(506 S. K. m. 9, 10, 26, 140) (818 S. K. m. 41, 60, 332)
Dava: Davacı, iş kazasında malül kalan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.
Mahkeme, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.
Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Karar: Sigorta olayında davalı Abdurrahman'ın işyerinde çalıştırdığı Aydın, 25.7.1985 tarihinde geçirdiği işkazası sonunda yaralanmış ve Kurum'ca Aydın'a yapılan masraf ve bağlanan gelirler 506 sayılı Kanun m. 9-10 ve 26 çevresinde davalıdan istenmiş ve mahkemenin anılan Yasanın 26. maddesine göre davanın kabulü yolunda verdiği karar, Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi'nce, özetle; "506 sayılı Kanun m. 10'un uygulama önceliği bulunduğu bu maddenin öngördüğü koşulların oluşup oluşmadığı araştırılarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozulmuş, mahkemece bozmaya uyulmuş ve Aydın'ın işyerine 1.1.1985'de girdiği halde davalı işverenin yasal sürenin geçmesinden sonra 9.10.1985'de işe giriş bildirgesi verdiği saptandığından, bu kez 506 sayılı Kanun m. 10 çevresinde dava kabul edilmiş ve tarafların temyizi üzerine karar Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesi'nin 12.9.1994 T. ve 9945/16079 sayılı ilamı ile onanmıştır.
Böylece, davalı işverenin 506 sayılı Kanunun 9-10. maddelerini ihlal ettiği konusunda kesin hüküm mevcuttur. 12.11.1996 tarihinde açılan işbu davada ise kanun ve kararnameler gereği gelirlerde meydana gelen artış tutarı ile ilk kez bağlanan gelirlerden ilk davada her nasılsa istenilmemiş bulunan bir kesimin 10 ve 26. maddeler uyarınca rücuan tahsili istenilmiştir.
Davalı yöntemince zamanaşımı definde bulunmuştur. Mahkeme, savunmayı yerinde bularak davayı zamanaşımı nedeniyle reddetmiştir.
Davacı Kurum, zamanaşımı bulunmadığı gerekçesiyle hükmü temyiz etmiştir.
Bu nedenle sorun, zamanaşımının oluşup oluşmadığı olgusunu saptamaktan ibarettir.
Ne var ki, bu konuda öncelikle çözümlenmesi gereken bir hukuksal sorun mevcuttur. Şöyleki; 506 sayılı Kanunun 9 ve 10. maddeleri çevresinde işveren aleyhine açılan rücu davaları hangi tür zamanaşımına tabidir? Zamanaşımı süresi nedir? Zamanaşımının başlangıcı hangi tarihtir?
506 sayılı Kanunda, bu davaların hangi tür zamanaşımına tabi olduğu, süresi ve başlangıç tarihi konularında özel bir hüküm yoktur. Böyle özel bir hüküm bulunmamasından ötürü, bu konuların, genel hükümler ve özellikle Borçlar kanununa göre çözümlenmesi zorunludur.
Öte yandan 506 sayılı Kanun m. 9-10'a dayanılarak açılan davalarda haleflik ilkesinin uygulanamayacağı Dairemizin giderek Yargıtay'ın yerleşmiş görüşlerinden olup, deyim yerinde ise bu konuda sayılamayacak kadar çok karar mevcuttur. Kaldı ki, m. 9-10'a dayanan davalarda Kurum'un borçları kanundan doğmaktadır. Ancak, işçi ile kurum arasında bir hizmet ilişkisi bulunmadığı gibi, işverenin sorumluluğunun nedeni, işverenin Kuruma bildirge verme yükümlülüğünü ihlal etmesidir. Yoksa, işçiye karşı BK. m. 332 çevresindeki borç ve yükümlülüklerini ihlal etmesi ve kusurlu davranması değildir. Sigorta olayının meydana gelmesinde işverenin hiç kusuru bulunmasa bile salt 9. maddeye aykırı davranmasından ötürü tazminatla mülzem olur. Öte yandan bildirge verme yükümü Kuruma karşı bir borç olup, BK. m. 322 çevresinde işverenin işçiye karşı borcu gibi algılanamaz. Ve akte aykırı davranış olarak vasıflandırılamaz.
O halde, davanın hukuki sebebi olan "işçi çalıştırdığını örneği Kurumca hazırlanacak bildirgeyle engeç bir ay içinde Kurum'a bildirmemek" eylemi acaba hukukça nasıl vasıflandırılmalıdır?
Bu eylemin, hukukça BK. m. 41'e uygun haksız eylem olduğunda kuşku yoktur. Zira, işveren, kanunen Kurum'a karşı yapılması lazım gelen bir işi süresinde bildirge verme işini - yapmamıştır. Bu eylemi yüzünden, m. 10/1 uyarınca Kurum'un sigorta yardımlarını yapmasına yol açarak zarara sokmuştur. Kaldıki, işverenin bu eylemi, 506 sayılı Kanun m. 140 uyarınca suç sayılarak cezai yaptırıma bağlanmıştır. Bu durum dahi, eylemin haksız fiil olduğunu kanıtlar.
Böyle olunca, suç niteliğinde kanuna aykırı davranışla bildirge vermeme eyleminin haksız fiil olduğunda ve davanın bu yasal nedene dayandığında ve bu bakımdan da, olayda, BK. m. 60'da yazılı haksız fiil zamanaşımının uygulanması gerektiğinde tereddüd edilemez.
Bilindiği gibi, haksız eylem zamanaşımı "zarar görenin zarara ve failine ıttılai tarihinden başlayarak bir sene ve her halde zararı doğuran olay tarihinden itibaren 10 senedir."
Şu halde, kanun, haksız eylem zamanaşımı süresini her bir sürenin başlangıç tarihini açık ve seçik olarak belirlemiştir.
Görüldüğü gibi burada, başlangıç tarihleri ve süreleri değişik iki zamanaşımı söz konusudur.
Birincisi; eğer zararlandırıcı olay tarihi ile zararın giderimi için açılan dava tarihi arasında 10 yıl geçmiş ise, zamanaşımı oluşmuştur. Bu halde zamanaşımının başlangıç tarihi olayın meydana geldiği tarih ve sonu 10 yılın tamamlandığı tarihtir. Bu halde artık zarara ve faile ıttıla tarihlerinin araştırılması gerekmez.
İkincisi; birinci haldeki 10 yıl içinde kalan durumlarda bir yıllık zamanaşımı sözkonusu olup, bunun başlangıç tarihi zarara ve failine ıttıla tarihidir. Burada da iki tarih söz konusudur. Birincisi, zarar veren öğrenilecektir. İkincisi, eylemin yol açtığı zarar öğrenilecektir. Bunlardan hangisi daha geç öğrenilmişse bir yıllık zamanaşımına o tarih başlangıç olacaktır. Zamanaşımının sonu ise başlangıç tarihine göre bir yıllık sürenin bittiği tarih olacaktır.
Burada, olayın özelliği yönünden zarara ıttılaın, Kurum'un yasal yükümlülüğünü yerine getirerek işçiye tahsis ve masraf yaptığı, özellikle tahsis yapılmasının yetkili organca onaylandığı tarihte gerçekleşeceği ortadadır.
Ne var ki, olay tarihine göre 10 yıl içerisinde dava açılmayan hallerde bir yıllık süreye ilişkin konuların araştırılmasına gerek bulunmadığı da belirgindir.
Bu ilkeleri, dava konusu olaya uygulayacak olursa, zararlandırıcı sigorta olayı 25.7.1985 tarihinde gerçekleşmiştir. İşbu dava ise 12.11.1996 tarihinde açılmıştır. İşçi, 1.1.1985'de işe girdiği ve bildirge verme süresi 1.2.1985'de sona erdiğine göre, Kurum'un 506 sayılı Kanun m. 9-10'a dayanan dava hakkı, bu tarihten itibaren doğmuş bulunduğu için, anılan tarihin davaya yol açan olay tarihi olarak kabulü gerekir. Dava tarihine kadar 10 yıllık süre fazlasıyla geçmiştir. İlk davada istenilmeyen 15.731.616.- TL.'lik kesimin bir senelik süre bakımından dahi zamanaşımına uğradığı açıktır. Davanın öteki kesimleri kanun ve kararnameler gereği gerçekleşen katsayı artışlarından kaynaklanması itibariyle her bir gelir artışının onayından başlayarak birer yıl içinde açılsaydı zamanaşımına uğramaz idiysede, davacı bu yolu seçmeyip değişik tarihlerdeki gelir artışlarının tümünü 12.11.1996 tarihindeki davasına konu yaptığından davadaki isteklerin tümünün BK. m. 60/1 uyarınca zamanaşımına uğradığının kabulü gerekir.
Sonuç: Kararın yukarıdaki gerekçeyle (ONANMASINA), Üye Resul Aslanköylü'nün muhalefetine karşı Başkan Teoman Ozanoğlu, Üye Yılmaz Darendelioğlu, Davut Topçuoğlu ve Erdoğan Aktekin'in oylarıyla ve oyçokluğuyla 21.01.1997 gününde karar verildi.
KARŞI OY
Davada öncelikle çözümlenmesi gereken hukuksal sorun, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 9 ve 10. maddelerine göre işveren aleyhine açılan davalarda zamanaşımının süresinin ne olduğudur.
Bilindiği gibi 506 sayılı Yasanın 26. maddesine dayanılarak işveren aleyhine açılan davalarda zamanaşımı süresi Borçlar Kanununun 125. maddesi gereğince 10 yıldır. Zira, işveren ile sigortalı arasındaki hukuksal ilişki sözleşmeye dayanmaktadır. Nasılki sigortalı işveren aleyhine 10 yıllık zamanaşımının süresi içinde dava açılabiliyorsa sigortalının haklarına halef olan Kurum dahi 10 yıl içerisinde dava açabilir.
Olayımızda da işveren çalıştırdığı sigortalıyı Kurum'a bildirmemek ve primlerini ödememek suretiyle aradaki sözleşmeye aykırı hareket etmiştir. O halde, sözleşmeler için kabul edilen 10 yıllık zamanaşımının burada da uygulanması gerekir. Diğer yönden, zararlandırıcı sosyal sigorta olayının meydana gelmesinde işverenin hiç kusuru olmasa bile sorumluluğu yönüne gidilebilmektedir. Aynı Kanunun 26. maddesine dayanılarak açılan davada ise, işverenin kusuru yoksa sorumlu tutulamamaktadır. O halde, 10. madde uyarınca açılan davalar 10 yıllık zamanaşımına tabi olduğuna göre daha ağır sorumluluğu gerektiren 10. maddeye dayanılarak açılan davaların bir yıllık zamanaşımına tabi kılmak çelişkili davranmaya yol açar. Kaldıki, Dairemizin kuruluşundan bu yana hiç sapma gösterilmeksizin kararlarda 10 yıllık zamanaşımı kuralı uygulanmıştır.
Açıklanan bu nedenlerle, alacağın 15.731.616.- TL. tutarındaki kesiminin zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması isabetsiz olduğundan, kararın bu noktadan bozulması oyundayım.
Full & Egal Universal Law Academy