(506 S. K. m. 80) (2709 S. K. m. 90)
Dava: Taraflar arasındaki uyuşmazlık Libya'daki işyerlerinde Türk uyruklu sigortalı çalışan Türk işverenlerinin Sosyal sigortalar Kurumu'na uzun süreli sigorta kolları yönünden yükümlülüklerini hangi ülke mevzuatına göre yerine getirecekleri ve prim oranlarının ne olması konusu ile, transfer edilen primlerin Türkiye'ye getirilmesi konusunda karşılaşılan güçlük ve imkansızlık karşısında işverenlerin sorumlu tutulup tutulamayacağı ve nihayet işveren A.Ş. yönetim kurulu başkanının 506 sayılı yasanın 80/son maddeleri yönünden uygulanmasına ilişkindir. Mahkeme Libya'da çalışan daimi Türk işçilerinin uzun vadeli sigorta kolları bakımından primlerin, Libya'da ödenemeyeceğini, bu primlerin ana ülkeye transferlerinin gerekeceğini ve transferin de Libya Mevzuatına göre yapılacağının, dava tarihine kadar ise, transfer imkanı doğmadığını, sözü edilen işçiler yönünden uygulanacak mevzuatın ise, kısmen çalışılan ülke, kısmen ana ülke mevzuatı bulunduğu, nihayet 506 sayılı yasanın 80/son maddesi yönünden, yönetim kurulu başkanının Ticaret Kanununun hükümlerinin de dikkate alındığında, borçlu tutulamayacağını belirterek; davacı yönetim kurulu başkanının istemi doğrultusunda davayı kabul etmiş ve aksine olan işverenin prim borcuna ilişkin kurum işlemini iptal etmiştir. Bu kararı temyiz eden davalı kurum, işleminin doğru olduğunu, ana ülke olan Türkiye'deki mevzuatın uygulanma zorunluluğunu belirtmiş, davacı ise S.S. Kurumuna Yönetim Kurulu kararına dayalı genelgeden de söz ederek prim oranlarının düşürüldüğünü belirterek yerel mahkeme kararının doğru olduğunu ileri sürmüştür.
Karar: Şu duruma göre sorunu üç aşamada çözüme bağlamak gerekmektedir. Birinci aşamada Libya'da iş üstlenen daimi işçi statüsündeki Türk işçilerine sosyal güvenlikleri yönünden hangi ülke mevzuatının uygulanacağını ortaya koymak, ikinci olarak, prim ödeme imkansızlıklarının olup olmadığını saptamak son olarak yönetim kurulu başkanı olan davacının 506 sayılı yasanın 80/son maddesi karşısında durumunu belirlemektir. Libya'da iş üstlenen Türk şirketlerinin çalıştırıldıkları daimi işçiler yönünden uygulanacak mevzuat: Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi arasında akdedilmiş bulunan sözleşme ve bu sözleşmenin uygulanmasına yönelik idari antlaşması ile 506 sayılı yasanın 73. ve devamı maddeleridir.
Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesi son fıkrasına göre yöntemince yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir ve bunlar hakkında, Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi başvurulamaz. Bu nedenle, öncelikle Libya'da faaliyet gösteren Türkiye Cumhuriyetine bağlı işverenlerin çalıştırdıkları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı statüsündeki daimi işçilerinin Sosyal Sigortalar Kanunundaki prim oranlarını düzenleyen ve yönteme uygun uluslararası bir sözleşme olup olmadığını saptamak daha sonra bu sözleşmenin kurallarını ortaya koymak gerekir.
11 Mart 1985 günlü 18691 sayılı Resmi Gazetede görüleceği üzere, Türkiye Cumhuriyeti ile Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi arasında imzalanmış bulunan Sosyal Güvenlik sözleşmesi, 9.1.1985 günlü 3148 sayılı kanunla T.B.M.M.'ce onaylanmış ve akabinde 14.2.1985 tarihinde de, 85/9131 karar sayısıyla Bakanlar Kurulu kararıyla onayı kararlaştırılmıştır. Sözleşmenin 13. maddesi uyarınca, onay belgelerinin teati edildiği tarihi izleyen ayın birinci günü 3 yıllık süre ile yürürlüğe giren sözleşme, birer yıllık devrelerle içeriği itibariyle, kişiye sıkı sıkıya bağlı ve anayasal temel haklardan olan sosyal güvenliğe ilişkin konuda karara varması mümkün olmadığı gibi sonucu itibariyle doğrudan Türk kanunlarında değişikliği ortaya çıkaracak yeni bir düzenlemeyi öngörmesi de düşünülemez. Çünkü, ortada Türk ve Libya devletlerinin akdettikleri sosyal güvenliğe ilişkin mevcut sözleşmeyi tadil eden veya ortadan kaldıran bir sözleşme olmayıp, sadece yukarda belirtilen türden görüş alışverişi mevcuttur. Nitekim, sözkonusu protokol niteliği ve gücü gereği anayasal ve yasal düzenlemeye uygun olarak, ne onay için ne de bilgi için T.B.M.M.'ne sunulmamıştır. Şu duruma göre sadece taraflardan birinin sosyal güvenliğe ilişkin görüşünü belirten ve Anayasanın öngördüğü sisteme göre oluşmuş ve yasa gücünü kazanmış sözleşme hükümlerini bertaraf etmeyen teknik düzeydeki bir protokolün sosyal güvenlik hukuku açısından geçerliliği bulunmamaktadır ve buna dayalı olarak uyuşmazlıkların çözümü de ileri sürülemez.
Sosyal Sigortalar prim oranlarının belirlenmesine ilişkin Sosyal Sigortalar Kurumu Yönetim Kurulu'nun aldığı karar ve buna bağlı çıkartılan genelgenin bağlayıcılığı ve zaman içerisinde uygulanma durumuna gelince; Kurumun en yetkili karar organı olması itibariyle iç ilişki ve uygulamalar itibariyle, bu karar ve genelgelerin bağlayıcı olduğu tartışılamaz. Ne var ki, hukuksal konuda bir uyuşmazlığın ortaya çıkması durumlarında, mahkemelerin doğrudan bu karar veya genelgelere göre sonuca varmaları mümkün değildir. Gerçekten mahkemeler önlerine gelen uyuşmazlıkları Anayasanın 138/1. maddesinde de belirttiği üzere, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre çözerler. Başka bir anlatımla, hakim önüne gelen bir davayı normlar hiyerarşisini dikkate olarak sonuçlandırır. Hukukun tüm uygar ülkelerce kabul edilen evrensel kuralları, anayasal ilke ve esaslar yasa hükümleri bu ilke uyarınca sırasıyla önde gelen ve uygulanma önceliğine sahip kurallardır. Tüzük, yönetmelik, genelge veya tamim gibi yürütme organı veya idareye ilişkin tasarruflar ise yukarda belirtilen kurallara aykırı olmamak üzere, daha sonra göz önünde tutulması gereken kuralları belirlerler. Mahkeme önüne gelen bir uyuşmazlığın çözümünde anayasal veya yasal kuralların doğrudan uygulanabileceğini saptadığı takdirde artık genelge veya bunun gibi alt sırada kalan tasarruflarla sonuca gidemez ve yasal sistemi bertaraf edemez. Yukarıda açıklandığı üzere, Libya'da çalışan Türk işverenlerine bağlı Türk işçilerinin uzun vadeli sosyal sigorta kolları yönünden tabi olacağı rejim, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu hükümlerine göre ortaya konmuştur. Bu nedenle sorunu, bu çözüm şekli dışında düşünen, diğer idari tasarrufların, artık, mahkemelerce geçerliliği tanınamaz. Buna bağlı olarak da yasal sistemin açıkça düzenleme yaptığı bir alanda, yönetim kurulu kararı veya genelgenin değil, yasal sistemin belirlediği yürürlük dönemi esas alınır.
Prim ödemede imkansızlık olup olmadığı konusuna gelince; yukarıda gösterilen antlaşma hükümleri uzun vadeli sigorta kolları için prim ödeme yükümlülüğünün işverene ait olduğunu ve bunu ana ülke kuruluşuna, işverenin transfer edeceğini hükme bağlamıştır. Transferden amaç, prim borçlarının işverence Sosyal Sigortalar Kurumu kasalarına intikalidir. Bu primlerin, yabancı para olarak ödenmesi gerekmediği gibi, Libya Merkez Bankası veya ilgili diğer makamların, bu prim borçlarının ödenmesi yönünden yükümlülükleri bulunmamaktadır. İşverenler, ister prim borçlarını Türk parası olarak doğrudan kuruma yatırırlar, isterlerse Libya'dan havale suretiyle gönderirler. Kaldı ki, Türkiye ve Libya Cumhuriyetleri Merkez bankaları arasında da bu yönde antlaşma mevcuttur ve işverenin kimi istihkaklarını Türkiye Merkez Bankası aracılığıyla muntazaman gönderdiği açıkça saptanmıştır. Şu duruma göre primlerin ödenmesi yönünden ortada bir imkansızlıktan söz edilemez.
Nihayet, yönetim kurulu başkanının 506 sayılı yasanın 80/son maddesi uyarınca, işverenin prim borçlarından sorumluluğuna gelince, bu yönden dahi mahkemenin kabulüne katılmak mümkün değildir. Gerçekten yönetim kurulu başkanlarının, 506/80-son maddesine göre sorumlulukları özel yasa kuralı gereği belirlenmiştir. Olay, bir sosyal güvenlik kuruluşu olan ve Anayasanın öngördüğü, ülke çalışanlarının bir bölümü yönünden sosyal güvenliği sağlamakla yükümlü Sosyal Sigortalar Kurumu'nun prim alacaklarına yönelik kabul edilmiş bir uyuşmazlıktan kaynaklanmaktadır. Yasa koyucu, burada açıklanan prim alacakları yönünden özel yöntem veya güvence öngörmüş ve prim borçlarının ödenmesinden tüm tüzel kişiler üst yönetimleri de sorumlu tutulmuştur. Davacının A.Ş. yönetim kurulu başkanı olarak, üst düzey yöneticisi olduğu tartışmasızdır. Burada, kendine özgü özel amaçlı bir uygulama söz konusu olduğundan artık, genel nitelikli ticaret kanunu hükümlerine gidilemez ve sorun çözümlenemez. Davacının bu yönden de sorumluluğu açıktır.
Mahkemenin belirtilen maddi ve hukuksal olguları dikkate almaması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 06.12.1994 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy