(506 S. K. m. 26) (2918 S. K. m. 98, 99, 108) (1086 S. K. m. 438) (Karayolları Trafik Garanti Fonu Yönetmeliği m. 12, 13, 14)
Dava: Davacı, iş kazasında ölen sigortalı işçinin hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde isteği hüküm altına almıştır.
Hükmün, davacı ve davalılardan Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi F.A. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Karar: 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği açısından faiz başlangıç (temerrüt) tarihi belirlenirken; ilgililerce gerekli belgeler de ibraz edilerek 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 98, 99 ve 108. maddeleri ile 03.05.1997 gün ve 22978 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Karayolları Trafik Garanti Fonu Yönetmeliği'nin 12, 13 ve 14. maddelerinde yazılı biçimde fona başvurulduğu halde ödeme yapılmamışsa başvuru tarihinden itibaren birliğin temerrüde düştüğünün kabulü gerekir. Gerekli belgeler ibraz edilmeksizin başvuruda bulunulmuş ya da hiç müracaat edilmemişse fon temsilcisinin temerrüdünden bahsedilemeyeceğinden faiz başlangıcının Birlik aleyhine icra takibine girişilmişse takip tarihi, dava açılmışsa dava tarihi kabul ve tespit edilmek gerekir.
Dava konusu alacak nedeniyle, Kurum'un Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği'ne dava öncesi herhangi bir başvurusunun bulunmaması karşısında, faiz başlangıç tarihinin bu davalı yönünden dava tarihi olarak alınması gereği gözetilmeksizin hüküm kurulmuş olması,
3- Davacı Kurumun, sigorta teminat limitlerini gözeterek davalı Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği'nden teselsüle dayalı istemde bulunduğu ve mahkemece de bu limitler ile hüküm kurulduğu dikkate alındığında, bu davalı lehine red edilen bir miktar bulunmadığı anlaşılmakla davalı yararına nisbi vekalet ücretine hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Ne var ki; bu aykırılığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, hüküm bozulmamalı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmalıdır.
Sonuç: a- Hüküm fıkrasının (1) numaralı bendine; Hükmedilen meblağa işletilecek yasal faizin başlangıç tarihinin, davalı Türkiye Sigorta Reasürans Şirketleri Birliği yönünden hakkındaki davanın açıldığı tarih olan 11.12.2001 tarihinin esas alınması gerektiği, ibaresinin eklenmesine;
b- Hükmün (4) numaralı bendinde yazılı bulunan 166.812.492 TL. ücreti vekaletinde davacıdan alınıp davalı sigorta şirketi vekiline verilmesine cümlesinin silinmesine, kararın düzeltilmiş bu biçimiyle onanmasına, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalıya yükletilmesine, Başkan R.A.'nün muhalefetine karşı; Üye C.E., M.Z.E., S.C. ve N.S.'in oylarıyla ve oyçokluğuyla 14.10.2002 gününde karar verildi.
KARŞI OY
Davada, iş kazası geçiren sigortalıya bağlanan gelirin peşin değeri ile tedavi giderlerinin davalılardan tahsiline karar verilmesi istenmektedir. Ayrıca davalı, Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliğinin sorumluluğunun poliçe limitiyle sınırlı tutulması talebinde bulunulmuştur.
Davanın yasal dayanağı Sosyal Sigortalar Kanununun 26. maddesidir. Anılan maddenin birinci fıkrasına göre işverenin sorumlu tutulabilmesi için, iş kazasının oluşumunda kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılır bir hareketinin saptanması gerekir. Sözü edilen maddenin ikinci fıkrası uyarınca üçüncü kişinin sorumluluğu yönüne gidilebilmesi için kasdının veya kusurlu eyleminin gerçekleşmesi gerekir. Sayılan koşullardan birisinin oluşmaması halinde, Kurumun, rücu hakkını kullanamayacağı Yargıtay'ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.
Somut olayda davalı Reasürans Şirketleri Birliğinin işveren ve üçüncü kişi sayılamayacağı tartışmasız olduğu gibi iş kazasının meydana gelmesinde, 26. maddede belirtilen sorumluluk koşullarının hiç birisinin gerçekleşmediği de açık-seçik ortadadır. Hal böyle olunca davalı Reasürans Şirketleri Birliği hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü yolunda hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.
Kurumun 26. maddeden doğan rücu hakkinin hukuksal temelinin neye dayandığının açıklığa kavuşturulmasına gerek görülmüştür. Bu konuda öğretide ve uygulamada tam bir görüş birliği sağlanamamıştır. Baskın görüş, Kurumun rücu hakkının Kanundan doğan bağımsız bir hak (basit rücu hakkı), olduğu yönündedir. Aksi görüşte olanlar ise, Kurumun rücu hakkının halefiyet ilkesine dayandığını savunmaktadırlar. Yargıtayımız, tam bir görüş birliği yoksa da rücu hakkının, temelinde rücu hakkı bulunan halefiyete dayandığı görüşündedir. Biz, Kurumun rücu hakkının bağımsız bir hak olduğu görüşündeyiz.
Kurumun rücu hakkı anılan görüşlerden hangisine dayanırsa dayansın, Reasürans Şirketleri Birliğinin ve hatta sigorta şirketlerinin gerek Sosyal Sigortalar Kanunu madde 26, gerekse 39. maddeye göre, Kuruma karşı sorumlu tutulmamaları gerekir. Kurum, sigortalının halefi sayılsa ve sigortalının, sigorta şirketine başvurma hakkı bulunsa bile, Kurum, sigortalının yerine geçerek halef sıfatıyla talepte bulunabilmesi için tazmin sorumlusunun mutlaka kusurlu eylemi sonucu zarara neden olması gerekir. Sigortalı kusursuz sorumluluk ilkesine göre tazmin sorumlularından talepte bulunabilirse de Kurumun, kusursuz sorumluluk kurallarına göre rücu hakkını kullanamayacağı hem 10. Hukuk Dairesinin hem de Yargıtay'ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.
Hal böyle olunca davalı Reasürans Şirketleri Birliği hakkındaki davanın reddine karar verilmesi ve hükmün bu nedenlerle bozulması gerektiği görüşündeyim. Kararı onayan sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy