(1479 S. K. m. 45, 63) (5510 S. K. m. 39) (YHGK. 31.03.2004 T. 2004/10-528 E. 2004/533 K.) (YHGK. 21.05.1997 T. 1997/10-193 E. 1997/451 K.)
Dava: Davacı, trafik kazasında vefat eden sigortalının hak sahiplerine yapılan sosyal sigorta yardımlarının, 1479 Sayılı Kanunun 63 üncü maddesi gereğince davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, ilamında belirtilen gerekçelerle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi H. K. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Karar: 1) 5510 Sayılı Kanunun 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 39 uncu maddesinde; Üçüncü bir kişinin kastı sebebiyle malul veya vazife malulü olan sigortalıya veya ölümü halinde hak sahiplerine, bu Kanun uyarınca bağlanacak aylığın başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı için Kurum zarara sebep olan üçüncü kişilere rücu edilir düzenlemesi getirilmiş ise de, söz konusu düzenlemenin anılan kanunda, yürürlüğü öncesinde gerçekleşen olaylardan kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı ve genel olarak Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında davanın yasal dayanağı 1479 Sayılı Kanunun 63 üncü maddesidir.
Anılan maddeye, 02.08.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4956 Sayılı Kanunun 29 uncu maddesiyle eklenen 3. fıkra ile Taksirli suç sayılır hareketi ile bu Kanunda sayılan yardımların yapılmasına sebep olan üçüncü kişinin sigortalının eşi, çocukları, ana ve babası olması halinde, bu kişilere rücu edilmez. hükmü getirilmiştir. Mahkemece, anılan hüküm gereği, davanın reddine karar verilmiş ise de, eldeki dava dosyasına konu olayda, Kurum zararının doğumuna sebep olan trafik kazasının, 31.12.1999 tarihinde vuku bulması karşısında, davada, öncelikle çözülmesi gereken sorun, yukarda zikredilen yasal düzenlemenin, geçmişe yönelik uygulanıp uygulanamayacağıdır.
Bilindiği gibi, mevzuatımızda, Kanunların geriye yürümesi veya yürümemesi konusunda genel bir hüküm yoktur. Ancak, toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide, kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında, kural olarak her Kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonraki zamanda meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; o tarihten önceki zamana rastlayan olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Hukuk güvenliği bunu gerektirir.
Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnalarından birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Kamu düzeni ve genel ahlaka dair kurallar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Yargılama hukukunu düzenleyen kanunlar da, ilke olarak geçmişe etkilidir (Prof. Dr. Necip Bilge, Hukuk Başlangıcı, 14. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2000, sh: 193-194; Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Hukuka Giriş ve Hukukun Temel Kavramları, 18. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2003, sh: 73). (HGK 13.10.2004 t., 2004/10-528 E., 2004/533 K.) 4956 Sayılı Kanunun 29 uncu maddesiyle 1479 Sayılı Kanunun 63 üncü maddesine eklenen Taksirli suç sayılır hareketi ile bu Kanunda sayılan yardımların yapılmasına sebep olan üçüncü kişinin sigortalının eşi, çocukları, ana ve babası olması halinde, bu kişilere rücu edilmez. hükmünün, 4956 Sayılı Yasada, anılan Kanunun yürürlüğü öncesinde gerçekleşen olaylardan kaynaklanan rücuan tazminat davalarında uygulanmasına olanak veren bir düzenleme bulunmadığı gibi; anılan düzenlemenin, Kanunun yürürlüğe girdiği 02.08.2003 tarihinden önce meydana gelen olay ve ilişkilere uygulanmasını gerektirir yukarda sıralanan istisnai durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır.
Bu bağlamda, 1479 Sayılı Kanunun 63 üncü maddesi çerçevesinde, Kurumca yapılan yardımların ilk peşin değerinin üçüncü kişilerden rücuan tazmini hususunda doğru bir sonuca ulaşılabilmesi için, öncelikle üçüncü kişi kavramının hukuksal niteliğinin de açıklığa kavuşturulması gerekir.
Yargıtay H.G.K.nun 21.05.1997 gün ve 1997/10-193-451 Sayılı kararında da açıkça belirtildiği gibi devlet adına sosyal güvenlik yasalarını uygulamakla yükümlü Bağ-Kur 1. kişi, sigortalı ve hak sahipleri 2. kişi, bunların dışında kalan ve suç sayılır hareketiyle kanunda sayılan yardımların yapılmasına sebebiyet veren kişiler üçüncü kişi konumundadır. Zira sigortalılar, sosyal risklere karşı Kurumdan yardım görmek için prim ödemektedirler. Bu yönde primler hem sigortalı hem de hak sahipleri adına ödenmektedir.
Hal böyle olunca, sigortalının erkek çocuğu olan davalının, anılan Kanunun 45 inci maddesi kapsamında, hak sahibi olup olamadığı belirlenerek, zararlandırıcı sigorta olayının gerçekleştiği tarihte yürürlükte bulunan yasal düzenlemeler çerçevesinde, sorumluluğunun bulunup bulunmadığı irdelenerek, varılacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetli bulunmamıştır.
2) Davalı vekili, iş bu dava kesinleşmeden, aynı konuda ve tarafları aynı olan rücu davası açıldığını bildirmiş olup, sunduğu belgelerden; davacı Kurum tarafından 31.12.1999 tarihli trafik kazasında vefat eden sigortalı Ş. Ö.'ın hak sahiplerine yapılan sosyal sigorta yardımlarının, 1479 Sayılı Kanunun 63 üncü maddesi gereğince davalılar M. Ö. ve C. S.'dan tahsili için 09.02.2005 tarihinde Diyarbakır İş Mahkemesi'nin 2005/181 Esas 2005/841 Karar sayılı rücu davası açıldığı ve alacağın tahsiline karar verildiği, kararın kesinleşmemiş olduğu anlaşılmıştır.
1479 Sayılı Kanunun 63 üncü madde kapsamında Bağ-Kur'a tanınan rücu hakkı halefiyet esasına dayanmayan, kanundan doğan bağımsız rücu hakkı niteliğindedir. 63 üncü madde de yapılan yardımların ilk peşin değeri için Kurum rücu eder dendiğine göre Kanunun buyurucu nitelikte olan bu hükmünün aksine, ilk peşin değerin üzerinde bir rücu alacağına hükmolunamaz.
Hal böyle olunca; hak sahiplerine yapılan yardımların ilk peşin değer miktarları yönünden farklı dava dosyalarına giren belgeler sebebiyle oluşan çelişki giderilerek, aynı konuda birden fazla dava açılmış olması gözetilerek, mükerrer tahsile sebep olunmayacak şekilde karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde davalıya iadesine, 19.04.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy