(5510 S. K. Geç. m. 7) (506 S. K.m. 6, 79, Geç. m. 20)
Dava: Davacı, 506 sayılı Kanun kapsamındaki zorunlu sigortalılık sürelerinin tespitini istemiştir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmün, davalılar avukatları tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi T. Ö. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Karar: Dava; 24.04.2001-01.04.2002 tarihleri arasında davalı işveren şirkete ait işyerinde hizmet akdine dayalı olarak geçen ve Kuruma bildirilmeyen çalışmaların tespiti istemine ilişkindir. 1985 yılında 506 sayılı Kanun hükümlerine göre tescil edilen davalı işverene ait işyerinde 01.04.2002 günü çalışmaya başladığı yönünde hakkında işe giriş bildirgesi düzenlenen davacının, anılan tarihten itibaren Kuruma bildirim ve prim ödemelerinin gerçekleştirildiği anlaşılmakta olup, mahkemece yürütülen yargılama aşamasında yapılan teknik bilirkişi incelemesi sonunda, söz konusu bildirgedeki imzanın kendisine ait olmadığının saptandığı. Emniyet Müdürlüğü tarafından bir kısım komşu işverenlerin belirlenerek mahkemeye bildirildiği belirgindir.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 01.10.2008 günü yürürlüğe giren geçici 7. maddesinde yer alan; bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 506 sayılı, 1479 sayılı, 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 2926 sayılı, 5434 sayılı Kanunlar ile 506 sayılı Kanunun geçici 20. maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet sürelerinin, fiili hizmet süresi zammının, itibari hizmet sürelerinin, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık sürelerinin tabi oldukları kanun hükümlerine göre değerlendirileceği yönündeki düzenleme ve genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 79 uncu maddesinin onuncu fıkrasıdır. Anılan Kanunun 6. maddesinde yer alan, sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamayacağı ve vazgeçilemeyeceği yönündeki düzenleme ile anayasal haklar arasında yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi göz önünde bulundurulduğunda, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin bu tür davaların kamu düzeni ile ilgili olduğu ve özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri gerektiği açıktır. Bu bağlamda, hak kayıpları ile gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi ve temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde kendiliğinden araştırma yapılarak delil toplanabileceği dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.02.2003 gün ve 2003/21-43 Esas, 2003/97 Karar sayılı ilamında ayrıntıları açıklandığı üzere, kural olarak işe giriş bildirgeleri ve ücret ödeme bordroları sigortalının imzasını içermelidir. Sigortalı, anılan belgeleri hata, hile veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş ya da imzanın kendisine ait olmadığını veya kesintisiz çalıştığını belirtmemiş ise, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturmaktadır. Bu karinenin aksi ise ancak, eş değer delillerle kanıtlanman ve bu kapsamda tanık anlatımlarına değer verilmemelidir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde, öncelikle belirtilmelidir ki, hiç bir yazılı belgenin sunulmadığı davada, işe giriş bildirgesindeki imzanın davacıya ait olmadığı kanıtlandığından tanık deliline başvurulması olanaklıdır. Diğer taraftan mahkemece tanık anlatımlarına dayanılarak istem kabul edilmiş ise de; çalışma iddiasını doğrulayan bir kısım tanıkların ifadelerinin, nitelikleri gereğince hükme esas alınamayacağı; yöntemince belirlenen üç komşu işverenin iddiayı aydınlatıcı herhangi bir beyanda bulunmadıkları; 2002 yılına ait dönem bordrolarında bildirimleri yapılıp bilgi ve görgülerine başvurulan üç tanıktan biri tarafından, davacının 2001 yılında işe girdiği belirtilmesine karşın, diğer iki tanığın, davacının 2002 yılında çalışmaya başladığı yönünde ifade verdikleri belirgin olmakla, şu aşamada, taraflar arasında ki çekişme konusu dönemde varlığı ileri sürülen zorunlu sigortalılık olgusunun tüm açıklığıyla ortaya konulamadığı açıktır. Bu bakımdan; 2001 yılına ait dört aylık sigorta primleri bordroları davalı Kurumdan getirtilerek bordrolarda bildirimleri yapılan sigortalılar dinlenilmen, tüm aramalara karşın anılan kişilere ulaşılamadığı takdirde ve/veya söz konusu bordroların Kuruma verilmediği dönemler yönünden aynı çevrede faaliyet yürüten işverenlerin çalıştırdığı kişiler yöntemince saptanarak tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, belirdiği takdirde tanık anlatımları arasındaki çelişkiler giderilerek elde edilecek sonuca göre hüküm kurulmalıdır.
Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın kabulüne karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, yargılamada vekil ile temsil olunmayan davacı yararına avukatlık ücreti belirlenmesi de, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının isteği durumunda davalı Ltd. Şti.'ne geri verilmesine, 15.07.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy