ÖZET: 6100 SAYILI HMK’DA DAVA ŞARTLARI VE İLK İTİRAZLAR HAKKINDA ASIL OLANIN DOSYA ÜZERİNDEN KARAR VERİLMESİ OLDUĞU HALDE GEREK GÖRÜLMESİ HALİNDE İSTİSNAİ OLARAK ÖN İNCELEME DURUŞMASI AÇILACAĞI, TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARI ÇERÇEVESİNDE ANLAŞTIKLARI VE ANLAŞAMADIKLARI HUSUSLARIN TESPİTİNDEN SONRA HAKİMİN TARAFLARI SULHE TEŞVİK ETMESİ GEREKTİĞİ VE SONUÇ ALINACAĞI KANAATİNİN HASIL OLMASI HALİNDE BİR DEFAYA MAHSUS OLMAK ÜZERE YENİ BİR DURUŞMA GÜNÜNÜN TAYİN EDİLMESİ İCAP ETTİĞİ ÖNGÖRÜLMÜŞTÜR.
HER İKİ DAVALI DA DAVAYA KARŞI CEVAP DİLEKÇESİNDE, AÇILAN TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASINI KABUL ETTİKLERİNİ, ANCAK YARGILAMA GİDERLERİ İLE YARGILAMA GİDERLERİNDEN SAYILAN AVUKATLIK ÜCRETİNDEN SORUMLU TUTULMAMALARINA KARAR VERİLMESİNİ İSTEDİKLERİNDEN, TARAFLARIN BU KONUDA SULH OLUP OLAMAYACAKLARININ TESPİTİ VE TARAFLARI SULHE TEŞVİK ETMEK ÖN İNCELEME AŞAMASININ BİR GEREĞİDİR. USUL HÜKÜMLERİ KAMU DÜZENİNE İLİŞKİN BULUNDUĞUNDAN RE’SEN GÖZETİLMESİ GEREKLİ OLUP, MAHKEMECE DURUŞMA GÜNÜ BELİRLENMEDEN EVRAK ÜZERİNDEN KARARLA DAVANIN SONUÇLANDIRILMASI YASAYA AYKIRIDIR.
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, 115 parsel sayılı taşınmazdaki 16/60 payının vekalet görevi kötüye kullanılmak suretiyle davalı kızı Çile tarafından danışıklı olarak diğer davalı oğluna satış suretiyle muvazaalı devredildiğini ileri sürerek tapu iptali, tescil veya tazminat isteğinde bulunmuştur.
Davalılar, davayı kabul etmişlerdir.
Mahkemece, kabul beyanı doğrultusunda davanın kabulüne karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Davacı Mustafa; vekil kıldığı kızı Çile’nin kendisini zararlandırma kastıyla hareket ederek vekalet görevini kötüye kullanmak suretiyle çekişme konusu 210 ada 115 parseldeki maliki olduğu 16/60 payını oğlu Fırat’a sattığını ileri sürerek, tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde keşfen belirlenecek değerin (80.000 TL’den aşağı olmamak üzere) yasal faiziyle birlikte tahsili isteğiyle eldeki davayı açmış olup,
Kendilerine dava tebligatı çıkartılan asıl davalı Fırat ve vekil Çile savunmalarında; yargılama giderleri ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulmamak koşuluyla davayı kabul ettiklerini esasa cevap layihasıyla bildirmişlerdir.
Mahkemece, tapu iptal ve tescil isteğinin kabulüne, çekişmeli taşınmazdaki vekil aracılığıyla temlike konu 16/60 payın davalı Fırat üzerindeki sicil kaydının iptali ile davacı Mustafa adına tapuya tesciline, harç ve yargılama giderlerinden davacının sorumlu tutulmasına, avukatlık ücreti konusunda hüküm tesisine yer olmadığına, duruşma açılıp yapılmaksızın evrak üzerinden karar verilmiş, karar yargılama giderleri ve avukatlık ücreti yönünden davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın döneminde açılmış ve duruşma açılıp yapılmaksızın evrak üzerinden verilen kararla sonuçlandırılmıştır.
Gerçekten de, yürürlükten kaldırılan (uygulanmasına devamı gerekli hükümler hariç) 1086 sayılı HUMK’nın yürürlüğü döneminde bu yasada gösterilen istisnalar (HUMK 36, 105, 372. maddeleri gibi) dışında yargılamanın sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunma ile ilgili delillerin eksiksiz toplanıp tartışılabilmesi davanın süratle sonuçlandırabilmesi, öncelikle tarafların yargılama gününden haberdar edilmesi ile mümkündür. Kişinin hangi yargı merciinde duruşmasının bulunduğunu, hakkındaki iddia ve isnatların nelerden ibaret olduğunu bilebilmesi, usulüne uygun olarak tebligat yapılması ile sağlanabilir. HUMK’nın 73. maddesi hükmünde çok açık bir şekilde vurgulanan temel kurala göre, mahkeme, tarafları dinlemeden, onları iddia ve savunmalarını bildirmeleri için usulüne uygun olarak davet etmeden hükmünü veremez. Bu bakımdan davetin ve bunun yazılı şeklinin (davetiyenin) davadaki önemi büyüktür.
Asıl olan tarafların huzurunda yargılamanın yürütülmesi olmakla birlikte, hukuk mahkemelerinde, taraflar yargılamaya katılmasalar bile mutlaka duruşmadan haberdar edilmelidirler. Duruşmaya gelinmese dahi ilgilinin yokluğunda davaya devam edilip karar verilmesine usulün olanak tanıdığı hallerde, açıklanan biçimdeki uyarıyı taşıyan davetiyenin tebliğ edilmesinden ve yasaya uygun biçimde taraf teşkilinin tamamlanmasından sonra işin esasına girilmesi, deliller toplanarak bir sonuca ulaşılması gereklidir. Esasen bu da duruşma açılıp yapılması ile mümkün olabilecektir.
Oysa 6100 sayılı Yasa’da genellikle 1086 sayılı HUMK’da yer alan düzenlemelerden ayrılarak değişik yeni düzenlemelere, usul ve esaslara yer verilmiştir. Diğerlerinin yanı sıra bunlardan biri ilk derece yargılamasının beş temel aşamadan oluşturulmasıdır. Bunlar sıra ile a) dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi, b) ön inceleme, c) tahkikat, d) sözlü yargılama, e) hüküm aşamasıdır (Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku eseri, sh. 376).
Somut olayda çekişme “ön inceleme” aşamasına ilişkin bulunduğundan diğerlerine yer verilmeksizin bu safha için öngörülen usul ve esaslara değinilmesinde yarar bulunmaktadır.
Bilindiği üzere; “ön inceleme” safhası 6100 sayılı HMK’da 137 ila 142. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, bu aşamada yapılacak işlemler sırasıyla dava şartlarının ve ilk itirazların incelenmesi, çekişmedeki uyuşmazlık noktalarının tespiti, hazırlık işlemleri, delillerin sunulması ve toplanması için gerekli işlemlerin yapılması, sulhe teşvik ve son merhale olarak da bütün bu hususların 137. madde gereğince tutanağa geçirilmesidir. Hemen belirtilmelidir ki, aynı hükmün 2. fıkrası gereğince ön inceleme safhası tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemeyeceği ve tahkikat için duruşma günü verilemeyeceği hükme bağlandıktan sonra 138. maddesi ile de ön inceleme sırasında mahkemece öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar verileceğini, gerektiği takdirde karar vermeden önce bu konuda tarafları ön inceleme duruşması açıp dinleyebileceği düzenlemesine yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere hakim ön inceleme safhasında 6100 sayılı HMK’nın 114. maddesinde sayılan dava şartları ile 116. maddesinde belirtilen ilk itirazlar hakkında asıl olanın dosya üzerinden karar verilmesi olduğu halde gerek görülmesi halinde yani istisnai olarak ön inceleme duruşması açılacağı, (md. 138) 140. madde hükmünde ise tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların tespitinden sonra hakimin tarafları sulhe teşvik etmesi gerektiği ve sonuç alınacağı kanaatinin hasıl olması halinde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma gününün tayin edilmesi icap ettiği öngörülmüştür.
Bu yasal düzenlemeler ve ilkeler çerçevesinde somut olaya bakıldığında; her iki davalı da davaya karşı cevap dilekçelerinde, açılan tapu iptal ve tescil davasını kabul ettiklerini, ancak yargılama giderleri ile 29.05.1957 tarih 4/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince yargılama giderlerinden sayılan avukatlık ücretinden sorumlu tutulmamalarına dair karar ittihazını istemişler, yerel mahkemece de iptal ve tescil isteğinin kabulüne; yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına ve avukatlık ücreti tayinine yer olmadığına evrak üzerinden karar verilmiş, karar yargılama giderleri ve avukatlık ücreti yönünden davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Bu belirlemeye göre taşınmazın mülkiyetinin devri davalıların davayı kabulüne dayalı olarak mahkemece kararla sağlandığından bu konuda taraflar arasında bir çekişme kalmamış ise de yargılama giderleri ve avukatlık ücreti yönünden aynı şey söylenemez. Zira mahkeme yargılama giderlerini davacı üzerinde bırakmış, vekille temsil edildiği halde avukatlık ücreti de verilmemiş, karar bu nedenle temyiz edilmiştir.
Davalılar ise cevap dilekçesiyle bu gider ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulmamayı istemektedirler. O halde, yargılama gideri ve avukatlık ücreti bakımından taraflar arasında çekişmenin bulunmadığı kabul edilemeyeceği gibi bu konuda tarafların sulh olmaları da olasıdır. Buna göre tarafların sulh olup olamayacaklarının tespiti ve tarafları sulhe teşvik etmek ön inceleme aşamasının bir gereği olduğu için ancak duruşma günü belirlenmesiyle mümkün olabilecektir. Oysa mahkemece duruşma açılmaksızın evrak üzerinden verilen kararla dava sonuçlandırılmıştır. Böyle bir uygulamanın ön inceleme için öngörülen 6100 sayılı Yasanın 137 ila 142 maddelerinde düzenlenen hükümlerine uygun düşmeyeceği tartışmasızdır. Öte yandan, davanın davalı tarafça kabul edilmesi hali 114. maddesinde tadat edilen dava şartlarından olmadığı gibi usul hukukunun değil hak düşürücü ve zamanaşımı süresi gibi maddi hukukun konusunu teşkil edeceğinden duruşma açılmaksızın evrak üzerinden davanın karara bağlanmasının ilk derece yargılamasının 5 aşamasından biri olan ön incelemeye ve bu konuda öngörülen yasal hükümlere (6100 S.K. 137 ila 142. maddesi) uygun düşmeyeceği izahtan varestedir. Diğer taraftan, usul hükümleri kamu düzenine ilişkin bulunduğundan ve re’sen gözetilmesi gerektiğinden kararın davacı tarafından yalnız yargılama gideri ve avukatlık ücreti yönünden temyiz edilmiş olması neticeye etkili değildir.
Hal böyle olunca davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün (6100 sayılı Yasa’nın geçici 3. maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 19.04.2012 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Davacı, maliki olduğu 210 ada 115 parseldeki 16/60 payını vekalet verdiği kızı Çile’nin vekalet görevini kötüye kullanarak oğlu Fırat’a satış suretiyle temlik ettiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescil olmadığı takdirde değerinin yasal faiziyle birlikte tahsilini talep etmiştir.
Davalı Fırat ve Çile kendilerine dava dilekçesinin tebliği üzerine süresinde verdikleri cevap dilekçelerinde; davayı kabul ettiklerini ve aleyhlerine yargılama giderlerine hükmedilmemesi gerektiğini bildirmişlerdir.
Mahkemece bu dilekçe üzerine, duruşma açılmaksızın dosya ele alınarak evrak üzerinden, tapu iptal ve tescil isteğinin “vaki kabul nedeniyle” kabulüne, çekişmeli taşınmazdaki 16/60 payın davalı Fırat üzerindeki sicil kaydının iptali ile davacı Mustafa adına tapuya tesciline, harç ve yargılama giderlerinden davacının sorumlu tutulmasına, avukatlık ücreti konusunda hüküm tesisine yer olmadığına karar verilmiştir. Davacı vekili ise esas yönünden kararı usul ve yasaya uygun bulduklarından temyiz etmediklerini, ancak yargılama giderleri ve avukatlık ücreti yönünden temyiz ettiklerini bildirmiştir.
Dava, 11.11.2001 tarihinde, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) döneminde açılmış ve sonuçlandırılmıştır.
Bilindiği üzere HMK’ya göre ilk derece yargılaması beş temel aşamadan oluşmaktadır. Bunlar sıra ile dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi, ön inceleme, tahkikat, sözlü yargılama ve hüküm aşamasıdır.
Somut olayda azınlık ile çoğunluk arasındaki görüş ayrılığı “ön inceleme” aşamasına ilişkindir.
Bilindiği üzere; “ön inceleme” safhası HMK’da 137 ila 142. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Bu aşamada yapılacak işlemler sırasıyla dava şartlarının ve ilk itirazların incelenmesi, çekişmedeki uyuşmazlık noktalarının tespiti, hazırlık işlemleri, delillerin sunulması ve toplanması için gerekli işlemlerin yapılması, sulhe teşvik ve son merhale olarak da bütün bu hususların 137. madde gereğince tutanağa geçirilmesidir.
Aynı hükmün 2. fıkrasında ise ön inceleme safhası tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemeyeceği ve tahkikat için duruşma günü verilemeyeceği hükme bağlandıktan sonra, 138. maddesi ile de ön inceleme sırasında mahkemece öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar verileceği, gerektiği takdirde karar vermeden önce bu konuda tarafların dinlenebilmesi için ön inceleme duruşması açılabileceği düzenlemesine yer verilmiştir.
Açıkça görüldüğü üzere ön inceleme safhasında hakim, HMK’nın 114. maddesinde sayılan dava şartları ile aynı Kanun’un 116. maddesinde belirtilen ilk itirazlar hakkında kural olarak 138. maddeye göre dosya üzerinden karar verir; ancak gerek görülmesi halinde yani istisnai olarak ön inceleme duruşması açılabilir. 140. maddede ise tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların tespitinden sonra hakimin tarafları sulhe teşvik etmesi gerektiği ve sonuç alınacağı kanaatinin hasıl olması halinde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü belirlemesi gerektiği açıklanmıştır. Bu konularda azınlık ile çoğunluk arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 307 ila 315. maddeler arasında feragat, kabul ve sulh açıkça ve sonuçları ile birlikte düzenlenmiştir.
Davayı kabul, davalının, davacının açtığı davada ileri sürdüğü talep sonucuna kısmen veya tamamen muvafakat etmesidir (m. 308/1). Kabulün mahkemeye yönelik olarak yapılması gerekir ve kabul davalının tek taraflı irade beyanı ile tamamlanır; ayrıca davacının kabulüne gerek yoktur (m. 309/2).
Kabul, ancak tarafların üzerinde tasarruf edebilecekleri davalarda sonuç doğurur (308/2). Feragatten farklı olarak, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemedikleri davalarda, davalının kabulü, davayı sona erdirmez; davaya devam edilir. Ancak, davalı artık duruşmada hazır bulunmak zorunda değildir.
Borçlar Hukukundaki kabulden farklı olarak kabul, tek taraflı açıklamadır. Kabulün konusu davacı tarafından ileri sürülen talep sonucudur. Böylelikle eda davasında bir şeyin yapılması ya da yapılmaması, tespit davasında bir hukuki ilişkinin mevcut olduğu ya da inşai bir davada ileri sürülen inşai hakla ilgili dava kabul edilebilir.
Kabul tek taraflı bir usul işlemidir. Usul hukukuna ilişkin kabulün koşulları ve etkisi maddi hukuka ilişkin kabulden tamamen farklıdır.
Kabul de, tasarruf ilkesinin bir sonucudur. Kabulü, ikrarla (m. 188) karıştırmamak gerekir. İkrarda, davacının talep sonucu değil; ileri sürülen vakıalardan biri veya birkaçı kabul edilir ve sadece ikrar edilen vakıanın ispatına gerek kalmaz. Ancak, ikrar, davayı sona erdirmez. İkrara rağmen davalının lehine de, aleyhine de karar verilebilir. Oysa kabulde, davacının talep sonucu kabul edildiğinden, kabul nispetinde, davalının aleyhine karar verilecektir.
Kabulün zamanı, şekli, usulü, doğurduğu sonuçlar feragate paralel düzenlenmiştir.
Kabul davanın sona ermesine yani hükmün kesinleşmesine kadar yapılabilir.
Feragatte olduğu gibi, kabul de şarta bağlı yapılamasa da, davayı tamamen veya kısmen kabul mümkündür (m. 308/1). Tam kabulde, talep sonucu tamamen kabul edilir; kısmi kabulde ise, kabul edilen kısım için dava sona erer, diğer kısım için davaya devam edilir. İhtiyari dava arkadaşlığı durumunda, davalılardan birinin kabulü, davanın sadece kendisi hakkındaki kısmı için etkili olur.
Kabul de, feragat gibi kesin hükmün sonuçlarını doğurur (m. 311/1) ve davalı irade fesadı halleri dışında kabul beyanından dönemez. Sadece usul hukuku kurallarına aykırılık sebebiyle kanun yoluna başvurulabilir. Örneğin kabul tarafların üzerinde tasarruf edemeyeceği bir konuya ilişkin ya da suç teşkil eden bir konuya ilişkin ise kanun yoluna başvurulabilir.
Davanın kısmen kabulü ile kabul edilmeyen kısım için davaya devam edilir. Davanın kabul edilen kısmı için ise gerekirse ilamlı icra takibi yapılabilir (Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınevi, 12. Baskı, s. 549 vd.).
Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi bir kararında özetle; “...Duraksamasız vurgulamak gerekirse ... feragat, kabul gibi irade beyanları yöntemine uygun şekilde ... belgelendirilmiş olmak koşulu ile ... kesin hüküm oluşturur. Kesin hüküm ise kamu düzenine ilişkin, istek olmasa bile yargılamanın her aşamasında mahkemece re’sen gözetilmesi gerekli olumsuz dava koşuludur. Kuşkusuz aynı taşınmaz ya da taşınmazlara ilişkin sonraki günlü uyuşmazlıkların kural olarak önceki günlü kesin hükme göre çözümlenmesi de zorunludur. 18.03.2005, 840/758; YKD 2005/5, s. 691-692”şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.
Burada önemle belirtilmelidir ki, kabul, feragat ve sulh usul hukuku tarafından düzenlenmiş usul hukuku kurumları olup, geçerlilik şartları ve sonuçları HMK’da yer almaktadır. Ancak sonuçları itibari ile kesin hükmün hukuki sonuçlarını doğurduğundan, maddi hukuka ilişkin etkileri de mevcuttur. Bu nedenle tamamen maddi hukuk kurumu olan ve maddi hukuka ilişkin mevzuatta düzenlenen hak düşürücü süre ve zamanaşımı süresi ile de karıştırılmaması gerekir.
Feragat, kabul ve sulhla oluşan kesin hükmün niteliği ile daha önce aynı konuda karar verilip kesinleşmesi ile oluşan kesin hükmün nitelikleri farklı olmakla birlikte, düzenlediği, bir başka değişle temas ettiği konular bakımından sonuçları aynıdır.
Nitekim HMK’nın 311. maddesi bu hususu açık bir şekilde vurgulayıp, feragat ve kabulün maddi anlamda kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğuracağını belirtmiştir.
Öte yandan, kabul üzerine davalı yargılama giderlerine davayı kaybetmiş gibi mahkum olur (m. 312/1), ancak karar ve ilam harcının üçte ikisini öder (Harçlar Kanunu m. 22). Bununla birlikte, davalı ilk duruşmada davayı kabul ederse ve hal ve davranışlarıyla kendisine karşı dava açılmasına sebep olmamışsa, yargılama giderlerine mahkum edilmez (m. 312/2). Bu durum dışında, ilk duruşmada davayı kabul eden davalıdan, karar ve ilam harcının üçte biri alınacaktır (Harçlar Kanunu m. 22). Dava, delillerin toplanmasına ilişkin ara kararının gereğinin yerine getirilmesinden önce kabul edilirse, Tarifedeki vekalet ücretinin yarısına, daha sonra kabul edilirse tamamına, davalı aleyhine hükmedilir (Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi m. 6).
Yine, 1086 sayılı HUMK’nın 179/2, 3 ve 5. bendi ve bu hükme benzer şekilde 6100 sayılı HMK’nın 119/e,f ve ğ bentleri, davacının dava dilekçesinde; (aynı Kanun’un 129/d,e,g bentleri ise davalının cevap dilekçesinde) açık bir şekilde talep sonuçlarını, iddia ve savunmaları ile iddia ve savunmalarının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini ve delillerinin nelerden ibaret olduğunu belirtilmesini zorunlu kılmaktadır. Dava açmazdan önce herhangi bir ihtar göndermeyen davacı tarafından dosyaya sunulan bilgi ve belgelerden, başlangıçta dava açmakta haklı olduğu anlaşılamamaktadır.
Bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar çerçevesinde somut olaya bakıldığında; her iki davalı da dava dilekçesinin tebliği üzerine verdikleri cevap dilekçelerinde, açılan tapu iptal ve tescil davasını kabul ettiklerini, ancak yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden sorumlu tutulmamalarını istemişler, yerel mahkemece cevap dilekçesi ile dava kabul edildiğinden, iptal ve tescil isteğinin kabulüne; yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına ve avukatlık ücreti tayinine yer olmadığına evrak üzerinden karar verilmiş, karar yargılama giderleri ve avukatlık ücreti yönünden davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davalıların, cevap dilekçesi ile aleyhlerine açılan davayı kabul etmeleri ve dosya kapsamına göre davacı tarafından sunulan belgelerden davalı tarafın dava açılmasına kendi hal ve davranışları ile sebebiyet verdiğinin anlaşılamaması karşısında, HMK’nın 312. maddesine göre davalı aleyhine yargılama giderlerine hükmedilmesi de mümkün değildir.
Hal böyle olunca çoğunluğun duruşma açılması gerektiği yönündeki düşüncesine katılamıyoruz. Evrak üzerinden karar verilmesi doğru olduğundan ve davacının temyiz itirazları yerinde olmadığından reddiyle, hükmün ONANMASI gerektiği düşüncesindeyiz.
Üye Üye
N. Koyuncu S. Özaykut
(Muhalif) (Muhalif)