(506 S. K. m. 9, 10, 26) (818 S. K. m. 43, 44, 53)
Dava: Temyiz talebinin süresinde olduğu görülmüş, dosyadaki kağıtlar okunmuş olup işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:
Karar: Dava, iş kazasından doğan rücu tazminatı istemine dair olup, 506 Sayılı Kanunun 26/1.inci maddesindeki ... sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarlarla sınırlı olmak üzere... bölümünün, Anayasa Mahkemesince 23.11.2006 tarih ve 2003/10 Esas 2006/106 Karar sayılı kararıyla iptal edilmiş olması karşısında, Kurumun bu maddeden doğan rücu hakkının, halefiyete değil, kanundan doğan basit rücu hakkına dayandığının kabul edilmesi ve bu kabul çerçevesinde, Kurumun rücu alacağının, ilk peşin değerin kusura tekabül eden miktarıyla sınırlı bulunmasına, öte yandan, kesinleşen önceki rücu davalarında hükmolunan miktarın mahsubu yapılırken, sigortalıya bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değerinin esas alınması gerektiğine; şayet ilk peşin sermaye değerli gelirle birlikte artışlara da hükmedilmişse, artışların hükmolunacak rücu tazminatından mahsup edilmesine olanak bulunmamasına, bu çevrede meseleye fiili ödemeler açısından bakıldığında ise fiili ödemenin mevcudiyeti halinde, kurumun talep edebileceği miktarın hesabının da aynı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmekte olup; şayet ilk peşin sermaye değerli gelirin kusur karşılığı, fiili ödeme miktarından düşük ise o takdirde ilk peşin sermaye değerine itibar edilmesi; aksine fiili ödeme miktarı ilk peşin değerden düşük ise o takdirde de fiili ödeme miktarının esas alınması gerektiğine göre, mahkemece, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının derdest davalara uygulanması gerektiği gerekçe gösterilerek yargılama yapılıp, hüküm tesis edilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Somut olayda; zararlandırıcı sigorta olayının, soldaki tesislere girmek için önce sağa yanaşıp sonra arkadaki trafiği kontrol etmeden sola yönelen davalı sürücü idaresindeki araca, arkadan gelen sigortalı sürücü idaresindeki aracın çarpması sonucu sigortalı sürücünün yaralanması biçiminde meydana geldiği anlaşılmaktadır. Mahkemece, temyize konu iş bu ilk rücu davasına dair olarak kusur raporu alınmamış, sigortalı tarafından açılan tazminat davasına dayanılmıştır. Söz konusu tazminat davasında alınan adli tıp raporunda ise, davalı sürücünün 7/8, sigortalı sürücünün 1/8 kusurlu olduğu belirtilmiştir. Davanın yasal dayanağını teşkil eden 506 Sayılı Kanunun 26 ncı maddesi uyarınca davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak anılan maddede öngörülen yasal koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür. Tazminat davasına dayanak kılınan kusur raporunda davalı işveren kusuru irdelenmemiş, fakat mahkemece, hak sahipliği dosyasındaki kusur oranları ve 10. madde gözetilerek davalı işveren sorumluluğu %93,75 olarak belirtilmiştir. Anılan kusur raporunun 506 Sayılı Kanunun 26 ncı maddesine uygun olarak düzenlenmediği anlaşılmaktadır. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi iptal kararı kapsamında, Kurumun rücu hakkının, halefiyet ilkesine dayanmayıp, yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, tazminat davasında alınan kusur raporunun iş bu rücu davasında bağlayıcılığından söz edilemez.
Diğer taraftan, zararlandırıcı sigorta olayının 29.06.2001 tarihinde meydana gelmesi, sigorta müfettişi tarafından sigortalının işe giriş tarihinin 01.06.2001 tarihi olarak saptanması ve 01.06.2001 başlangıç tarihli işe giriş bildirgesinin kaza gününden sonra 18.07.2001 tarihinde kuruma intikal ettirilmesi karşısında, 10. madde koşullarının mevcut olduğuna dair mahkeme kabulünde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Öte yandan, 818 sayılı B.K.'nun 53. maddesi hükmüne göre; hukuk hakimi kusur olup olmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair hükümleriyle bağlı olmadığı gibi kusurun takdiri ve zararının miktarını tayin hususunda da ceza mahkemesi kararıyla bağlı değildir. Ancak, kesinleşen ceza mahkemesi ilamında saptanmış olan maddi olguların hukuk hakimini de bağlayacağı tartışmasızdır. Dosya içeriğinden, davalı sürücü T. K. A.'ın ceza davasında 7/8 oranında kusurlu bulunup 12.03.2002 tarihli kararla mahkum edildiği, ancak temyiz edilen dosyanın akibetinin belli olmadığı ve üçüncü kişi olan davalı sürücü tarafından 24.06.2008 tarihli celsede ve süresinde zaman aşımı definde bulunulması karşısında, söz konusu savunulmanın değerlendirilmesi ve faile ıttıla tarihinin tespiti yönünde ceza dosyasının kesinleşmesinin beklenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi heyetinden ceza davasında kesinleşen maddi olgular da değerlendirilerek tarafların kusur oran ve aidiyeti konusunda yeniden rapor alınmalı, rücu davasına konu gelir ve masrafların onay, sarf ve ödeme tarihleriyle faile ıttıla tarihi birlikte gözetilip davalı sürücünün zaman aşımı savunmasının dava tarihi itibariyle yerinde olup olmadığı değerlendirilmeli, bu çerçevede davalı sürücü hakkındaki rücu davasının yasal dayanağının 506 Sayılı Kanunun 26/2 nci maddesi olduğu hususuyla olayın trafik iş kazası olması itibariyle zamanaşımı süresinin 2918 Sayılı Kanunun 109 uncu maddesinde öngörüldüğü biçimde 2 ve 10 yıllık sürelere tabi olduğu hususu göz önünde tutulmalı, diğer taraftan, davalı işverenin 506 Sayılı Kanunun 26 ncı maddesine dayalı kusurunun saptanamaması, ancak anılan Kanunun 10. maddesindeki sorumluluk koşullarının gerçekleşmesi karşısında, davalı işverenin rücu sorumluluğunun B.K.'nun 43 ve 44 üncü maddeleri uygulanmak suretiyle oransal olarak tespit edilmesi ve Anayasa Mahkemesi İptal Kararında belirtilen ilke ve esaslar çerçevesinde, davalıların, ilk peşin sermaye değerli gelir ve masraflardan dolayı sorumlu olacakları tutar belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Kabule göre de, davalı işverenin kusuru saptanamadığına göre 506 Sayılı Kanunun 9 ve 10. maddesine göre sorumluluk oranı belirlenirken B.K.'nun 43 ve 44 üncü maddesine göre %50'den az olmayacak oranda indirim yapılması gereğinin gözetilmemesi yerinde görülmemiştir
O halde, davalılardan A. Ö. ve T. K. A. avukatlarının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz edilen hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde davalılardan A. Ö. ve T. K. A.'a iadesine, 20.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy