Mahkemesi :İş Mahkemesi
Dava, davacı aleyhine düzenlenen ödeme emirlerinin iptali, dolayısıyla borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde, davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.
Somut olayda, 2003/2 ile 2007/4. aylar arasındaki döneme ilişkin ... Mak. ve Kalıp San. Tic. Ltd. Şti.'nin prim, işsizlik primi, damga vergisi ve idari para cezası borçlarından dolayı 6183 sayılı Kanun uyarınca takip yapıldığı, işbu davaya konu, on adet,çeşitli takip dosyalarından gönderilen ödeme emirlerinin davacıya tebliği üzerine davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Öncelikle, davacının, adı geçen şirkette 28.02.2006’da başladığı anlaşılan ortaklığına dair hisselerini, 24.4.2007 tarihinde devrettiği belirgindir. Mahkemece, dava dilekçesinde zamanaşımı itirazında bulunulmadığı ve ödeme emirlerine konu borçların ilişkin olduğu dönemlerde davacının şirket ortağı olup, Kurumun ödeme emirlerine konu borç tutarlarını belirlerken %50 hisse oranını gözettiği gerekçeleri ile, ayrıca, 2005/ 11171 sayılı takip dosyasından gönderilen ödeme emrinin tebliğ tarihi dikkate alındığında, anılan ödeme emri yönünden davanın süresinden sonra açıldığının kabulü ile karar verilmiştir. Ancak davacının sorumluluğuna dair yapılan araştırma ve irdeleme yetersizdir.
Amme alacakların tahsilinde kanuni temsilcinin sorumluluğuna ilişkin 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesindeki düzenlenme genel bir düzenleme olup, prim alacaklarına ilişkin olarak 506 sayılı Kanunun 80. maddesi ile özel nitelikte yasal bir düzenleme getirilmiştir. Bu maddeye göre sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın, birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşların tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri Kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludurlar. Bu düzenleme karşısında, davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanunun 80. maddesi olduğunun anlaşılması karşısında, davacının şirketi temsil ve ilzama yetkili müdür konumda yöneticiliğe başlamasından önce ve müdürlükten ayrılma tarihinden sonraki döneme ilişkin borçlardan sorumlu tutulamayacağı, temsil ve ilzama yetkili dönemde ise; şirketin borçlarından işveren şirket ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olacağı anılan yasa gereğidir.
./...
-2-
Davacının şirketi temsil ve ilzama yetkisinin bulunmadığının anlaşılması halinde, borçlu şirketin ortağı olması karşısında ise davanın yasal dayanağı 6183 sayılı Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 22.07.1998 gün ve 4369 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle değişik 35. maddesidir.
Limited şirket ortaklarının sorumluluğunu düzenleyen anılan maddede “Limited şirket ortakları şirketten tahsil imkanı bulunmayan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar” hükmü öngörülmüş iken, Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki 04.06.2008 tarih 5766 sayılı Kanun ’un 3. maddesi ile, 6183 sayılı Kanunun 35. maddesinde yer alan “Şirketten tahsil imkanı bulunmayan” ibaresi şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan” şeklinde değiştirilmiştir. Aynı maddeye “Ortağın şirketteki sermaye payını devretmesi halinde, payı devreden ve devralan şahısların devir öncesine ait amme alacaklarının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu olurlar. Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda pay sahiplerinin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden birinci fıkra hükmüne göre müteselsilen sorumlu olurlar.” şeklinde fıkralar eklenmiştir.
Anılan kanunun Geçici 1. maddesi de; “ Bu Kanunla 6183 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler ve eklenen hükümlerin, hükümlerin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle tahsil edilmemiş bulunan amme alacakları hakkında da uygulanır hükmünü taşır iken , işbu maddenin Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararınca iptal edildiği gözetildiğinde, davacı hakkında ödeme emirlerine konu tahakkuk dönemlerinde yürürlükte bulunan mevzuatın uygulanması gerekecektir.
Bu durumda,davacının sorumluluğuna gidilebilmesi için öncelikle şirketten tahsil imkanının bulunmadığının anlaşılması gereklidir. Bu yönde yapılacak araştırma sonucunda, tahsil imkanının bulunmadığının anlaşılırsa, dava dilekçesindeki beyanları gözetildiğinde, davacının süresinde zamanaşımı itirazında bulunduğu kabul edilmeli ve bu yönde irdeleme yapılmalıdır.
Zamanaşımına uğramayan borçların varlığının tespiti halinde, yukarıda belirtilen mevzuat kapsamında yapılacak değerlendirme ile varılacak sonuca göre hüküm tesisi gereklidir.
2004/ 12726 sayılı takip dosyasından gönderilen ödeme emri hakkında ise;
Kamu alacağının tahsili amacıyla 6183 sayılı Kanun’un 55’inci maddesi uyarınca düzenlenip tebliğ edilen ödeme emrine karşı borçlu, anılan Kanun’un 58’inci maddesi uyarınca “...7 gün içinde alacaklı tahsil dairesine ait itiraz işlerine bakan vergi itiraz komisyonu nezdinde itirazda bulunabilir...”
Öncelikle belirtilmelidir ki; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 10.04.2001 gün ve 21-201-297; 24.03.2004 gün ve 10-164-170; 02.11.2011 gün ve 21-571-680 sayılı kararlarında da benimsendiği üzere itiraz için öngörülen yedi günlük sürenin hak düşürücü nitelikte olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Hak düşürücü süre, niteliği itibariyle sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir ve bu nedenle re’sen nazara alınmalıdır.
6183 sayılı Kanun’un 58’inci maddesinde “vergi itiraz komisyonu”na itiraz edilebileceği öngörülmüş ise de; 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’la
kurulan vergi mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle, itiraz komisyonlarının görevleri son bulduğundan, anılan 2576 sayılı Kanun’un 13 ve 15’inci maddeleri uyarınca, madde metninde geçen “itiraz komisyonu” terimi “vergi mahkemeleri”; “itiraz” terimi ise “dava” olarak anlaşılmalıdır. Söz konusu kamu alacağının Sosyal Güvenlik Kurumu alacağı olması durumunda ise; mülga 506 sayılı Kanun’un 80 ve 5510 sayılı Kanun’un 88’inci maddesinin Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un uygulanacağı ve bu uygulamadan doğan uyuşmazlıkların çözümlenmesinde iş mahkemelerinin görevli olacağı yönündeki düzenlemesi gereği, “itiraz komisyonu” teriminin “iş mahkemesi” olarak anlaşılması gerekeceği açıktır.
Öte yandan; hak arama özgürlüğü T.C. Anayasası’nın 40’ıncı maddesi uyarınca güvence altına alınmış olup, Sosyal Güvenlik Kurumu alacaklarının tahsilinde ilgili mevzuatın vergi alacaklarının ve Sosyal Güvenlik Kurumu alacaklarının tahsil uygulamalarındaki farklılıklar nazara alınarak ilgiliye, işleme karşı başvurabileceği kanun yolu ve süresinin açıkça belirtilmesi; bu kapsamda da alacağının tahsili amacıyla gönderilen ödeme emrinde 6183 sayılı Kanun’un 58’inci maddesi ile öngörülen itiraz hakkının kullanılabilmesi için yedi günlük süre içinde iş mahkemesine dava açabileceğinin ihtaratını içerir şekilde düzenlenmesi gerekir.
Somut olayda; davalı Kurum tarafından prim alacaklarının tahsili amacıyla davacıya anılan ödeme emrinin 10.10.2011 tarihinde tebliğ edildiği, davacının 13.10.2011 tarihinde davalı Kuruma itiraz ettiği, itirazın 14.10.2011 tarihinde reddedildiği 21.02.2012 tarihinde işbu davayı açtığı anlaşılmaktadır.
Anılan ödeme emrinin ön ve arka yüzeylerinin okunaklı suretleri getirtilip, içeriğinde itiraz yolu olarak iş mahkemelerine dava açılabileceği ihtarında bulunulmayıp, aksine sadece vergi itiraz komisyonundan bahseden 6183 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı ihtarında bulunmuş ise, Kurumun davacının itirazını usul yönünden reddederek itiraz merciinin iş mahkemeleri olması gerektiği yönünde kanun yollarını açıkça gösterici işlem tesis etmeyip, bir anlamda davacıyı yanıltıcı şekilde itirazını esastan inceleyerek reddine karar vermesi karşısında; davacının hak arama özgürlüğünün zedelendiğinin ve Kuruma ödeme emrinin tebliğinin ardından yaptığı başvurunun hatalı merciye (görevli olmayan yere) yapılan başvuru olduğunun kabulü gerekir. Ancak sonrasında açılan davanın, red kararının tebliğinden itibaren 7 günlük süresi içerisinde açılmış ise , süresinde açılmış bir dava olarak kabulü gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.11.2011 gün ve 21-571-680 sayılı kararı).
Mahkemece açıklanan maddi ve hukuki ilkeler gözetilerek karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 21.5.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy