bir araştırma yapılalarak, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Davalıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.11.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy