MAHKEMESİ : KÜÇÜKÇEKMECE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 01/11/2007
NUMARASI : 2005/524-2007/693
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 5958 parsel sayılı taşınmazdaki dairenin yarı yarıya kendisi ve davalı oğlu S. M.. adına kayıtlı olduğunu, davalı oğlunun resmi dairelerdeki işlerini takip edeceğini söyleyerek aldığı vekaletnameyi kullanarak taşınmazı yakın arkadaşı olan diğer davalı V.K..'a muvazaalı olarak sattığını, halen taşınmazda kendisi ve eşinin oturduğunu, öz oğlu tarafından kandırıldığını, rızası olmaksızın başka amaçla verdiği vekalet ile maliki bulunduğu payın davalılarca elinden alındığını ileri sürüp, satışın iptali ile adına tescilini istemiştir.
Davalı S.., davacı annesine ait 1/2 payı bedelini ödeyerek annesi adına kendisinin satın aldığını, davacının taşınmazda hakkı olmadığını bildiğini, davalı V.., hukuki işlemde irade sakatlığı ve muvazaa bulunmadığını, iyiniyetli olarak tapu kütüğü kayıtlarına ve usulüne uygun vekaletnameye güvenerek taşınmazı satın aldığını bildirip, davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Davacı, hileli yollarla kendisinden alınan vekaletname kullanılmak suretiyle taşınmazdaki payının davalı oğlu tarafından arkadaşı olan diğer davalıya muvazaalı olarak devredildiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğiyle eldeki davayı açmıştır.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
İddianın ileri sürülüş biçimi ve açıklanan içeriği itibariyle davada inançlı işlem iddiasına değil, davacı adına işyeri açılacağı yönündeki telkinler sonucu elde edilen vekaletnamenin kötüye kullanıldığı iddiasına dayanıldığı sonucuna varılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, vekelatnamenin hile ile alındığı iddiası, aynı zamanda vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasını da içerir.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta
malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Hal böyle olunca, yukarıdaki ilkeler doğrultusunda inceleme ve soruşturma yapılması, hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle temlikin resmi sözleşmeyle yapıldığı ve bunun aksinin kanıtlanamadığı gerekçesi ile reddedilmesi doğru değildir.
Davacının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.12.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy