MAHKEMESİ : BÜYÜKÇEKMECE 3. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 02/11/2009
NUMARASI : 2008/891-2009/1243
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, davalı A. ve arkadaşından aldığı borca karşılık borç senedi imzalandığı söylenerek hile ile vekaletname düzenlendiğini, bu vekaletname ile maliki olduğu 3 parsel sayılı taşınmazın davalı A.e satıldığını öğrendiğini, imzaladığı belge içeriğinin vekaletname olduğunu bilmediğini, aldığı borcunu faizi ile ödediğini ileri sürerek tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiştir.
Davalılar, iddiaların yerinde olmadığını, taşınmazı bedelini ödeyerek davacıdan satın alındığını, şehir dışında olması nedeniyle davacı adına vekil ile işlem yapıldığını belirtip davanın reddini savunmuşlardır.
Mahkemece, kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi . .raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriği ve toplanan delillerden; davacı, noterde düzenlenen 10.3.2004 tarihli vekaletname ile maliki olduğu 3 parsel sayılı taşınmazın dilediği kimseye dilediği bedelle satması v.s. için davalı H. B.vekil tayin ettiği, 11.3.2004 tarihinde ise anılan vekaletname ile 3 parsel sayılı taşınmazın vekil tarafından diğer davalıya satış suretiyle temlik edildiği anlaşılmaktadır.
Davacı, vekaletnamenin hile ile alındığını, imzaladığı belgenin vekaletname tanzimine ilişkin olduğunu bilmediğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki; vekaletnamenin hile ile alındığı iddiası, kötüye kullanıldığı iddiasını da kapsar.
Mahkemece, davacıya yemin delili hatırlatılmak suretiyle vekaletin hile ile alındığının kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş ise de; bu görevin kötüye kullanılıp kullanılmadığı konusunda yapılan bir araştırma ve soruşturma bulunmamaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi,ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne varki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; yukarıda değinilen ilkelerde de öngörüldüğü üzere, vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası tanık dahil her türlü delille kanıtlanması olanaklıdır. Bununla ilgili olarak tarafların gösterdiği tanıklar yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde dinlenilmemiş, gerekli deliller toplanmadan yemin deliline başvurulmak suretiyle neticeye gidilmiştir.
Hemen açıklamak gerekir ki; kural olarak davada tanık v.s. gibi delillere dayanıldığına göre, öncelikle bu delillerle neticeye gidilemiyorsa HUMK'nun 337 v.d. maddeleri uyarınca en son olarak yemin deliline başvurulması gerekeceğinde kuşku yoktur.
Öyleyse, mahkemece kurulan hükmün doğru olduğu söylenemez.
Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.04.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy