MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasındaki davadan dolayı .... 2. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 08.10.2012 gün ve 2008/383 E-2012/543 K sayılı hükmün bozulmasına dair 24.06.2013 gün ve 2013/6791 E-2013/10498 sayılı kararın düzeltilmesi süresinde davacılardan ... ve ... vekili ve davalılardan ... vekili tarafından istenilmiş olmakla, tetkik hakimi ...'nin raporu okundu, düşüncesi alındı dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:
-KARAR-
Asıl ve birleşen dava; muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı trafik kayıtlarının iptaliyle payları oranında bedel, olmazsa tenkis ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
Murisin ölüme bağlı tasarrufunun tenkise tabi tasarruflardan olduğu birleşen dosyada davalı ...'ün muvazaalı satışı bilebilecek konumda bulunduğunun ispatlanamadığı gerekçesiyle ... hakkında açılan davanın reddine, tenkis ve ecrimisil isteklerinin kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde, taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, dava konusu ticari minibüste olduğu gibi hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işleminin hukuken geçerli olduğu, bu sebeple iptal ve tescil isteğinin reddinin doğru olduğu, ancak miras bırakanın tapu müdürlüğünce bildirilen taşınmazları ve dava dışı otomobili olduğu halde tenkis hesabı yapılırken bunların gözetilmediği, murisin terekesindeki tüm aktif ve pasifinin araştırılması, uzman bilirkişiden alınacak rapor ile tenkis miktarının belirlenmesi, davanın mahiyeti itibariyle ecrimisil istenemeyeceğinden davacıların ecrimisil isteğinin reddine karar verilmesi ” gereğine değinilerek bozulmuştur.
Dosya içeriği ve toplanan tüm delillerden; miras bırakan ...t'in ... - ... hattında çalışan dava konusu... plakalı ticari minibüsünü 23.12.2003 tarihinde davalı oğlu ...'ye satış suretiyle devrettiği, davalının da 27.04.2006 tarihinde dava dışı ...'a, onun da 20.08.2008 tarihinde birleşen davanın davalısı Yaşar'a aktardığı, muris...'in 21.03.2008 tarihinde öldüğü ve geride mirasçı olarak davacı çocukları ..., ..., ..., ... ile davalı oğlu ... ve dava dışı kızları ..., .... ile eşi...'nin kaldığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; irade ve beyan arasında bilerek yaratılan uyumsuzluk şeklinde tanımlanan muvazaa, pozitif hukukumuzda Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesinde düzenlenmiş ve anılan maddede, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.
O halde muvazaa; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacı ile ve fakat kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır, şeklinde tanımlanabilir. Bir başka ifadeyle, irade açıklamasında bulunan taraflar bu açıklamanın kendisine yapıldığı kişi, irade açıklamasının sonuç doğurmaması konusunda anlaşmışlar, yalnız gerçek bir hukuki işlemin bulunduğu görüşünü yaratmayı istemişlerse, muvazaadan söz edilir.
Muvazaa daha çok sözleşmenin yorumuyla ilgili olduğundan, öğreti ve uygulamada muvazaa kapsamlı olarak incelenmiş ve belirli kurallara bağlanmıştır. Gerek öğretide, gerek uygulamada muvazaa, mutlak ve nispi muvazaa olarak iki gruba ayrılmaktadır; mutlak muvazaada taraflar herhangi bir hukuki işlem yapmayı (oluşturmayı) istemezler, yalnız görünüşte bir hukuki işlem için gerekli irade açıklamasında bulunurlar; nispi muvazaada ise taraflar gerçekten belli bir hukuki işlem yapmak isterler, ancak onu saklamak amacıyla, bir başka hukuki işlemin kurulduğu görüşünü yaratmak üzere irade açıklamasında bulunurlar.
Taraflar ister yalnız bir görünüş yaratmayı, ister ikinci bir gizli işlem yapmayı arzu etmiş olsunlar, görünüşteki (zahiri) işlem tarafların gerçek iradelerine uymadığından, ilke olarak herhangi bir sonuç doğurmaz. Muvazaada görünüşteki işlemin her türlü hukuki sonuçtan yoksun olması, tarafların ortak iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklanmaktadır.
Şu halde, özellikle mevsuf (nispi) muvazaada ilke olarak görünüşteki işlemin altına saklanan ve tarafların içerik ve sonuçlarıyla birlikte gerçekleştirmek istedikleri işlem (gizli sözleşme) geçerlidir. Bu geçerliliğin, tarafların gerçek ve uygun iradelerinin bu yolda olmasından kaynaklandığı ve onun, muvazaalı hukuki işlemin altına gizlenmiş olmasının, ilke olarak geçerliliğini etkilemediği her türlü duraksamadan uzaktır.
Ne var ki; muvazaada, gizli işlem şekle bağlıysa ve bu gizli işleme ilişkin irade açıklamaları şekle uygun yapılmamışsa, görünüşteki işlem yapılırken yasaların öngördüğü şekle uyulmuş olması, gizli işlemdeki şekle aykırılığı gidermez. Bu durumda, görünüşteki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığından her hangi bir sonuç doğurmadığı gibi, gizli işlem dahi şekle aykırılıktan dolayı geçersizdir.
Nitekim bu ilke, 7.10.1953 günlü ve 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında çok açık bir şekilde dile getirilmiş; tapuda kayıtlı taşınmaz malın muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimselerin dava hakkına ilişkin uyuşmazlığın irdelendiği 01.04.1974 gün ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da, tüm mirasçıların görünüşteki satış sözleşmesinin Türk Borçlar Kanunu’nun 19.maddesine dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilecekleri sonucuna varılmıştır.
Hemen belirtilmelidir ki; taşınmaz mallar dışındaki değerlerde, eş söyleyişle taşınır mal, alacak ve haklarda, zilyetliğin geçişi yollarından olan kısa elden teslim, zilyetliğin havalesi ve hükmen teslim ile bağışlama yapılabileceği, burada özel olarak bir biçim öngörülmediği kuşkusuzdur. Nitekim Türk Borçlar Kanununun 289.maddesi, “Elden bağışlama, bağışlayanın bir taşınırını bağışlanana teslim etmesiyle kurulmuş olur.” hükmünü amirdir.
Şu durumda, taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde; taşınır mal, alacak ve haklarda muvazaa iddiasının dinlenmesi olanaklı değildir.
Bu noktada uyuşmazlığın çözümü; somut olayda olduğu gibi, yapısı itibariyle bir taşınır mal olmasına karşın, trafikte kayıtlı bir aracın mülkiyetinin devrinin bir taşınır, hatta taşınmaz maldan daha farklı bir düzenlemeye tabi tutulmuş olmasının; araçlarla ilgili temlikde Türk Borçlar Kanununun 19. maddesi ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararının uygulanmasını gerektirip gerektirmediği sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.
Bu sorunun cevaplanabilmesi ise, trafikte kayıtlı olan bir aracın mülkiyetinin kazanılmasının nedene dayanıp dayanmadığı sorusunun cevaplanmasını gerektirmektedir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20/d maddesinde, tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce ya da trafik şubeleri ve bürolarındaki yetkililerce yapılacağı belirtilmiştir. Şu düzenlemeye göre aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce ve trafik bürolarınca bir sözleşmenin yapılması gerektiği öngörülmüştür.
Bu açık hüküm karşısında, böyle bir sözleşmenin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu kuşkusuzdur. Yasa koyucu bir aracın mülkiyetinin geçişi için noterde resmi bir sözleşme yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Demek oluyor ki, böyle bir devir işleminin hukuki sonuç doğurması için, o sözleşmenin resmi biçimde yapılması bir geçerlilik koşuludur. Diğer bir anlatımla, alıcı ve satıcının iradelerinin hukuki sonuç doğurabilmesi için, TBK.'nin 12. maddesindeki düzenleme ve 2918 sayılı Kanunun 20/d maddesi gereğince resmi biçimde yapılması gerekmektedir. Ancak bu halde yanların iradelerine hukuki sonuç bağlanabilecektir.
Burada; Yasa koyucunun, iradelerin ancak yasada öngörüldüğü biçimde birleşmeleri durumunda bir değer ifade edebileceğini, aksi halde sonuç doğurmayacağını ve geçersiz olduğunu düzenleme altına almak istediği açıktır.
Görüldüğü gibi trafikte kayıtlı araçlar, yapıları itibariyle taşınır mal da olsalar mülkiyetlerinin geçişi taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğince aracın mülkiyetini kazanabilecektir. O nedenle satış ise satış, bağış ise bağış gereğince gerçekleşebilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklık varsa, gerçekten bağış satış gibi gösterilmişse, gerçek iradeleri resmi senette birleşmemiş olması nedeniyle mülkiyette geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak delillerin imkân vermesi koşulu ile danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu sonuçta işlemin iptaline neden olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.
Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.05.1999 gün ve E:1999/4-286 K:1999/293 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiştir.
Somut olaya gelince; Asıl dosyada davacılar ... ve ...; mirasbırakan ...'ın maliki olduğu ... - ... hattında çalışan...plakalı ticari minübüsü muvazaalı olarak oğlu olan Zeki'ye 23.12.2003 tarihinde temlik ettiğini, ....'ninde arkadaşı ....'a,....'ın ise ...r'a satış yoluyla devrettiğini, yapılan tüm temliklerin mirasçılardan mal kaçırma amaçlı muvazaalı olduğunu ileri sürerek ... aleyhine anılan minibüsün sicil kaydının iptaliyle miras payları oranında bedel, olmazsa tenkis ve ecrimisil isteklerinde bulunmuşlardır.
Bilindiği üzere sicil kayının iptali ve tescil istekli davaların kayıt maliki aleyhine açılacağı asıldır. Davacılar ... ve ....; kayıt maliki ...'ü taraf göstermeyip ... aleyhine dava açtıklarından iptal istekleri dinlenemez.
Bu durumda, temlike konu edilen ticari araç olduğuna göre olayda 1.4.1974 tarih, ½ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulama yeri bulunmadığı gözetilerek Türk Borçlar Kanunun 19. maddesi gereğince yapılacak araştırma ve inceleme neticesinde temlikin muvazaalı olduğu sonucuna varılır ise davacılardan .... ve ... yönünden miras payları oranında bedele hükmedilmesi, bu isteğin yerinde görülmemesi halinde tenkis isteğinin değerlendirilmesi gerekirken dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçe ile yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.
Öte yandan miras bırakan tarafından davalı ...'ye yapılan temlikin muvazaalı olduğunun saptanması halinde davacılardan ... ve ...'un ecrimisile de hak kazanacakları kuşkusuzdur. Kaldı ki ... ve ... yararına takdir edilen ecrimisil yönünden davalı ...'nin temyiz itirazı bulunmamaktadır. Dairece maddi yanılgıya dayalı olarak davanın mahiyeti gereği ecrimisil takdir edilemeyeceği yönünde bozma yapılmıştır.
Kabule göre de; miras bırakanın temlik dışı taşınmazları ve otomobili bulunduğu halde tenkis hesaplaması yapılırken bunlar terekeye dahil edilmeden miras bırakanın terekesinde bulunan tüm aktif ve pasifler araştırılmadan tenkis hesaplaması yapılmasıda doğru değildir.
Anılan bu hususlar karar düzeltme isteği üzerine yeniden yapılan inceleme sonucu anlaşıldığından, daval ... vekilinin karar düzeltme dilekçesinde yazılı nedenler HUMK'un 440. Maddesinde gösterilen dört halden hiçbirine uymadığından davalı ...'nin karar düzeltme isteminin reddine, davacılardan ... ve ... vekilinin karar düzeltme isteklerinin HUMK.'nun 440. maddesi gereğince kabulüyle, Dairenin 24.06.2013 gün ve 2013/6791E-2013/10498K sayılı bozma kararının açıklanan nedenlerden dolayı ortadan kaldırılmasına, yerel mahkemenin 08.10.2012 gün ve 2008/383 E-2012/543 K sayılı hükmünün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 08.04.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy