MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/1816 E., 2025/228 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 2. İş Mahkemesi
SAYISI : 2023/928 E., 2024/728 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılardan ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1.Davacılar vekili dava dilekçesinde; davacılar murisi ...'ün ... ... Santralinde çelik kaynakçısı olarak çalışmakta iken, 25.11.2019 tarihinde meydana gelen iş kazası neticesinde vefat ettiğini, müteveffanın çalışarak ailenin geçimini sağladığını, kazanın davalı işverenlerin kusuru nedeni ile meydana geldiğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile davacı ... için 1.000 TL maddi, 100.000 TL manevi,davacı ... için 1.000 TL maddi, 50.000 TL manevi, davacılar ... ve ... için 50.000'er TL manevi,davacılar ..., ... ve ... için 15.000'er TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle birlikte davalıdan(teselsül hükümlerine göre) tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
2.Davacılar vekili maddi tazminat taleplerini, 06.09.2021 tarihli dilekçe ile davacı ... için 254.290,46 TL, davacı ... için 79.413,62 TL olarak, 25.01.2022 tarihli dilekçe ile davacı ... için 410.300,74 TL, davacı ... için 82.500 TL olarak, 03.07.2024 tarihli dilekçe ile davacı ... için 1.440.172,59 TL, davacı ... için 492.800 TL olarak artırmıştır.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde, usule ilişkin itirazlarının yanı sıra meydana gelen kazada müvekkiline atfi kabil herhangi bir kusurun bulunmadığını, müvekkili tarafından iş yerinde alınması gerekli bütün tedbir ve önlemlerin alındığını, kazanın müteveffanın tedbirsiz ve dikkatsizliği nedeniyle meydana geldiğini, talep edileri manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile "...Muris ...'ün çok tehlikeli işler kapsamında olan iş yerinde yüksekte çalıştığı ve iş güvenliği eğitimi, güvenlik ekipmanlarının verildiği, yürüyüş platformunun korkuluklu ve aralıksız olduğu anlaşılmış, Muris...'in yürüyüş platformunun dışında farklı bir yerden gitmesi nedeniyle %30 oranında kusurlu olduğu mahkememizce kabul edilmiştir. 6331 sayılı İş sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile İş sağlığı ve Güvenliği Risk Değerlendirme yönetmeliği gereği işverenin işçiyi koruma ve gözetim borcu olduğu, işverenin ise iş yerinin tümünde güvenlik önlemlerini almaması, yüksekten düşmeyi önleyici güvenlik ağlarını yaptırmaması, emniyet kemeri kullanımını sağlamaması sebepleri ile %70 oranında kusurlu olduğu anlaşılmıştır.
Mahkememizce 2020/ 42... /109 Karar sayılı ilamı ile verilen karar ... Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin 2022/18 37... /1701 Karar sayılı ilamı kaldırma kararı verildiği anlaşılmış, işbu esas üzerine kayıt edilerek yargılamaya devam edilmiştir.
1 no.lu kaldırma kararı; ''... 1-... denetmen raporunda, olayın iş kazası olduğu, kazanın meydana gelmesinde davalı Şirketin %70, davacı murisi işçinin %30 oranında sorumlu olduğu anlaşılmıştır. Mahkemece aldırılan 25.03.2021 tarihli kusur raporunda oran belirtilmemiştir. Mahkemece yukarıda belirtilen kusur oranları arasındaki çelişkinin giderilmesi için a sınıfı iş güvenliği uzmanlığına haiz inşaat mühendislerinden oluşan yeni bir heyetten oransal kusur raporunun aldırılması gereklidir.'' şeklinde belirtildiği anlaşılmış, 11.03.2024 havale tarihli kusur raporuna göre; mahkememizin gerekçeli açıklamasında kabulü gibi davalı şirketin %70, müteveffanın %30 oranında kusurlu olduğu tespit edildiği anlaşılmıştır.
2 no.lu kaldırma kararı; ''Davaya konu kaza ile ilgili teftiş raporu dosya arasına alınmışsa da Kurum tarafından aynı olay ile ilgili iş yerine rücu davası açılıp açılmadığı Kurumdan ve taraflardan sorulmamıştır.'' şeklinde belirtildiği anlaşılmış, yargılama aşamasında rücu davasının varlığı hakkında tarafların dosya kapsamına rücu davasına ilişkin bir veri sunmadıklarından ve iş kazasından kaynaklı maddi ve manevi tazminat davasında rücu davası olup olmadığı taraflarca dosya kapsamına getirtilmediğinden mahkememizce bu hususta araştırma yapılmamıştır. Ancak Kaldırma kararında belirtilmesi üzerine yapılan araştırmada açılmış herhangi rücu davası olmadığı anlaşılmıştır.
Ücret Hususu;
Davacılar vekili vefat eden murisin kaynak ustası olarak çalıştığını ve 5 günlük çalışması karşılığında 746,67 TL ücret ödendiğini, aylık ücretinin yaklaşık 5.000,00 TL civarında olduğunu beyan ettiği anlaşılmış, davacının hesap hareketleri incelendiğinde davacının hesabına 746,67 TL ödendiği anlaşılmış, hizmet cetvelinde 7 günlük çalışması karşılığı brüt 1.044,42 TL ücreti olduğu belirtilmiş, bunun aylık miktarının brüt 30... .044,42 TL/7=4.476,09 TL olduğu anlaşılmıştır. Bunun net karşılığının 3.200,00 TL olduğu ve net 7 günlük ücretinin 3.200,00 TL/ 30... =746,67 TL olduğu ve davacının hesabına yatırılan miktarın 7 günlük çalışması karşılığı olduğu anlaşılmıştır. Müteveffanın son ücretinin 3.200,00 TL olduğu anlaşılmıştır.
Davacı eş olan ...'ün eşinin vefatı nedeniyle maddi zararının 1.440.172,59 TL olduğu anlaşılmış, davacıya bağlanan gelirin rücuya tabi ilk peşin sermaye değeri mahsup edilmiştir.
-06.09.2021 tarihinde bedel arttırım dilekçesi
-25.01.2022 tarihinde ıslah dilekçesi
-03.07.2024 tarihinde bedel arttırım dilekçesi sunulduğu anlaşılmıştır.
3 no.lu kaldırma kararı; ''Mahkeme tarafından bedel artırımının 1 defa yapılacağı belirtilmişse de davacı tarafından dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak belirtildiği, tazminat hesabına ilişkin kök bilirkişi raporu doğrultusunda talep artırımı yapıldığı, mahkemece talep artırımı dilekçesinden sonra devamında karar tarihine en yakın tarihte tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporu alındığı, davacı tarafından yeniden yeniden değerleme oranı dikkate alınarak düzenlenen tazminat hesabına ilişkin bilirkişi raporu doğrultusunda talep arttırımı dilekçesi verilmesinde usul ve esas yönünden bir engelin bulunmadığı, önceki talep arttırımı dilekçesinde fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmamasının da bir etkisinin olmadığı, bu durumda Mahkemece en son alınan hesap raporu doğrultusunda sunulan talep arttırımı dilekçesindeki miktar dikkate alınarak ve yapılan ödemelerin de infaz sırasında dikkate alınması gerektiği belirtilerek hüküm kurulması gerekirken aksi yönde hüküm isabetsiz olmuştur.'' şeklinde belirtildiği anlaşılmıştır. 25.01.2022 tarihinde davacı vekili ıslah dilekçesi sunduğu anlaşılmıştır.
**... Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi 2022/27 74... /201 Karar sayılı ilamında; davacı vekilinin belirsiz alacak davasında alacak tam ve kesin belirlendikten sonra bir kez HMK 107 maddesi uyarınca artırılabileceğini, ayrıca davanın bir kez de ıslah edilebileceği şeklinde istinaf talebinde ''... mahkemenin ıslah talep dilekçesine itibar etmeyerek bedel artırım talep dilekçesi doğrultusunda hüküm kurmasında isabetsizlik bulunmadığı...'' şeklinde karar verdiği anlaşılmış, mahkememizce verilen ilk kararda da ... BAM'nin bu kararı doğrultusunda ilk bedel arttırım dilekçesine itibar edilerek sonradan sunulan ıslah dilekçesi dikkate alınmamıştır.
Somut olayda iş dosya için verilen kaldırma kararı doğrultusunda 25.01.2022 tarihinde bedel arttırım dilekçesinden sonra verilen ıslah dilekçesi kabul edilmiş olup, kaldırma kararından sonra 03.07.2024 tarihinde sunulan bedel arttırım dilekçesi kabul edilememiştir.
4 no.lu kaldırma kararı; ''Bilirkişi tarafından ...'e ... tarafından PSD bağlanıp bağlanmadığına dair veri bulunmadığı belirtilmiştir. Mahkeme tarafından da Kuruma bu yönde bir yazı yazılmadığı anlaşılmıştır. Davalı taraf da bu yönde istinaf başvurusu yaptığı için Kuruma bu yönde yazı yazılarak sonucuna göre yeniden hesap yapılmalıdır.'' şeklinde belirtildiği anlaşılmıştır. 06.07.2020 tarihinde davacıların tümünün isimleri tek tek yazılarak bağlanan gelir olup olmadığı, bağlanması halinde ilk peşin sermaye değerinin bildirilmesi için mahkememizce yazılan müzekkereye cevap verilmemesi üzerine yeniden 01.02.2021 tarihinde müzekkere yazılmış olup, ... tarafından 24.02.2021 tarihinde verilen cevapta; gelir bağlanan davacının sadece ... olduğu bildirildiği anlaşılmıştır. Bu müzekkere cevabı Mahkememizce yeterli bulunarak karar verilmiştir. Ancak kaldırma kararında belirtilmesi üzerine yeniden ...'ya sorulmuş olup gelen yazı cevabında ...'e bağlanan gelir olmadığının bildirildiği anlaşılmıştır.
Davacı anne olan ...'ün oğlunun vefatı nedeniyle maddi zararının 181.183,70 TL olduğu anlaşılmıştır. Ancak 25.01.2022 tarihinde bedel arttırım dilekçesinden sonra verilen ıslah dilekçesi kabul edilmiştir.
5 ve 6 no.lu kaldırma kararı; ''Taraflar arasındaki bir diğer uyuşmazlık da ... tarafından yapılan geçici iş göremezlik ödeneğinin tenzili noktasında toplandığı anlaşılmaktadır. Maddi tazminatın hesabında ...’dan bağlanan gelirin ve yapılan ödemenin de dikkate alınması gerektiği, bu hususta davanın yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 55. maddesinin oluşturduğu anılan maddede “Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez.” hükmüne yer verildiği görülmektedir." Adalet Komisyonu'nun 55. madde gerekçesine göre; “sosyal güvenlik ödemelerinin, denkleştirme (indirim) işlevi görebilmesi, onun sorumluluğu doğuran olaya sebebiyet verenlere rücu edilebilmesine bağlıdır. Bu kural gereği, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri; teknik arıza, tam kaçınılmazlık hallerindeki ödemeler, bu tazminatlardan indirilemez. Bağlanan gelirlerin, işçinin kusuru ve kaçınılmazlık gibi nedenlerle rücu edilemeyen kısmı da indirilemez. Bir kısmı rücu edilemeyen miktar dahi denkleştirilemeyeceği gibi, zarar görenin kusuruna (müterafik kusura) yansıyan sosyal güvenlik ödemeleri, tahsis tarihinden sonra meydana gelen sosyal güvenlik ödemelerindeki artışlar, kısmi kaçınılmazlık ve teknik arıza halindeki ödemeler ve benzerleri rücu edilemediğinden bu miktarlar dahi denkleştirilemez.”
Öte yandan, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun'un 2. maddesine göre “Türk Borçlar Kanunu'nun kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır” Dairemizin ve giderek Yargıtay'ın yerleşmiş görüşleri, Kurumca bağlanan gelirlerin peşin sermaye değerinin ve geçici iş göremezlik ödeneklerinin hesaplanan zarardan indirilmesi, Kurumun rücu hakkının korunması ve mükerrer ödemeyi önleme ilkesine dayandığından, kamu düzenine ilişkin olarak kabul edilmiştir. Kaldı ki 6098 sayılı Kanun'un 55. maddesi de emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır. ... tarafından davacıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin rücuya kabil bir kısmı tenzil edilmişken, geçici iş göremezlik dönemi için ... tarafından yapılmış olan ödemenin araştırılarak maddi tazminat hesabından tenzil edilmemesi hatalı olmuştur. (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi Esas No: 2020/1490 Karar No: 2020/2015)'' şeklinde belirtildiği anlaşılmıştır. Ancak davacıların murisi olan ... ... kaza tarihinde vefat ettiği anlaşıldığından müteveffaya geçici iş göremezlik ödeneği bağlanmasına mümkün olmadığından bu husus kuruma sorulmamıştır. Ayrıca davacıların kendileri iş kazası geçirmediğinden davacılara da geçici iş göremezlik ödeneği bağlanması da mümkün olmadığından bu hususta mahkememizce bir araştırma yapılmamıştır. Ancak kaldırma kararında belirtilmesi üzerine Kuruma bu husus sorulmak zorunda kalınmış ve gelen müzekkere cevabında; davacılara geçici iş göremezlik ödeneği ödenmediği belirtildiği görülmüştür.
7 no.lu kaldırma kararı; ''Hüküm altına alınan manevi tazminat tutarlarına yönelik istinaf sebebinin incelenmesinde... Somut olayda, eylemin kabul edilen meydana geliş biçimi, tarafların kusur ve sorumluluk oranları, ekonomik ve sosyal durumları, olay tarihi ve yukarıda anılan ilkeler nazara alındığında, kazalı işçi mirasçıları davacılar yararına takdir edilen manevi tazminat tutarının manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek düzeyde olmadığı değerlendirilmiştir. '' şeklinde belirtildiği anlaşılmıştır.
Davacı anne ...'ün ... ...'ün annesi olduğu ve çocuğunun manevi yardımından yoksun kaldığı, çocuğunun vefatı nedeniyle üzüntü ve keder duyduğu, bu sebeple manevi tazminata yönelik davasının kabulü ile 50.000,00TL manevi tazminat verilmesine karar verilmiştir.
Davacı eş olan ...'ün eşinin vefatı nedeniyle eşinin desteğinden mahrum kaldığı ve manevi olarak üzüntü duyduğu kabulü ile 100.000,00TL manevi tazminat verilmesine karar verilmiştir.
Davacılar ...'ın ve ... ...'un babalarının vefatı nedeniyle üzüntü duydukları kabulü ile 50.000,00'er TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir. ..." gerekçesiyle
"1-Davacı ...'ün maddi tazminat talebinin kabulü ile 410.300,74 TL maddi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
2-Davacı ......'ün maddi tazminat talebinin kabulü ile 82.500,00 TL maddi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
3-Davacı ...'ün manevi tazminat talebinin kabulü ile 100.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
4-Davacı ...'ün manevi tazminat talebinin kabulü ile 50.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
5-Davacı ...'ın manevi tazminat talebinin kabulü ile 50.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
6-Davacı ... ...'un manevi tazminat talebinin kabulü ile 50.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
7-Davacı ...'ün manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,
8-Davacı ...'un manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine,
9-Davacı ...'ün manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 25.11.2019 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine," karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılardan ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
Davacı vekili ... vekili temyiz dilekçesinde, kusur oranlarını kabul etmediklerini eş ... ve anne ... için destek paylarının hatalı hesaplandığını, 03.07.2024 tarihli bedel artırımı talebi gözetilmeden maddi tazminat tutarına hükmedilmesinin hatalı olduğunu her bir tazminat tutarı için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirterek kararı temyiz etmiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, iş kazası nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
1. Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre; davacı ... vekilinin aşağıda sayılan hususlar dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
Dosya kapsamındaki kayıt ve belgelerden; İlk Derece Mahkemesince verilen 16.02.2022 tarihli kararın tarafların istinaf talepleri üzerine Bölge Adliye Mahkemesince 06.10.2023 tarihli kararla kusur raporları arasındaki çelişkilerin de giderilmek suretiyle kusur oranlarının belirlenmesi, davacı anneye peşin sermaye değerli gelirin bağlanıp bağlanmadığının belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle kararın kaldırılması üzerine İlk Derece Mahkemesince kaldırma kararına göre yargılamaya devam olunduğu, bu kapsamda kaldırma kararından sonra alınan maddi zararın tespitine yönelik 13.06.2024 tarihli hesap raporu aldırıldığı, Mahkemece 17.05.2024 tarihli celsede, celse arasında raporun gelmesi ve tebliğinden itibaren itiraz gelmesi halinde incelemenin re'sen yapılarak değerlendirme yapılmasına, gerekli görülmesi halinde ek rapor alınmasına ve celse arasında bedel artırım dilekçesi sunulması halinde bir örneğinin davalı tarafa tebliğine karar verildiği, davacı tarafça davacılar ... ve ... için 06.09.2021, 25.01.2022 tarihli dilekçelerden sonra 03.07.2024 tarihli değer artırım dilekçesi ile bu defa 13.06.2024 tarihli hesap raporunda belirtilen tutarlara göre bedel artırımı talebinde bulunulduğu, Mahkemece gerekçeli kararda ise işbu dosya için verilen kaldırma kararı doğrultusunda 25.01.2022 tarihinde bedel arttırım dilekçesinden sonra verilen ıslah dilekçesi kabul edildiği belirtilerek anılan dilekçede belirtilen tutarlara göre maddi tazminat tutarlarının hüküm altına alındığının belirtildiği anlaşılmaktadır.
Davanın açıldığı tarihte yürürlükte olan 6100 sayılı HMK ile eda davası niteliğinde belirsiz alacak davası türü kabul edilmiştir. 107. maddeye göre “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.”
Bu davadaki temel amaç ise alacağın belirsiz olması nedeni ile zamanaşımının tüm alacak için dava tarihi itibari ile kesilmesidir. Kanun'un ilgili maddesindeki gerekçeye göre “Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir. Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur. Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa, hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek "etkin hukukî koruma"nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir. Kaldı ki, miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durumda meydana getirecektir. Ayrıca miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir. Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle edâ hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur”
Bu doğrultuda HMK'nın 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davasını açabilmesi için alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirlemesinin objektif olarak mümkün olmaması gerekir. Alacak miktarı biliniyorsa ya da bilinebilecek durumda ise böyle bir dava açılamaz. Çünkü bu durumda her davada arandığı gibi hukuki yarar aranacak olup alacak miktarının biliniyor ya da bilinebilecek olması halinde davacının hukuki yararından söz edilemez.
Belirsiz alacak davasında yapılan yargılama sırasında alacağın miktarının tam olarak belirlenmesi ile davacı talebini iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın artırabilecektir. Alacağın belirli hale gelmesi sonrasında ortaya çıkan yeni talep eksik belirtilirse davacının bundan sonraki yeni artırma isteği iddianın genişletilmesi yasağıyla karşılaşacaktır. Çünkü böylesi bir durumda alacağın belirsizliği değil davacının kendi ihmalinden kaynaklanan bir durum söz konusudur.
Öte yandan HMK'nın 33. maddesine göre "Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygulamak zorundadır. Bir davada olayları belirtmek ve açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme ise Hâkime aittir." Bu nedenle tarafların hukuki nitelendirmeyi doğru yapmak zorunluluğu yoktur. Başka bir ifade ile Hâkim, bildirilen hukuki sebeplerle bağlı olmayıp, hukuki sebebi kendiliğinden bulup uygulamakla sorumludur.
Bu açıklamalar doğrultusunda, iş kazasından kaynaklı tazminat davalarında davacının maddi tazminat alacağının tespiti, yargılama sürecinde taraflarca gösterilecek delillere göre belirlenip hesap edilecek olmasına göre, davanın açıldığı tarih itibariyle davacının maddi tazminat alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyecek olması nedeniyle ve hukuki nitelendirmenin Hakime olduğu hususu da dikkate alınarak, davayı 6100 sayılı HMK’nın 107. maddesine dayalı "belirsiz alacak davası" olarak değerlendirerek dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerin de bu doğrultuda irdelenmesi, sonucuna göre yargılama sürecinde sunulan maddi tazminatın artırılmasına dair istemin de ıslah olarak değil; talep artırım talebi olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. (Dairemizin 19.04.2022 tarih ve 2021/3834 E. - 2022/5880 K. sayılı ilamı da bu yöndedir)
Ayrıca 7251 sayılı Kanun'un 7. maddesi ile değişik 107/2. maddesine göre "Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır." hükmü ihdas edilmiştir.
Öte yandan her usuli işlemde uygulanma imkanı olan ıslah müessesinin belirsiz alacak davasında da uygulanmasına engel bir durum söz konusu değildir. Ancak taraflar lehine oluşan usuli kazanılmış hakkın ıslah ile ortadan kaldırılması mümkün değildir. Nitekim bu husus 7251 sayılı Kanun'un 18. maddesi ile 177. maddenin 2. fıkrasına eklenen "Yargıtayın bozma kararından veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya İlk Derece Mahkemesine gönderildiğinde, İlk Derece Mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz." hükmüyle açıkça düzenleme altına alınmıştır.
Bu aşamada ıslah ile ilgili düzenlemelere de yer vermek uygun olacaktır. Şöyle ki;
Islah Kurumu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nın 176. ve devamı maddelerinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
Islah, davacı veya davalının, iddianın ve savunmanın değiştirilmesi yasağı kapsamındaki usul işlemlerini, karşı tarafın iznine ve hâkimin onayına bağlı olmaksızın belli kurallar çerçevesinde bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmesini sağlayan bir usul hukuku kurumudur.
Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olmasıdır. Nitekim 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın “zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448. maddesi; “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” hükmünü içermektedir. Mahkeme karar tarihi itibari ile 04.02.1948 tarihli ve 1944/10 Esas, 1948/3 Karar ve 06.05.2016 tarihli ve 2015/1 Esas, 2016/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararlarında da belirtildiği üzere bozmadan sonra ıslah yapılmasının mümkün olmadığı ve bu içtihadın değiştirilmesine gerek bulunmadığı kabul edilmiş olduğundan, bozma ilamından sonra yapılan ıslah geçerli olmayacaktır.
Diğer taraftan, 6100 sayılı HMK'nın 177. maddesine 22.07.2020 tarihinde 7251 sayılı Kanun'un 18. maddesi ile eklenen fıkra ile bozmadan sonra da ıslah yapılabilmesinin önü açılmıştır. Buna göre; "Yargıtayın bozma kararından veya bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararından sonra dosya ilk derece mahkemesine gönderildiğinde, İlk Derece Mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabilir. Ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz."
Yapılan değişiklik ile kural olarak bozma ilamından sonra İlk Derece Mahkemesinde tahkikat ile ilgili bir işlem yapılması halinde işbu tahkikat bitinceye kadar ıslah yapılması mümkün hale getirilirken işbu kuralın istinası ise yapılacak ıslah ile bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durumun ortadan kaldırılamayacağıdır.
Somut olayda, davanın belirsiz alacak davası olarak HMK 107. madde uyarınca ikame edildiği, ilk bedel artırımı dilekçesi olan 06.09.2021 tarihli dilekçesinin istinaf ortadan kaldırma kararı öncesinde sunulduğu, davacı tarafından da yapılan istinaf talebi üzerine verilen 06.10.2023 tarihli ortadan kaldırma kararından sonra tahkikatın devam ettiği dolayısıyla yapılan ilk bedel artırımı dilekçesi olan ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğu 06.09.2021 tarihli bedel artırımının tahkikat bitmeden yapıldığı, öte yandan ortadan kaldırma kararından sonra yapılan 25.01.2022 tarihli bedel artırımı dilekçesinin ilk bedel artırımı talebi olarak kabulünün gerekeceği öte yandan yine fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğu 03.07.2024 tarihli dilekçenin de ıslah niteliğinde olduğunun bu haliyle ortadan kaldırma kararı öncesi ıslahın hiç yapılmamış olduğu, HMK 176/2 maddesine göre aynı davada yalnızca bir kez ıslah yapılabileceği, HMK 177/1 maddesine göre ıslahın tahkikat sona erene kadar yapılabileceği, HMK 177/2 maddesi göre ise ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması hâlinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabileceğinin düzenlenmiş olması karşısında, istinaf kararı sonrasında dosyada kaldırma kararı gereği kusur oranlarının kesinleştirilmesi için kusur raporu ardından hesap raporu alındığı, böylelikle kaldırma kararından sonra tahkikata devam edildiği de anlaşılmıştır.
Buna göre Mahkemece, 13.06.2024 tarihli hesap raporundaki hesaplama esas alınmak suretiyle davacı ... hakkında 03.07.2024 tarihli ıslah dilekçesi göz önüne alınarak karar verilmesi gerekirken davacı ... hakkında 25.01.2022 tarihli bedel artırım dilekçesine göre karar verilmiş olması isabetsizdir.
O halde, Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup davacı ... vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Bölge Adliye Mahkemesi kararı kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz eden ilgiliye iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
11.02.2026 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.